Doğalgaz faturasındaki kırmızı yazıların önemini, o sabah soğuk suyla duş alırken kavradı. Su damlaları, uykudan yeni kalkmış bedenine birer iğne gibi batıyordu. Soğuktan mı yoksa sinirden mi olduğunu anlamadığı bir şekilde titriyordu. Onu titreten sinirleriyse, bari boşuna gitmesin diye kendi kendine küfür etti. Titremesi geçmemiş, ancak yüzündeki karıncalanma biraz olsun azalmıştı. Her ne kadar bir bahaneye bağladıysa da, küfürler ağzından kesik kesik, kendini tutamayıp da kusar gibi çıkmıştı. Sanki onu duyabilecek birileri varmış gibi tedirgin oldu. Yine aniden gelen bir taşkınlıkla, tırnaklarındaki kabarmış ojeyi biraz daha kemiriverdi.
Yüzünde bir ekşilik, omuzlarında da biraz çöküklük vardı. İki sene önce, karşı apartmanın altına dükkan açan terzi onu işe aldığında, ne kadar da heyecanlanmıştı oysa. Hayatın ona verdiği yegane ipucu, geri kalan yaşamında yakalaması gereken ip uçları da olsa mutluydu. Mutlu muydu? En azından bir baltaya sap olmuştu ya! Tepedeki keserin kaybolup, onu sadece bir sap olarak bırakacağını bilemezdi o zamanlar. Kimsenin amacı olmayı başaramamış, çok basit zevklerin aracı olma kaderinden kaçamamıştı. En azından, artık öyle hissediyordu.
Evet, klişe olduğunu biliyorum ama gittiğim ülkenin dilinden saçma bir cümleyle yazıya giriş yapmak bana hala eğlenceli geliyor. Dilini bilmediğim bir ülkeye, oranın dilini öğrenmeye ve iki sene de eğitim görmeye geldim. Her ne kadar eğitimim İngilizce de olsa, Almanlar kendi aralarında konuşurken sırf ben varım diye İngilizce kasmadığından dolayı, acilen Almanca öğrenmem lazım. Stuttgart’a bağlı Sulzbach kasabasında, şehir merkezine kırk iki kilometre, daha doğrusu 5,5€ uzakta yaşıyorum. Evet, burada tren bileti çok pahalı.
Geleli henüz bir hafta olmasına rağmen, oturma iznim çıktı sayılır, banka hesabımı açtım ve hatta sigortalandım. Buraya gelene kadar vize derdinde ne bunalımlara girdim ama geldikten sonra bakıyorum da artık işler hızlı yürüyor. Adamlarda acayip bir iş disiplini var. Buraya gelen yabancılar da (ve özellikle de Türkler) bundan fazlasıyla etkileniyorlar. Yani, hem “vay anasını” diyor, hem de örnek alıyorlar.
Sulzbach acayip ağaçlık bir yer. Murr nehrinin kıyısındaki Sulzbach’tan bahsediyorum (”Sulzbach an der Murr” diyorlar). Nitekim, aynı isimle birkaç tane daha kasaba var. Bizim Levent semtleri gibi birşey işte. Tren biletini, yani o pahalı bileti alırken çok dikkat etmek gerekli. Neyse ki, bilet makinelerinde Türkçe seçeneği de var! Yazının Devamı »
Peter Roe‘nun muhteşem çalışmasını sizinle (Sizlerle? Sizle? Acaba bunun sık kullanım şekli nedir…) paylaşmak istedim. Ne benimle, ne de bu blog ile çok alakası olan bir konu değil bu ama ben video’dan çok etkilenip hemen “büyüyünce (yuh) üç boyutlu modelleme yapıcam, robot arkadaşlar edinicem” diye ortalıkta gezinmeye başlayınca duramadım. Muhteşem, değil mi? Bir de baştaki robot, bizim makina değil mi yahu?
Kimisi ayrı gezegenlerden geldiğimizi iddia eder, kimisi de farkın sadece fiziksel olduğunda ısrar eder… Öyle ya da böyle, günlük hayatta özellikle karşı cinse sinirlenmek için pek çok bahanemiz vardır. Acaba bazı davranış biçimleri okulda okutulsaydı, bunun üstesinden gelebilir miydik? Evet, yine “internette dolaşırken rastladığım bir yazının tercümesi” ile karşınızdayım:
Kadınlar İçin Dersler (KDN) :
101 : Ev işlerine giriş: Feminizm ile Faşizm arasındaki benzerlikler
102 : Dırdır etmeden ev işi yapma yöntemleri ve faydaları
103 : Televizyonun önünden geçmemenin önemi
104 : Bulaşık makinesi: Önceden suda çalkalamanın gereksizliği
111 : Ev ekonomisine giriş: Basit para hesabı
112 : Taşıyabildiğini değil, paranın yettiğini almanın önemi
Bu kitabı şimdiye kadar okumamış olduğum için o kadar üzüldüm ki, Orhan Kemal’den özür dileyesim geldi. Kitabı okudum diye duvara falan asacağım – o derece! Klişeler kralı “hayat acımasız” mesajını, milyonlarcası yazılmış şu “köy insanı şehre iner” hikayesinin içinde düşünün. Baymaması mümkün gözükmüyor, değil mi? İşin aslı hiç öyle değil. “Bereketli Topraklar Üzerinde”, okuduğum en sürükleyici, derin ve samimi kitaplardan biri. Pehlivan Ali, Köse Hasan ve İflahsızın Yusuf sanki yan komşunun oğullarıymış gibi. Yapmacık duran tek cümle yok.
Kitabın telif haklarıyla ilgili bir meseleden dolayı, uzun zamandır yeni baskısı olmamış galiba ama öyle ya da böyle, benim elimde tuttuğum 18. baskısı ve Everest yayınevinden çıkmış. En kısa zamanda edinilip okunmalı.
Bazı günler vardır ya, yolda giderken size paralel eşlik edip de yolun kenarında görmek istediğiniz şeyin artık göremeyeceğiniz noktaya kadar önünü kapatan araçları, havaya uçurmak istediğiniz… Uzun uzadıya derdinizi anlatırken, yanınıza sadece kendi derdini paylaşmaya gelmiş olduğunu anladığınız arkadaşınızın titreyen kirpiklerini yolmak istediğiniz? Bizi hiç aramayanları denize dökmek; gereğinden fazla arayanları da en pahalı telefon tarifesine geçirmek istemez miyiz, o bunalım günlerinde?
Böyle günlerde yazı yazmak tehlikelidir. İstemeden taş atabilir, ummadık taşınızla nice başlar yarabilirsiniz. Sokağa çıkmak da tehlikelidir. Trafikte bir kilometre başına iki kavgayla yol alıp, üstüne gittiğiniz yerde bulunduğunuza da pişman olup, geri dönebilirsiniz. Böyle günlerde en iyisi, bütün gün televizyon seyretmek ve pizza yemektir. Tayyip’siz ve Deniz’siz kanalları özenle seçip, el ve hamur işi ile ağız dalaşı programları dışında bir şeye rastladınız mı, peşini bırakmamanız gerek.
Oturun, evinizde dizi falan seyredin. Bırakın da İstanbul o gün sizsiz karışsın.
Bir işçi bayramı daha geride kaldı. Akıllarda kalansa hep aynı. Her sene yanlış yere düşen o “bir gaz bombası”, bu sene cuma namazındaydı. Bu garip bayramı “halk işsiz kalmasın, çalışmaya özensin” diye kutluyorsak, mucidini de gözaltına almalılardı. Tıpkı, halkı savaştan soğutanlara yaptıkları gibi. İşçiler makul sayıyı makul ölçüde aşıp da yürüdüler Taksim’e doğru. Makul olmayan üç-beş yüz kişiyi, yirmi bin kişilik makul polis gücü yollayıverdi geri. Bir ileri, bir geri giderek yürüdüler Osmanbey’de. Taksim’e geldiklerinde, “o otel” de nasibini aldı. Araya da birileri karışmış; bir baktık kepenk tekmeliyorlar. Herhalde, dedim, bunlar işsiz ve kıskanıyorlar? Biri “bunlar terörist” dedi; “buranın karışması için teröriste gerek yok” dedi beriki. Ben de evde oturup patlıcan dolması yedim. Bugün sanki işçi bayramı sayesinde işsiz gibiydim! Bir avuntu! Bayraklarını meydandaki anıta asarlarken, “ya kayıp düşseniz, kafanız kırılır” dedim içimden.
Cama yasladığı ellerinin etrafında oluşan buğuyu çok seviyordu. Hemen aşağıdaki çirkin otoparkın görülmez olmasını sağlamakla kalmıyordu buğu. Esas güzelliği, üzerine parmaklarıyla çizdiği herşeyi bir dahaki sefere hatırlamasıydı; tabii cam silinmediği sürece. Ne yazık ki çerçevenin altı aylık beyaz badanası bez darbeleriyle yer yer dökülmüştü bile. Ufuk çizgisinin biraz aşağısında, deniz olduğunu hayal ettiği mavi bir bulutun üzerinde dansediyordu gözbebekleri. Sahilde sapsarı kumlar, kumların üzerinde kırmızı plaj havluları vardı. On senedir o masanın üzerindeymiş gibi duran “yeni” bilgisayarını çok sevmişti. Babası bilgisayarına internet de bağlatınca, penceresinden gözükenleri daha iyi anlar olmuştu. Manzarasına denizi getiren, bir gel-git olmalıydı. O bölgede olduğunu bildiği teyzesinin evini de sular altında bırakarak gelmiş, ama gitmeyi unutmuştu. Otoparka gelip de aylardır gitmeyen, kırmızı, 1958 model Cadillac Deville gibi. Araba o kadar muhteşem gözüküyordu ki, ilk gördüğü anda onu bilgisayarına duvarkağıdı yapmaya karar vermişti. Benzini içiyor, şanzımanı da sürekli sorun çıkarıyordu ama muhteşem bir haftasonu arabası olabilirdi! Sahibi onu bu sorunlar yüzünden mi terketmişti acaba? Yoksa, engellilere ayrılmış alana park ettiği için sahibinin bacaklarını kırmış olabilirler miydi ki? Son zamanlarda sokaklarında kavga eksik olmuyordu zaten. Kavgalıların sesi yeri göğü inletiyor, kendi resimleriyle süsledikleri koca otobüsleri daracık sokaklara sürerek, neden haklı olduklarını herkese duyuruyorlardı. Arabanın sahibine zarar vermemiş olmalarını dileyerek, kendini yatağına bırakıp düşüncelere daldı. Yazının Devamı »
Darwin Awards diye bir sitenin varlığını bilmeseniz bile, en azından, orada yayınlanan pek çok hikayenin sanki arka sokakta yaşanmış gibi dilden dile dolandığına şahit olmuşsunuzdur. Salaklıkları “Düşünmeden yaptıkları safça(!) hareketler” sonucu ölerek evrim teorisini destekleyen (desteklemiş bulunan) bazı insanların hikayelerinin anlatıldığı site, uzun zamandır yayında. Haliyle de gayet geniş bir hikaye arşivi var. Bunların arasında Türkiye’den tek örnek olmamasını bizim ülkede evrimin durduğuna kanıt gösteremem belki ama, Darwin’in fotoğrafını bastı diye işinden olan genel yayın yönetmeninin durumu, bizde evrimin tersine gerçekleştiği şüphesini korumama yetiyor. Kendi kafalarıyla süsledikleri bayrak, afiş, broşür ve benzeri bilimum bol masraflı zırvayla gökyüzünü kapatmayı huy edinenlerden bahsediyoruz. Onlar ki, adı “bilim-teknik” olan derginin kapağındaki yaşlı, hayatını börtü böcek inceleyerek geçirmiş adamın kafasından rahatsız oldular. Kendilerinden yakışıklı mı buldular? Bir tür kompleks? Bilemem… Belki de Darwin haksızdı çünkü eğer evrim doğru olsaydı, kendisini anlayabilecek kapasitede insanların nüfusun kalanına oranı artardı. Şimdiyse bırakın anlamayı, anlamaya çalışanların sayısı bile sürekli azalıyor. Google Uluslararası‘nda İlkel Çorba veya Miller Experiment diye aratınca (ki bu Evrim Teorisi’ni destekleyen deneylerden biridir, hatta önemlilerindendir) ilk sıralarda çıkan Harun Yahya (gerçekten kim olduğunu biliyorsunuzdur) sitelerine şaşkın gözlerle bakabiliyorum sadece. Bu sitelerin genel olarak “güneşi balçıkla sıvamak” için kurulduğunu da tahmin edersiniz herhalde. Bu Harun Yahya mı desem, yoksa diğer takma adlarıyla mı bahsetsem bilemediğim adamın bir kankası da çıkmış, (ki kendisi tüm Türkiye’yi dolandırmasıyla ünlüdür) Vatikan’ın düzenlediği bir tıp konferansında Harun Yahya iddialarını aynen savunmaya kalkmış ve haliyle de salondan kovulmuş. Coştular bunlar herhalde? Vatikan konferansında İslam’ı da yaymaya çalışmamışlar neyse ki. Evrimi kabul etmeseniz de olur ama bizi “yola sokma” azminiz nedendir? Bol miktarda mantık ve saygı öneriyoruz kendilerine.
İnternette gezerken, bir fıkra gördüm. Aklımda kaldığı kadarıyla, Türkçe’ye çevirip paylaşmak istedim:
Berberin biri, gelen müşterilerine çırağının ne kadar aptal olduğunu ispat etmek için bir eline 5 lira, diğerine de 1 lira alıp, çırağına bunlardan birini seçmesini istemiş. Hiç düşünmeden 1 lirayı tercih eden çırak, izleyenlerin “bu kadar da olmaz hakkaten, safa bak” ve benzeri aşağılamalarına maruz kalmış. Aralarından biri merakına dayanamayıp çırağı yanına çekmiş ve neden az parayı aldığını sormuş. Cevap çok basitmiş: “Bu numarayı herkese yapıyor. Eh, altın yumurtlayan tavuk kesilir mi hiç”!
Şovmen ruhlu berber ve sinsi çırağın hikayesi, hayatta benim de böyle saflıklar veya sinsilikler yapıp yapmadığımı sorgulamama neden oldu. İstediğim herşeyin kontrolünü elimde tutabiliyor muyum, yoksa bizim berber gibi odaklandığım işlerdeki heyecanım diğer mevzularda bana zarar mı veriyor? Diyelim ki zarar veriyor; peki ya, bu zararı önemsiyor muyum? Bunları esaslıca düşünmek için gereken sürede herhalde iki defa sonsuza dek sayabilirdim; geçmiş ve gelecek için… Bu yüzden de, fazla deşmedim. Muntazaman deliriyorum işte böyle.