May 5, 2013

Başlamadan: Eğer burada yazılanları kişisel algılamamak için gerekli asgari beyin hücresi sayısı, verimlilik veya en nihayetinde entelektüel kapasite ile ilgili sıkıntınız varsa… Ne diyeyim? Hoş geldiniz!

Günaydın dediğimiz insanlar, günaydın dememek için yolumuzu değiştirdiğimiz insanlar, iğrenç kremli ellerini sıkmak zorunda kaldığımız insanlar, beraber yemek yiyebildiğimiz, sinemaya gidebildiğimiz, sevişebildiğimiz, dokunamadığımız, nefret ettiğimiz, özlediğimiz, özlemesini istediğimiz, kafasını karıştırmayı sevdiğimiz, gerçekten sevdiğimiz, onlar tarafından sevildiğimizi bildiğimiz, üzerinde deney yaptığımız, beraber kariyer yaptığımız, geyik yaptığımız, dedikodu yaptığımız, usulca dedikodularını yaptığımız, dedikodumuzu yaptığına inandığımız, genlerini aldığımız, ahını aldığımız ve hatta azıcık da varoşsak, “aklını aldığımız” insanlar…

Üstelik, her biri de bir diğerinden garip. Verdikleri farklı tepkileri açıklamak, benim için, bir ilkokul öğrencisine karmaşık sayıları geometrik olarak açıklamaktan daha zor. Sanırsınız ki ben deliyim.

Bir de “çevre” kavramı var. Onu geniş tutmaya çalışıp, sık sık ne kadar geniş olduğundan yakınıp, işlediğimiz (duygusal) cinayetler şöyle dursun, günlük basit sıkıntılarımızı anlatabileceğimiz kişilere bile belki nadiren rastlayabildiğimiz oluşumlar.

Üstelik arayıp sormazsanız, arada geçen kurban bayramlarını üçleye üçleye “randımanınız düşer”. Çevrenizdekilerle yabancı olursunuz. Küçülüverir çevreniz. (Eğer benim gibi kurbanlara ve bayramlara inanmıyorsanız, doğrudan koyun saymayı da deneyebilirsiniz tabii: Osman abi, görüşmeyeli on sekiz milyon dokuz yüz elli sekiz bin beş yüz on altı koyun çitten atladı; nerelerdesin yahu?)(Sene de olur)

İş çevresi, lise çevresi, kurs çevresi, spor salonu çevresi (var bu), alkolikler çevresi, duygusallar çevresi, edebiyata gönül vermişler çevresi (entel ulan, entel işte), yakın çevre, uzaktan tanıdıklar… Hayat değil, CRM!

Diğer insanlarla ilişkilerin zahmeti ve stresi, sosyal evrimde yeterince ilerleyemediğimize dair bir kanıt sayılabilir mi? İnsanların hayatından sessizce çıkmak mümkün müdür?

Uzaklaşmak bir eylemse, sessizlik de bir duvardır. Sessizce uzaklaşmak da düz duvara tırmanmaktır. (Aklıma ilk geldiğinde çok daha mantıklı gelmişti halbuki)

Mar 10, 2013

Anlamsızlığı görmenin aslında hayatın anlamı olduğunu gördüğüm dönemlerimdeyim. O on beş ile yirmi iki yaş arasında yani yedi sene boyunca içime kapanarak yaşadığım “NİHİLİSTİM LAN BEN” patlaması gibi değil bu; hayır. Ne gibi mi? Hmm. Orkid’in “çocuk da yaparım, kariyer de” reklamında boks eldiveniyle dans eden kızın suratındaki sahte hırstan seneler sonra hâlâ nefret etmek gibi. Gibi.

hmm

Sanırım.

Uzun zamandır düşünüyorum. Bize üzerinde düşünmemeyi öğrettikleri her şey hakkında. Mesela: Niye varız? En büyük soru bu. Kimsenin cevaplayamadığı, üzerinde düşünemediği ve üzerinde düşünülse bile zaten muhtemelen cevabı olmayan bir soru. Ne kadar gıcık bir soru. Lanet bir soru. Allah kahretsin o soruyu. Olmasa da kahretsin. Kahretmek ne demek? “Kahretsin” dediğimizde emir verdiğimiz gizli özne kim? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi? Benim babam pasta yapmaz ki?! Satürn’de tavşan yetişseydi renkleri kırmızı mı olurdu?

Sizi şu noktada kısır bir döngüye sokmak telaşındayım da.

Niye mi? web sayfamın adıyla çeliştiğiniz için tabii.

Beni yormayan bir düzen, yazılımın yanında yazı da yazabileceğim kadar boş zaman, sevdiklerimin tamamının yakınımda olduğu bir hayat, çocuk, kariyer ve monitörlerimin sığacağı bir ev arayışındayken sanırım gözden kaçırdığım bir şeyler var.

Dediğim gibi, “sanırım”.

Bir gün, geriye dönüp bakacağım ve geçmiş “şaaak” diye hareketi çekecek. Belki de hayat bir Cem Yılmaz esprisidir? Orkid reklamındaki kız, çocuk ve kariyer yapabildi mi? Toplumu şu aşağıdaki salak noktaya getiren kimler?

Meh

Diyorum ya, sorular bol.

Meh

Değişmeyen tek şey, “ped” (pad? pet?) reklamlarında oynayan kızların yüzlerindeki sahte hırs. Belki de onların anladığı ama benim asla anlayamayacağım bir şeyi kaçırıyorum.

Hayat bu kadar basit olmamalı.

Nov 18, 2012

Gereğinden fazla anlam yüklemeyi çok severiz biz. Sevmeyi severiz, aşık olmayı bilmesek de sevmeyi öyle yüceltiriz ki, günün sonundaki deneyim eksikliğimiz bizi tek başına tanımlamayı becerir.

Sokakları yatak yapmış rüzgâra sıcak şarapla karşı koymaya çalışırken, kendini tilki sanan bir ördeğin geçişini izledi ahali. El sallayıp, Godot’yu beklemeye devam ettiler.

Halbuki ne tanrı, ne de ahmağı uzakta aramanın gereği vardı.

Ey, günlerini bin dokuz yüz seksen dört edilgenleri olarak, gecelerini de Camus’nün bunalımları ahenginde yaşayan bir avuç Dünyalı! Beni anlamıyorsunuz demiyorum; sizi bir tek benim anladığımı iddia ediyorum.

Oct 27, 2012

her zamanki gibi olmaması gereken şeyler olurken ve biz bunları sessizce izlerken, sanki biz de olmaması gereken şeylermişiz gibi bizi sessizce izleyen başka “olmaması gereken şeyler” olduğunu düşünürüm hep. her gün anlamını biraz daha fazla yitiren kuralların ve değerlerin ve kültürün ve kelimelerin ve yastığınızın renginin ve hatta adınızın olmadığı, tanım itibarıyla boş gibi duran ama boşluğu tanımlayamadığımız için düşününce beynimizi durduran yaşam senaryoları onlar. aslında genelleme yapmamak gerekir, nitekim bunu düşünüp de beyni durmayanların, dursa da gittiği yere kadar beyinlerini kullanıp, devamında da ezbere gidebilenlerin dünyasında yaşıyoruz. ben şahsen bu gezegende yaşamak istemesem de, canlı kalmaya, henüz çözemediğim bir şekilde bağlıyım ve henüz çözemediğim bir şekilde, bağ çözmekte düzenli olarak problem yaşıyorum. bu çok ilginç. kimsenin okumak istemeyeceği şeyleri yazmaya olan tutkum kadar ilginç. gerçekten “yeni” birşey yapmanın imkânsız olduğunu düşünüp, önceki parçaları toplayıp, çıkarıp, çarpıp, yeri geldiğinde de bölerek elde ettiklerimizden elde kalanları pazarlamak yerine, zekice duran ama en ilkel parçaların yanyana konmasından oluşan cümleler kurmayı, en azından lüzumsuz birkaç cümle kurup da zekice olduklarını hayal etmeyi seviyorum. hayal ettiğim her şeyin, saçmasapan ve sanki kafam bin beş yüz değilmiş de bin beş yüz benim kafammış gibi kurgulanmış olmasından gurur duyuyorum. gurur çok sıradışı birşey. diğerlerinden daha iyi olduğunu hayal ederek, “daha iyi” olmak yolunda ağır bir darbe almak, gurur. mütereddit bir floresanın yanıp sönme hızında, “en iyiler” listesinde çıkıp çıkıp, alçalıyoruz. hem de tam burada, kafamızın içinde. beynin kıvrımları arasında direksiyon sallayan birkaç sinir ve işte varız. hani diyorum bazen bilgisayarlar, acaba, bizden daha mı “varlar”? sen al yüz yirmi volt elektriği, sonra de ki yokum, yok kendi başıma turing complete değilim falan. her şey bir yana, eğer hâlâ bu yazıyı okuyabiliyorsanız, lütfen gidin gazete falan okuyun. bu yazı, buraya daha sonra gelecekler için bir yer tutucu sadece. her şey gibi bunu da abarttım. yani nasıl anlatayım. evde karabiber bitince, pilava biber gazı atmak gibi bir şey. görecelilik teorisine dayanarak sizi bu yazının en başında okumamaya davet ediyorum, evet ama sabrınızı da kıskanıyorum bir yandan, içten içe. hem bu kadar saçmalığımı okudunuz… neden hâlâ “siz” ve “biziz”? hayır çoğul değilsin, en fazla bir kişi gelir bu yazıda bu noktaya. belki. şimdi senin de benim de google’a adımı yazsan düzgün bir sonuç çıkmaz, ikimiz de birer alex değiliz. o yüzden bırakalım bu sahte saygı öznelerini. değer yargılarınızın toplumdan biraz farklı olmasına izin verin. tek taşla iki kuş vurun. sonra o kuşla da iki taş… gibi. bugün bir çılgınlık yapın ve bu yazıyı on defa okuyun, mesela. belki benim göremediğim bir anlam çıkarır ve beni de aslında saçmalık yazıp da başkalarının anlam çıkardığı yazarlar listesine eklersiniz. stevenson’ın dr.jekyll ve mr.hyde’ı gibi mesela.

Oct 20, 2012

Az uyumak güzel tabii ama uyanıklığın tadını çıkarabilenlere. Sabahın köründe kalkıp blog yazmayı nasıl değerlendirirsiniz bilemem.

Uyanık olmanın kurnaz olmak demek olduğu bir dilin hükümdarlığında, narkoz gazı kokuyordu memleketim.

Türkiye’yle ilgili en son anım bu. Almanya uçağına binmeden önce bekleme salonunda fenalaşan birine yapılan ilk müdahalenin eseri. Uykudan bahsedince aklıma geldi.

Oct 20, 2012

Dün akşam tam ben rüya görürken elektrikler kesildi.

Elektrik geri geldiğinde Zeus bana doğru döndü ve dedi ki:

Kedidir; kedi.

Yemeği geç yemek, adamı tanrıların bile maskarası yapabiliyor.

Oct 20, 2012

Aklının ucundan geçenler eğer para etseydi, aklının ortasından geçer, ağzına varır, dudaklarından dökülürlerdi.

Bunlar silüetine aşık bir insanın son sözleriydi.

Oct 8, 2012

Bugün benim doğum günüm. Bugünkü dileklerimizin gerçekleşme ihtimâli normal bir günün on beş katıymış.

Özür diliyorum ben.

On beş kere sıfır, yine sıfır etse de.

Oct 7, 2012

2008’in Ocak ayından bir yazımı daha paylaşıyorum:

Bugün kar yağdığında, sanki hâlâ lisedeymişim ve sokağımızdaki beyaz objeler, içine çöp doldurulmuş alışveriş poşetlerinden ibaret olmadığı anda okul tatil olacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Pek de gereksiz bir kardı. Neden yağdı bilmiyorum. Muhtemelen kendisi de bilmiyordur. Kar taneleri düşünemez. Güzel ve düşünemeyen her şeyi seven biz erkekler, pencereden, yağan karı seyretmeyi severiz. Dikkatinizi çekerim, yağışın adını “-i” hâlinde çekerek yapılan basit espriye yeni bir bakış açısı getirdim; böyle de gözünüze sokarım, çok kötü olduğu hâlde. Bizim sevgimizin, yüzüne krem sürebilip, bir de yediklerine az da olsa dikkat edebilenlerle sınırlı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorum aslında. Erkekleri saygın gösterme cemiyetinin en halka karışmış üyesiyim ve size kimsenin okumadığı bir blogdan sesleniyorum; evet. Uydurduğum saçma durum komedisini çözmeye çalışarak okumaya devam ediyorsanız, yeni paragrafa atlamadan önce durun. Hızınızı alıp, öyle gelin.

Sürekli, endişeyle camdan bakıp durdum bugün. Kesinlikle hiç işe yaramayacak ders notlarım önümde açıktı ama ben deli gibi dışarıyı seyretmeyi yeğledim. Karşı komşunun benim hakkımda ne düşündüğünü merak ediyorum. Önem verdiğimden dolayı değil, saf merak benimki. Endişemse, geleceğini sanal ortamda kurarcasına bilgisayar başından kalkmayan genç kız içindi. Mesajlaşma programlarına “uzakta” durumuyla giriş yapıp, bütün gün bilgisayar başında oturan bir ergen canlandı gözümde. Karşı komşuyu gözümde canlandırmanın sonunun iyi olmadığını düşünerek, kar yağışını tekrar seyre daldım. Düşünmeden hayatta kalmanın imkânsız olduğuna en büyük örnek olarak, kendilerini rüzgâra emanet edip, -bilmem kaç- yüz metreden boşluğa atlayan ve benim camıma yapışarak kısa yaşamlarını noktalayan kar tanelerini gösterdim, işaret parmağımla. Belki birisi görmüş, ve içinden “parmakla gösterilmez, ayıp” demiştir. Gelip de yüzüme söylese, “dünyada görmediğin nice ahlâksızlıklar varken, parmağımla alıp veremediğin nedir” diye, içi boş ama karizması yüksek bir cümleyle karşılık verirdim.

Bir buçuk saat içinde, yirmi sayfa ekonomik zırvayı okumam gerek. Benim mesleğim bu. Şaka gibi. Ekonomik içerikli İngilizce cümleleri ezberleyip, kelimelerin yerlerini değiştirerek, tekrar bakmadan bir başka kağıda aktardığımda tam puan alabileceğim sınavları geçerek, mesleğe atılmaya hazır bir birey hâline geleceğim. Bulutlardan aşağı atlayan kar tanelerinden ne farkım var? Bilgisayar üzerine bir eğitim almam ve bilgimi belgelemem lazım. Askerliği ertelemek de gerekecek. Bir de tavuklu pilav pişirmeyi öğrenmem lazım. Makarna ve omlet ile beslenip, ara sıra sipariş üzerine protein ihtiyacımı karşılamak zor geliyor. Neyse; ben acıktım galiba. Yazarak enerji harcayamam daha fazla.

Şaka maka, günlük tutmuşum? Hmm…

Şimdi aradan beş seneye yakın zaman geçmiş ve,

  1. Ekonomik zırvaları ezberledim. O üniversite bitti.
  2. Hayatımdaki en işe yaramaz eğitimdi (Okulla alakası yok; ne işim var benim işletmede, ekonomide?)
  3. O kızla tanıştım. Ergen değildi; benden bir yaş da büyüktü üstelik. İki hafta görüştük. Ankara’ya taşındı daha sonra.
  4. Bilgisayar üzerine eğitim almadım ama eğitim almış pek çoğuna zaman zaman “eğitim veriyorum.”
  5. Askerleği erteledim, erteledim, erteledim…
  6. Tavuklu pilav şöyle dursun, az zamanım olsa yaprak bile sararım.
  7. Kar taneleri beni hâlâ heyecanlandırıyor.
Oct 7, 2012

Belki şehre canayakın bir kedi gelir diye umdum, şımardım ve küsüverdim anneme. Sinemaya gidecektik oysa; kedileri de almazlar ki içeri, yazı var kocaman. Biz de ormana gideriz artık, kedi avlanır, ben de akdeniz ikliminin tadını çıkarırım. O avlanır ama ben, avlanmak bir yana, yemek yapmayı bile bilmiyorum aslında; tut ki karnım acıktı, tek yiyeceğim, aynı zamanda tek arkadaşım olan kedim. Oysa ki eskiden saz fabrikam vardı, ırmağın yanında. Tüm şehir orada takılırdık. Çakıl taşlarıyla bir-iki laflar, sonra da onları suda sektirmeye çalışırdık. Gerçi, sen anlamazsın bu tür zevkleri, sen başkasın. Anlıyor musun? Anlamadığını biliyorum, lafın gelişi sormuştum. Bütün gün somurtacağına, biraz gülümse bari. Hadi, gülümse; ne kaybedersin? Gülümsemezsen şerefsizsin.

Oct 7, 2012

Herkesin onu kullanmaya çalıştığı paranoyasına kapılmıştı. Durup değerlendirme yapmaya bile fırsat bulamadan kullanılıyordu. Çok korkaktı. Sesini çıkarmaya korkuyor, yanlış anlaşılacağı endişesi onu esir almış, bırakmıyordu. Kendi başına çözemeyeceğini çoktan kabullendiği bu sorunu aşmak için, yardım isteyebileceği kimsenin olmadığına da emindi. Bu çıkmazdan kurtulmanın en kısa yolunun ölüm olabileceğini düşünerek, kendini bir uçurumdan atıverdi. Yarıyolda vazgeçti. Bu sorun, varoluşunu amaçsız kılacak kadar büyük değildi. Yavaşça yere indi. Ayaklarının yere tam bastığını hissederek, yerçekimini daha da bir sevdi; az önce karşı gelmiş olsa da. Eve dönüş yolunda, içinden geçtiği ormandaki ağaçları tekmeledi. Ağaçlar, kendilerini uçurumdan attılar. Hiçbiri yere inemedi.

Oct 7, 2012

Gecenin bir saati, geçmiş ve geçecek bütün saatleri, masamda duran boş yoğurt kabıyla özdeleştirmişken başladım sayıklamaya. Sayıklamalarla beraber gelen, “camdan kafayı uzatıp da derin nefesler eşliğinde boğulma hissinden kurtulma” seansı ihtiyacı, beni pencereye yöneltti. Yoğurt kabı manzarasından sonra, uzun zamandır kafamı kaldırıp da bakmamış olmamın da etkisiyle, iyice karışık ve lüzumsuz geliyor bu garip şehrin görüntüsü. Basit, ama elimi uzattığımda dokunabileceğim bir yoğurt kabının görüntüsünü neden tercih ettiğimi hatırlıyorum. Kabı camdan fırlatsam içine düşeceği, çöplerden yaratılmış kargaşanın içinde onun ne kadar anlamsızlaşabileceğinin bilincine karşı, masanın üzerinde kendi halinde durmasına yüklediğim felsefi anlamlar… İçinin boş olması onu anlamsızlaştırmaktan ziyade, ona bir anlam katıyor. İnsanların birer yoğurt kabı bile olamamaları ne acı; o, boşluğunu apaçık gözler önüne sererken, biz, sürekli bizi kıymetli kılacak değerleri barındırdığımız palavrasını sıkıyoruz. Etrafındaki cehale prim vermeyen, hiçbir şey bilmediğinden başka bir şey bilmeyen bir çoban olmak istediğimi yineliyorum. Kimse duymuyor; istediğime de inanmazlardı zaten, kaybolmuşlar çöp yığınlarının arasında.

Oct 7, 2012

Aslına bakarsanız herkesi mutlu etmeye çalışırken yaptığım tek şeyin herkesi küstürmek olacağını, gerek etrafıma gerekse de hatalarıma bakarak anlayabiliyorum. İşin moral bozucu yanıysa, sadece bir tarafı mutlu etmenin de pek kolay olmadığını ve hayatın ben “oha lan çok çaba sarf ediyorum süperim bakın bakın” demekteyken bile bana acımasız olmaya devam edebildiğini de görmeye başlamış olmam.

Hepinize bu oluyor mu? Hani böyle en yürek burkan acınası bakışlarınız da geçmiyor, gerçekten kimse de gözünüzün yaşına bakmıyor, çırpınsanız kolunuz kanadınız kırılıyor, kıpırdamazsanız ölmüş sanıyorlar, bağırınca susturup, sesinizi çıkarmazsanız da bağırtana kadar üstünüze geliyorlar. Size özgürlüğü savununca “liboş”, dini savununca “şeriatçı”, dine laf edince (artık nasıl hastalıklı bir zihinse) “kemalist” veya “laikçi”, “e ama yuh artık” deyince “anarşist”, “e adam haklı” deyince “faşist”, “asker onurludur” deyince “militarist”, “nefret sadece kötüye götürür” deyince de “*** git” denilen bir memleketten insan manzaraları…

Empati gerçekten hayal mi? Böyle bir gerçeği nasıl yorumlamam gerektiğini bilemiyor olmam şöyle dursun, yorumlamaya çalışmam gerekip gerekmediğini de sorgulamaya başladım çünkü bazı gerçekleri kabul etmiş ve gayet güzel “geçinip gidiyor” herkes. En azından, öyleymiş gibi göstermeyi çok iyi başarıyorlar ya da ben körüm.

Oct 7, 2012


H̡͍̮̲̜͔̬̙̜̝̯͎̺̼̞̔̊͊ͫ̈ͮͦͬͬͥͩ͑ͨ̌̒̑ͧ̀̚̚͠e̸̢̹̩̼̰̱͚̦̗̳͍̗̰̪̻͑͗ͥͮͫͯ̇̀͊ͩ̓ͣ̈̋ͤ͊ͣ̀̕ŕ̟̺̙͚̹̥̩̜͍̘̺̻̖͂̒ͩ̽ͭͬ̽͆ͧ͆̈̀̑͑̇̇̀̕ ̸̥̭̠̖̭̪̪̙̮͈̮̗͔̲̬̝̘̅͆͗̾̆̌̑̌̇̇̇͊ͩ͆ͦ͟ş̵̙̬̪͔̭̩͍̲̣̙͓̤̲̮̭̻͆̈ͯ͊̐̉͛̋́͜e̹̤͔͔͔͓̹͙̠ͩ͂ͭ̐̑ͤ̍ͫ͂̀͘͟͜͡y̧̡̠̻̮̥̟̪̣̱͗͆̀̃̍͝ͅ ̵̙̫̺͓̼̲̬͇͙̜͙̝͇̺̮̇̉́͛̈̋ͨ̍̈̚͘͟͜͡ͅk̵̸̨̬̩̲̣̬͂͊ͦ̿ͩͤ͋̃̽ͫͮ̈̚ȃ̶̶̩̦̰̼̹͙̈́̑͋̎ͩ͐ͣ̔͐̋̉̆͟͟ẙ̡̨̯̬̗͖͉̣̹̼̪̮̙̳̼͙̋ͨ̓̈́ͤͦ̉̇͒͆̈ͤ̓́bͩ̅̉͂̃ͦ̇̔̅ͣͣͥ̏ͮͦ̂̍ͬ͢͏҉͖̺̺͍͕͇̼ḙ̴̫̠͔̲̟̤̪͌ͨ̋̅̍ͥ̄̍̒̍̕d̶̩̱̮̺̻̮͖̰͚͔̮̰̪ͪ̌ͧͦͣ̾͋̋ͣ̔́ͅị̵̛̱̺͍̲̞̩͓͙͚̦͇̘ͤ̾͑̉̿̿̂ͬ́̃ͨ̎͒ͤ̋̿́̓ͪ͜ͅl̸̷͔̲̲͙̮̳̯̟̈́͛ͥ̔̊ͪ̒͛͋̏ͭ͐̾̆ͪ͟d͒ͧ́̚̚͏̨̮̼̻̠̻͚̻̪͎̣̦į̷̸̼̙̰̹̹̙͔͖͕̭̙̯͓̼̙̦̥̪̓͛̎́̀̍ͣ̉̌ͤ̇̇͂̀̈́̉̅ͦ̒

̡͖̟̣̭̰̭͕̜͎̞̠̹̺̪͈̥̖̫ͭͧ͊̑ͭ͐͋ͪ̔͒̈̐ͧ̀͢T̷̡̛̻̗̥͕̥̯̙̥͖̻̣̘͈̦̦͓̙͓͑͑ͥͪͥ̌̐̔̚͞ü̷̬̤̯̘̯̤̠͚̫̤̠ͭ̄ͬ͗̿̃ͧ͗̑͆̚͘͘͡ͅm̛̠̼̙̘̞͓̬͇̞̺͔̣͎̺͇͔̅ͫͨ̿̆͂͟͠͞ͅ ̶̧͓̪͖̺͚̫̫̞͙͑ͥ̈͑ͫ̈̉́̋̌̾͒ͫ̈̆̑͢͡d̞̖̥̰̻̞̺͑̇̈́ͨͫͥͣ̒ͤ̀̄̈́ͭ͠͠ü̵̸̝̼̮͚̦̞̮̟̉ͩ̋́͌ͤͪͩ̀̿ͩ̂͜ş̻̳͇̻̙̬͕̦̖̟͈̖̺͍̩̖͖̖ͨ͋͐ͤ͑̋͝͞͝ͅü̷͖̖͇̜̹̝͍ͣͨ̽̑ͩͥ̌͟͝ͅṇ̛̭̲͔͖͍͕̭̯̰̜̥̹͚͉̗͌̊̓̎ͯ̈́̆̂ͭͨ͊͛ͥͯ͗͆͑̈́͝cͪͮͭͫ͒̃͂̏ͮ̆͆͛̓ͥ̓͜͠͡҉͇̳̬̘̣̖̩̯e̸̸̡̨̬̺͙̫̭̗͔̺̥͖͋͑ͮ̐̕l̨̼̩̘̟̙̬͇͉͕͉̠͎̹̮̾̑͐ͣ́ę̵̨̯̱̰͚̝͕̲͑͐̈́ͮ̿͂̽ͨ͂ͪ̃̈́ͬ̂͗̋ͣͅṟ̸̢͙̼̟͙͕̩̃̒͊ͧͭ͗ͩ̍̔̇̇̌̈́ͥ͘ ̵͓̖̫̠̞̥̟̺͚͉̖̱͔͇͇̲̻͖̓͌̿̀̂͜͝ç̶̳̪͍̠̰͈͎͍̘̲͙̍̏͊ͪ̑ͣ̂͘o̶̔ͩͩ̍̐ͥ̄̏̒ͨ̔̅҉͕̞̼̣͕̱̜̜͎͇̼̤̫͓̦̘r̶̛̜̺͈̣̙͔͚̒̌̓̈̈̒̅ͫͥ̃ͯ̽ͣ̆̆͑͘͜b̆̂͌͒͏̵̼͖̼̹̩̩̣̻͜͜ą̘̳̯̱̹͕̰͓̙̪̜͕̌̍̊̇̄͢ ̮̺̱̫̘̩ͫ̄̏̊̊̌͑ͯ̚͘͡ͅo͕̩̳̭̤̯̬̹̻̟̭̱͔̼͙͇̤͖͈ͯͭ̎ͩͪ͋̿̅̿̃̓ͯ̎ͣ͛͐́̀͜͢͡l̹̘̫̂ͮ̽͗ͮͨ̒ͬͩͪ͐ͪͩ͊ͭ̆ͯ́̚͟ͅd̫̙̬̪̭͒ͯ̔ͤ̈́̄ͪͪ͋̌ͬ̄̇́̚͞ͅu̴̷̧̢͇͙̟̩̹̪͓͔̠͉̙̲͔̜̻͙͈͂ͣ͑̐̅̈́ͤͭ͡ͅ

̶̱͎̹̜͇̭̥͓̝͎̞̲̝̓̐ͭ̊ͦͦ̅ͬ͒ͩG̶̳̞͙͈̯͍̗̜̺̟̗͈̠͋̌͌̔ͥͦ̾ͯ͋̇ͫ̓̄́͞e̸̵̿̿ͫ̋͂ͯ̐ͣ̐ͩ̽͜͏̖̩͉̟̞̺̠̜̭̯ͅr̸̴̙͉̻͕̝͓̘̳̹̠̟̹̰̺̭̖͓ͧ͊̇̀̆̏̾̑eğ̨ͦͮͯ̑͗ͦͧ͛͋̄͟͜͞҉̦̫͕̠͎̰̖͎͉̮̘̯̙͖̰͎̳̠i̓̐͗͗͏̸̛̗̥͕͖͇̖̬̣̜̺͉̭͘͢n̷̶̴̬̦̗̹͑̇͌ͣͮ́̔̃ͯd̵̨̢̙̙̥̗͈̆ͤͨ̽̋̍̇̓̉ͤ͌̍̀́e̴̴̛̻͎̣̤̤̖̻̯̦̯̭͋͒̎ͮ̍̈́͑͛̇͐͂̑ṉ̸̡̝̩̳̲̞̭̤̪̥̤͇̺̤͇̳͌͌̏̍͠͡͡ ̧͉̘͓͍͇͖̭̜̞̫̪̝͍̩̳̮̦̜̀̓̀̈̓̓̂ͤ̆͋͛̏f̨̭̣͎͈͙̟̜̥͇̱̪̩͇͙̝̗̠̩̄̅ͪͭͧͩͦ͗̈͘͢a̴͔̫̹̲̣̱̍̔̋ͯ̑͋ͯ̋́́̏́̈́̐̔̓ͭ̚͟͜͢͝ͅẓ̡̛̥̙̯͈͇̙̩̩̤̝́̑̆̂ͨͥͯ͆̂͗ͣ̃̋͂ͣ͠͡l̸̺͍͇͙̤̖̦͕͊͗͋̐͜͜͢͡a̵̭̫̗̬̘̼̎̎ͮ̊̏͐ͬ̕͢ͅ ͔̲̟͔ͮͦ̾͑ͬ̕͝ţ̴̗͖̠̥̝̥͓̮̖̮͓͖͈̲͒̑ͩͦͣ̚ı̶̨͎͚͓̲̱̬̤̭̬̝̲͈̦ͥͧ̋̿̕͜k̸̻͙̯̰̩̙̜̫̺͛͑̐̈́ͬͫ͒͌̄͜͞ı̛ͮͣͦ́̌͗ͫ̓̑̄ͫ́͐̔ͥ̀͆̆̚͏̡̻̗͖̺̟̭̼̝̼̟̹̱͚͙̺r̛͎̙͚̒͆ͦ̽̄ͩ̃͂ͩ̏ͯ̿͆̄͑̾͘̕͜ͅţ̹͉͓̰͚̞̭̖̦̜̞̜̯̰̺͔͆̍̉͑͋ͧ̒̄̔̈́͋͑ͦͨ̒͑͝ı̧̨͎͇̣̪̳̤͈̣͑̐̾ͬ̾̽́̉́̃̃ͦ̓ͮ̐͐̓ͥ͘

̺̙͉̟̖̠̮͔̜̺̩̭̖̐̎̀ͬ̀̋̅ͦͭ͑ͫͫ̀ͯ̚͘͢Y̡̖͕̟͉̭͈͚͇̜̗͇͎̯̺̞͉̠̺̻̑̓ͪ̓͆͌̿̓̐̐ͬͥ͘̕͝e̡͎̱̲̳̬͕͍͓̥̲̹̣ͨ́ͩ͂͘͠r̛̫̬̞͓̳͖̫͓͈ͪ͗͛ͫ͛̊ͯ̓̈́̏̓̃̍̑͘ ̨͓͉̬͎̿͐͗͛͗̇͊̏̃́̔̎́͘͜͠ỳ̸̸̶͔̬͎͙̪̮̗̜̖͇͔̊̿͑͛̾̄̆̈́͐͋͌ͮ̈́͋̽ͩ͛͞ͅͅė̈́̅̂ͯ̆̊ͥ̒̓̃̎̊̐͗͌ͥ̎҉̥̪͔̭̳̣̟̩͕̮̹̻̬̫̼̺͚͙́̕ṟ̥̹̠̖̤͆̂̏͛ͦ̆̍͛͢͠ ̵̢ͦ̿͊̾ͪ̊̄ͧ̈͂̿̌ͫ͛̉͡͠͏̠̼͇͈̦̠̘̥̠͖̩k̴̤̗͇̙̠̭͙͍̬̜̱̬͕̄̉̈́̓́ͅa̷̢̖͈͍̞̲̲̫̪̫͔͙̯͓̤̾͋̋ͪ͛̀̈́͝n̑͌͆̀͛͋̓̆͛̔̆̉̏̾̾̅̚̚͡҉̝͖͉͙̱͕̻̗̲͍̝͓̠̘a̶̸̸̬̬͎̫̜͎͎̝̭̭̠͌̽̀͆͆̽̽͊̌ͮ͊͡ͅt̷̻̤̼̺̼͓͈̭̟͖̹͎̥̞̥̓̇ͣ̑̽̽̈̕͜l̸̦̯̯̹̹̯̗͎̺̬͙͕̭͂͌͛̌̓̽̒͂̾͊̓͜a̢͚̜̳̭͔̭̻͎̫͎͙͍̜̎̏̊ͯ̐͆ͨͩͦ̑̂̍ͥ̿͜͝͝n̴͚͎͎͚͙͎̪͇̹̻̹͎̻̂̈́͒̆͂̃̍̃ͩ͒̓̇̍̚͟ı̩̩̺̰̫̮̻̬̥ͣ̓ͪ͊̇̿̽̆̿́͟͡͝p̢͎̯͕̥͎̭̤̱̤̼̣̪̪ͭͨ̌ͤ̒̉͛͘ ̧̤̫̩̱͈͕̪̝̺̅͛̓̈́̅͋ͦ͗̓ͤ̒̉̕͡͞ų̷̴̛̖̬̰͕̭͇̠̪̜̩͚́͑̊͗̄͐ͫ̌̒͐́ç̷̵̸͍̘͇͙̲̱̬̮̦̤̳̞̗̠͉̱͕̂̑͒̈̅̋̏̔̈́͐ͥͥ͂ͬ͛̋̌͆͢͞ͅm̶̢̳͓͙̳͓̙̬͚͇̟̙̫͓̻͕̹͚̾ͭ̈ͫ̎̄ͣ̐͡͝͝a̴̡͎̩̰̤̟̗̤̪̞̗̝̲͍̺̒ͫ̔̅͒̍̑̾̐̓̅ͮ̐ͩ̈̌̾̈́̆̀͝ľ̷̂̔͐ͩͬ̃̆̈ͩ̈́͐ͨ͏̼̬͈̙͔̲̳̗̞̙̩͉͔̞͉̪͡a͍͈̯̎ͭͨ̚͞ͅr̛̭̥̰̖͕̪̝̞̺͓̗̖̺̘ͫ̐ͥͮ̆̀́ ̢̻̳̭̟̦̰̖̹̇ͮ̈̈̌͌͛ͭ̀̾̊͊͆̍͆ͯ̀̕̕v̶͔̮̥̘͕͚̫̠͚̟̳̣͓̮̅̾̑͐͂̃̂̓̎̂̔̓͂̔͜ͅa̴̶̧̹̪̹̘̰̘ͮ͋̄ͪ͑̋̑̔̽̎̈́̔̄̽ͥ͡r̷̨͓̻͇͉̣̠͍̀ͥ̋̍ͤ̃ͩ̇͑̆̌̀ͬͪ͘͟͢

̢̢̛͇̦̟̗̥͍͍͈͙͇̝̖̖̤̬̃ͣ̀͘ͅO̶ͨ̆͌̓̂ͤ̅̐͆̏ͯ̌ͮͩ҉̧͡͏̮͕̯̭̪̻̹y͍̮̜̖̖̺̗̪͕̰͚̲͇̠̬ͯ͋̿͗̑̇͌͋ͬ̀͢s̛̆ͭ͊́͌͛͟͏̫͍̻͎͓͓̭̱͓͇̤̮̮̹̻̱͖a̵̵̵̛̼̙͍̘͓̳͙̫̲̳̠͉̹͓̻̾̔̓̋̈̐ͤ͋̄ͧ̾ͪ͋͒ͧ̚ͅ ̛͉̦͍̜̓ͮ̅͋͌ͬ̔͌ͯ͛̎̌̏ͨ͑͊ͬ̉̕͝͞ͅk̷̸͐̿ͦ̈́̃̾ͮ̈̓̀͢҉͕̭̪̩̥͙͓̦̘̹̯̲͈͖̠̬͓͚ȋ̓ͯ̿ͪ̃ͮͦ́́̚҉̵̴̟̦̠̘̺͈̣̠͈̯̹͖̯̙̻͎͚͝ ̵͎̝̼͍͇̺͕̟͋͌̂͌̈́̉͘̕͠͠s̨̨͉͔͍̠̐ͧͧ͢͢͠ͅȁͩͥͤ̄̓ͫ͐ͭ̑̿̌̅̏̏́ͯ̇҉̡͖̗͉͕̀͘͝ͅğ̶̆̃̿ͦͫͤ̈́̎̋͐̏̚͢͝҉͙͖̙̤͖̭̱̳̫̱̰̱̹͇̭͙̤̥͠l̜͎͙̺̻̂͒̄̃̈́ͮ͆͋ͤͤ̾ͭͧ͢͞ä̧̢̫͖̖̤̺͇͓̙̞͇̤͓͓̪̗̓ͬ̉̂ͭͤ̈ͣ̎͒̋ͤͥ͋̌ͩͥ͘͡m̷̢̜͍̩̯̞͔͔̬̌͆̀ͭ̃ͤͯ̂ͤ̅̊ͪͫ̓͋̆̿͝ ̸̵̦̟̲̗̯͉̦̰̲̣͙̩̝̱̰̞̪ͭͤ̎̎̇͆͒̽̅̒͆̆̆ͫ̏ͪb͓̰̲̠̻̬͙̲̰̱̼͓̮͈̫̻ͧ̔̇̉ͮ̎̀͜ͅa̧̐̾͑ͣ̄̾̓̄̀҉̢̪̲̻̹͔͔̲̣̭̜̻̻͓̯̞͓̲̰s̨̨̺̟̩̼͓̺̬̰͇̻̭̬̭͍͇̒̋̀̊̍͊͌͛ą̤̟̯͈͉̣͎͓̰̩͓̯̜̱̰̯̩̤̹ͨͮ̎ͤ̊ͥ̈ͨ̍̋̓̀͞ç̛͙̦̤̞̞̪̩̲̐ͤ̒͗ͧ̽ͯ̃̂a̿̏̿ͬ̿̋͗̎̓̚͏̶̼̼̙̦͢kͨ̆͋ͧͬ͒ͫ͂̽̄̂̅͛ͧ̕͞҉̛̻̙͓̱̪̠̩̙̖͎̹̖͍̕t̵̙̹͖͕̺̳̬̣̣͂̉̎͋͐̈͑͗̈̒̿ͭ̐̋̍̀̚̚͝ı̴̧̳̪̼ͦͫ̆̓̾͊ͣ͋̋̈́ͫ̓̑̚͡͡m̤̤̱̮ͫ̽ͤͨ͗̄̾ͧ̌̉̉̇ͨ̎ͧ̂͋̄͂́

̧̟̗̬̥̻̬̝ͦ̑ͣ͗ͫ̈́͌̓͟D̲̤͍̩̑̿̉̂ͧ̂̅̎ͭ̌͆̀̋͐̓͒͒́̀͞ü̈́͆͌͌̈́͏̴̷̡̮̲̳̗͖̝̫̱̦̲͙̖̻̥͉̱͕͝şͬ̓ͩ͛́̌ͦ͋̊҉̹͓̰̣̤͖̲̙͉͍̠́ü̡̫̫̘̠̪̣̲͔̱̙͍̗̦̭͛͂͑̑ͨ̇͛ͪͥͪ͑ͬ̊ͣ̅͑̈͐n̷͍͓̦̗̼͋ͧ͆͆͊̄͊ͥͫͭͤ͘͞͠c̡̿ͫ̂ͣͮ͑͌ͫ̿̔̈́ͭ͜͏̼̮͚̥̱̞̱͈̺ͅͅȩ̴̙̘͓̦̩̝̼̀ͥ̉ͦͫ͊ͨ̐̍́̒̉ͮͦ̌͗͜l̴̸̵͖̺̟̥̝̬̪͌͐̔ͮ̎͋̿̿̉̾͗͘͞ȩ̹̱̟̱͓̮͔̹̳̹̓ͥ̊͐ͤ͂͋̆͜r̷̭̪̬̤̰̩͈͓̲͕͍̙̟̙̻̲̓ͩ̎ͮ̈́̉̾̑ͤ̄̂̒̓̒͛͆̔͢͢͠͞i̶̴̧̫͖̞̻̯̤͓̝̰ͯ̾̋͐͜m͚̲̣̫̺̝͍͕̤͚̫͙̜͉̫̎̃ͤ̎͋̑͋̐̂͑̈̾̿ͫͫ́͒̈́́͟ͅ ̸̵̢̤̜͎̩͙̜̦̯̲̦̣̳̺̗̍̓ͪͯ͐ͦ͊̔ͬ͗͗̊́ͮ̊ͬ̀d̷̶̛̹̹̠͉̙̞̝͎̙͇͍̯̹̣͕̼͍̂̈͋ͯ̍͐͊̀͟͠e̡͓̤͖̟̖̟̬̠̺̗̼̜̗̞̮̰͆͑̇ͫ̎̈͂̃ͣ͋̑̿́́̉ ̣̻̪̠̝̭͈̏̎̀̌́͝ķ͇̰͔̻̪̻̫̗̲̙͈̏ͯ̒̓͒̔̆̒̍̀́ͦ̓ͨ̍̀̀͟͜ạ̴̞̘̲͖͚̟̪͔͗̐ͣ͒̈́ͭ̾̔ͬ̾̉͛̐̊̐͆ͮ̑́̀͜͞ͅl̸̡̯̪̱̣͙̤̎ͦ̉̒͗̓͒̊͢͠a̸͇͖̜̪̩͗̑̿̀ͧ̀̒̚͜͝͡ĉ̶̴̡̝͕̹̞̙̻̰̤̺̃̃͊͂ͩ̒̓̾͑ͭ̄̿̆̄à̴̢̭̩̟̩̯̬͚͕̙̣͔͋ͫ͗͋̄ͫ̆̅̓̽́̏͘ǩ̸̴̫̹͕͍̰̻̂̂̎ͤ͘t̶̖̱͓͖̭͔̪̯̗̻͇͓̞̖̺̜͔̙͐̆̋ͮ̆͛͞ı̵̨̡̰͕̩̠̯̝̼̪̞̩̺̪̼͇͙̬͙̰̘ͨͣͭͯ̔̐̐̂ͫ̌͠ ̴̃͊̄ͯ̿̀́͏̹̘̤̙͈̘͙͚̫̩̮̫͍͇̹̮ͅb̶̵̞͉͎̝̠̟̹̤̣̯ͥͬ̿ͭ̑̄̏̾̒͗̒ͯ̍́͜͡ͅe̷̶̢͙̦̮̬̭̪̭͈͈͇̝̩̲͚͗ͦ̌̈̃̅̉͑ͮ̾̐̑͢ͅn̢̓ͮ̌̎ͦ̈́̀ͦ̎̆ͬͭ҉̵̡̭̘̳̟͢ȋ̶̡͈͍̮͇̓ͮͯͩ̐̔̍ͫ̈́̂́̚̚͡m̴̡̮̱͖̭̳͇̦͓̦̦̖̫̫͔̥͓͉͉͐́̋͆ͭ͆͒͋̉̿̊ͅl̳̥̤̼̪͈̳̟̗̣̪͇͚̬͙̙̥̱̖̈̑͂ͨ͝͠ȩ̶̛̥͕̹̫̟̰ͮ͋͑̿͛͌̂͂̄̃͊̐́͠… gibi.

Oct 7, 2012

Bence yerküre gitgide garipleşiyor. Ben aynı kalırken, o değişiyor çünkü; biliyorum. Melankoli ve pasif agresyon arasında mekik dokuyan ruh halimin mahsulü, bir halı olmayacak maalesef. Manik depresif taraftarlar ve pasif ofsaytları seyrederek geçiriyorum haftasonunu. Eskiden arkadaşlarımla yüzyüze tartışken aldığım elektriğin, twitleyerek hükümeti düşürmeye çalışanlarla dolu ekrandan aldığım radyasyona dönüşmesi ne garip. Ne de olsa, yalnızlığa ve kapalı ortamlara alıştık biz nesilce. Öss yüzünden midir, nedir; “ben ders çalışıyorum” dedikten sonra kapattığımız kapılar ardında gelişti kişiliğimiz. Bu yüzden programcı oldum belki de. İnsanlara verdiğim değerlerin, değişkenlere verdiklerim gibi tek satırda kaybolmaları çok sıradan bir vak’a haline geldi. İnsan hayatı uzuyor ama biz sanki yarın ölecekmiş gibi daha ve daha da konsantre yaşamaya çalışıyoruz. Yazarken, “dahi” anlamındaki de’leri bitiştiripDE yüz kırk karaktere duygu sığdırmaya çalışıyor; yeni fotoğraflar çekmek yerine, eski sevgilimizle olanları kırpıp kullanıyoruz. Bu değişimin iyi ya da kötü olduğuna dair son sözü size bırakıyorum. Üstelik, “bence” ile başlayan her yazının genellemeler ile devam edip, sonrasında o genellere söverek bitmesi geleneğine de bir dur demek lazım.

Navigate
« To the past Page 1 of 2