Mar 24, 2014

Geçen kendi kendime sayıklarken, aslında kötü bir insan olduğuma karar verdim. Hani böyle şeyler bir süre sonra geçer ya; “yok lan aslında kötü değilmişim be biraz abartmışım. pek de süperim oysa keh keh” gibi düşünceler sessizce örter ya üzerlerini…

İşte o bu sefer olmadı. Şöyle bişey oldu:

Yumurta kafa!

Özellikle yaptığım bişey ya da bir şey* değil. Muhtemelen genel şaşkınlık ve kendine yabancılaşma karışımının yan etkisi.

* Evet, “bir şey”, “bişey” ve hatta “bişiy” farklı şeylerdir.

Jan 22, 2014

Bazen, bütün bu koşuşturmacanın, araştırmaların ve buluşların, dikene katlanmadan gülü sevebilmek, kör olmadan güneşi görebilmek, Mahsun Kırmızıgül’ü kabullenmekle kalmayıp Çağan Irmak’ın bile iyi film yapacağına inanabilmek ve benzeri, lafta kolay ama uygulamada zor hedefler için olduğunu düşünüyorum.

Bir kuyruklu yıldızı takip edebilecek bir uydu mu yaptık?
“Tamam mıyız?” kesin süper film olmuştur o zaman!

Bütün bu sosyal ve teknolojik evrimlerin bir diğer sonucu da, Google’ın street view aracının geçeceğini duydukları sokağa TKP sloganı yazan ama aslında Türkçe bilmeyen, Stuttgart’ta yaşayan birkaç Türk gencidir ne yazık ki.

Jan 15, 2014

Ülkenin hâli berbat. Evet. İnsanların “inanmayı seçiyorum” yolunda ne kadar mantık dışı davranabileceğine, yüreğimdeki o, mecazlıktan çıkıp, düpedüz hissedilir hâle gelmiş olan acının eşliğinde tanıklık ediyorum.

Öyle şeylere inanıyorlar ki, inanamıyorum. Onlar da zaten her şeye inanabiliyorken bir tek benim inançsızlığıma inanamıyorlar.

Faşizmin tepesine dört elle sarılmış birini, onu yukarılara ittire ittire çıkaran bir kült zinciri, öbür taraftan aşağı yuvarlamak için tüm gücüyle ittiriyor. Bizimkinin elinde demir makası. Boğuşuyor duruyor.

Aşağıda çığ ne zaman düşecek diye bekleyenler de bizleriz işte.

Skala Eresou

Bense bu tepeyi tekrar göreceğim zamanları iple çekiyorum. En mükemmel anının Skala Eressos plajlarında (plajında!) güneşlenmek olacağı bir sene daha. Tabii, o da gidebilirsek.

Türkiye… Seviyoruz seni ama, bazen de “sikerim böyle aşkın ızdırabını” dedirtiyorsun doğrusu. Günler uzayana kadar yap bir çılgınlık; şaşırt bizi. Hadi.

Nov 5, 2013

Kerameti kendinden menkul cümleleri halihazırda pazara çıkmış ipliğine dize dize, abdal iken ata binip kendine bey, şalgam iken aşa girip cismine yağ diye diye dolanırken gözünden kaçmasın: Kelin en büyük meselesi saç, fakirin de kirasıdır; üç paralık kapatmanın ağzında da mütemadiyen bir sakız bir de namus vardır.

Anlamadın?

Diyorum ki; bahçelerde ördekler, ellerinde poğaça, madem yüzme bilmezdin, ne işin var ağaçta?

Anlamadın?

aferim sana

Oct 27, 2013

Sen güzelsin, o çirkin. O gerizekalı, sen tutarlı bir zeki. Öbürü ter kokuyor, beriki alkol, sense ıssız çöllerin en saklı vadisindeki eşi görülmemiş çiçek gibi kokuyorsun. Tipin iyi; tıpkı huyun, niyetin ve henüz tam mükemmel olamamış az sayıda özelliğin gibi.

100 sene sonra keşfedileceğine neredeyse eminim.

Jul 21, 2013

Şirinleri asla göremeyeceğimi iyice kanıksadığım günlerden birinde, pek çok duyguyu beraber yaşıyordum ve sarhoşluk bunların arasında en iyisiydi (Sarhoşluk bir duygudur, evet). Gereğinden biraz erken içtiğim ucuz, sulandırılmış biralardan mı yoksa sadece otobüs şöförünün gördüğü boşluğu ararken teneffüz ettiğim kalabalık otobüs havasından mı sarhoş olmuştum, anlamak zordu. Kalabalıktan, çalınmasın diye ön cebime koyduğum cüzdanım yerine, dalgınlıkla arka cebime sıkıştırdığım lastikli kravatımı savunmaya odaklanmış, sürükleniyordum.

Arka tarafta bir grup küçük çocuk oturuyordu. Yerde de çömelmiş olarak anneleri. Annelerinin o kalabalıkta evlatlarını koltuğa oturtabilmiş olmasına ve bir aile boyu cipsi gerçekten de ailecek paylaşmalarına ayrı ayrı şaşırmaktayken, yanımda duran birisi, beni daha da şaşırtmayı başardı.

- Yenge, kızına düzgün oturmayı öğretsene!

Dışarıdan baktığınızda Sedani Rigati tip makarnayı Sedanini Rigati’den ayırt edebilecekmiş, fırsat verseniz küresel ısınmayı çözebilecekmiş gibi duran yanımdaki adam, bir anda gözümde alışveriş listesine “domatez ve maydonos” yazan, o listeyi de gidip sık sık şiddet uyguladığı karısının eline tutuşturan mertebesine düşüvermişti.

- Ramazan günü tıkındığınız yetmiyormuş gibi bir de... Tövbeee!

Anne dondu kaldı. Kem-küm edip, tek kızının önüne doğru geçip, ruh hastası adamın bakışlarından onu korumaya çalıştı. Kız on iki yaşında ya vardı ya yoktu. Bir süre sonra annesi titriyor gibiydi. Benim esas tüylerimi ürpertense, otobüsün geri kalanından bu duruma yapılan tek ortak yorumun yaklaşık olarak şöyle olmasıydı: “E adam haklı şimdi oruçlu oruçlu, tepesi attı tabii”. Bu yorumlara mı sinirlensem yoksa adama orada elimin tersiyle geçirsem sonunda suçlu çıkacak (ve hatta belki de linç edilecek) olmama mı… Bilemedim. Zamanla ortalığı saran yorumlar duruldu, ve boğuk, yapmacık bir sessizlik eşliğinde yolculuğa devam ettik.

Ramazanları umursamamam, çok eskiye dayanır ama gitgide bir planlanmış sinir harbi olarak görmeye başladığım bu aydan düpedüz nefret etmemin başlangıcı da lise yıllarında yaşadığım bu olaydır. Geçen her seneyle kötüleştiğine inandığım bu empati eksikliği probleminin tek sorumlusu olarak gördüğüm dogmalardan da ben her geçen seneyle daha da nefret eder oldum. Benim küçük aptal beynim, nefretle ve yoketme isteğiyle dolmaya başladı. Bu ve benzeri olayları görüyor, duyuyor ya da gazetelerden okuyorduk. Kahrolsundu din! Kahrolsundu bütün uyduruk tanrılar!

Bir şeylerden nefret etmek kolaydır, lakin. Zor ama faydalı olansa sevmektir ve sevgi, öğretilerek öğrenilen bir şeydir. Bunu fark ettiğimde, ben de olaylara yaklaşımımı gözden geçirdim tabii. Herkesin hayatının kendisinin olduğunu ve yaşamak için kimsenin sizden onay istemek zorunda olmadığını, türlü türlü süslü cümlelerde, türlü türlü süslü mecralarda ve sosyal medyada ifade ettim durdum. Benim gibi binlercesi vardı. Onlar benden daha cesurdular. Kimisi gitti o otobüsteki adama sinirlenmek yerine, neden böyle bir tepki verdiğini araştırdı; onunla, onlarla konuştu. Kimisi de bu sorunu daha kökten çözmek için broşürler dağıttı, seminerler verdi. Onları anlamaya ve kendimizi anlatmaya çalıştık. Aslında onların “onlar” olmadığını, onlara “onlar” demek zorunda kaldığımız her cümlede içimizin yandığını da anlatmaya çalıştık.

Ne yaptılarsa, ne yaptıksa olmadı. O kadar kötü zamanlardan geçiyorduk ki, mizah dergilerini okuyup ağlıyor, gazete haberlerini okuyunca sinir bozukluğuyla gülüyorduk. Bana kalırsa, 2012 yılını yıllanarak geçiren şarap bile güzelleşmiş olamazdı. O kadar kötüydü işte. Kimse bu ayrılıkçı anlayışa karşı eyleme geçmek istemiyor, herkes kendilerine “bahşedilen” hayatı yaşamaya odaklanmış, güç ve fikir bolluğunda rakip tanımayan ama asla bilgi sahibi olmayan birilerinin çizdiği “bağzı sınırlarla” ayrılmış, “bağzı şeyler”e söylenseler de yaşayıp gidiyorlardı.

Şimdiyse bana umut veren, gelecek için beni heyecanlandıran bir uyanma var. Bugüne kadar gezi olayları hakkında kapsamlı bir yazı yazmadıysam, bunun sebebi zaten benden daha bilgililerin yeterince olayları irdelemiş olması değil, bu kadar heyecan doluyken bir şeyler yazmanın gerçekten zor olması. Ben o kadar yetenekli bir yazar değilim. Beni heyecanlandıran en önemli şeyse, bu kadar ayrılık mesajından, herkesi kabul eden böyle bir kardeşliğin doğmuş olması. Bu olaylar aslında önemli olanın altını öyle güzel çizdi ki, sokaktaki sprey boyaları istedikleri kadar silsinler, verilen mesaj asla kaybolmayacak.

Benim kendi kafamın içinde bile savaş varken, kardeşliği; en tepedekiler başta olmak üzere pek çoğu ayrılık ateşini körüklerken de empatiyi savunanlar! Sizinle gurur duyuyorum. Hep birliktelik yanlısı, hep kardeş kalmamız dileğiyle.

Diren Türkiye.

May 5, 2013

Başlamadan: Eğer burada yazılanları kişisel algılamamak için gerekli asgari beyin hücresi sayısı, verimlilik veya en nihayetinde entelektüel kapasite ile ilgili sıkıntınız varsa… Ne diyeyim? Hoş geldiniz!

Günaydın dediğimiz insanlar, günaydın dememek için yolumuzu değiştirdiğimiz insanlar, iğrenç kremli ellerini sıkmak zorunda kaldığımız insanlar, beraber yemek yiyebildiğimiz, sinemaya gidebildiğimiz, sevişebildiğimiz, dokunamadığımız, nefret ettiğimiz, özlediğimiz, özlemesini istediğimiz, kafasını karıştırmayı sevdiğimiz, gerçekten sevdiğimiz, onlar tarafından sevildiğimizi bildiğimiz, üzerinde deney yaptığımız, beraber kariyer yaptığımız, geyik yaptığımız, dedikodu yaptığımız, usulca dedikodularını yaptığımız, dedikodumuzu yaptığına inandığımız, genlerini aldığımız, ahını aldığımız ve hatta azıcık da varoşsak, “aklını aldığımız” insanlar…

Üstelik, her biri de bir diğerinden garip. Verdikleri farklı tepkileri açıklamak, benim için, bir ilkokul öğrencisine karmaşık sayıları geometrik olarak açıklamaktan daha zor. Sanırsınız ki ben deliyim.

Bir de “çevre” kavramı var. Onu geniş tutmaya çalışıp, sık sık ne kadar geniş olduğundan yakınıp, işlediğimiz (duygusal) cinayetler şöyle dursun, günlük basit sıkıntılarımızı anlatabileceğimiz kişilere bile belki nadiren rastlayabildiğimiz oluşumlar.

Üstelik arayıp sormazsanız, arada geçen kurban bayramlarını üçleye üçleye “randımanınız düşer”. Çevrenizdekilerle yabancı olursunuz. Küçülüverir çevreniz. (Eğer benim gibi kurbanlara ve bayramlara inanmıyorsanız, doğrudan koyun saymayı da deneyebilirsiniz tabii: Osman abi, görüşmeyeli on sekiz milyon dokuz yüz elli sekiz bin beş yüz on altı koyun çitten atladı; nerelerdesin yahu?)(Sene de olur)

İş çevresi, lise çevresi, kurs çevresi, spor salonu çevresi (var bu), alkolikler çevresi, duygusallar çevresi, edebiyata gönül vermişler çevresi (entel ulan, entel işte), yakın çevre, uzaktan tanıdıklar… Hayat değil, CRM!

Diğer insanlarla ilişkilerin zahmeti ve stresi, sosyal evrimde yeterince ilerleyemediğimize dair bir kanıt sayılabilir mi? İnsanların hayatından sessizce çıkmak mümkün müdür?

Uzaklaşmak bir eylemse, sessizlik de bir duvardır. Sessizce uzaklaşmak da düz duvara tırmanmaktır. (Aklıma ilk geldiğinde çok daha mantıklı gelmişti halbuki)

Mar 10, 2013

Anlamsızlığı görmenin aslında hayatın anlamı olduğunu gördüğüm dönemlerimdeyim. O on beş ile yirmi iki yaş arasında yani yedi sene boyunca içime kapanarak yaşadığım “NİHİLİSTİM LAN BEN” patlaması gibi değil bu; hayır. Ne gibi mi? Hmm. Orkid’in “çocuk da yaparım, kariyer de” reklamında boks eldiveniyle dans eden kızın suratındaki sahte hırstan seneler sonra hâlâ nefret etmek gibi. Gibi.

hmm

Sanırım.

Uzun zamandır düşünüyorum. Bize üzerinde düşünmemeyi öğrettikleri her şey hakkında. Mesela: Niye varız? En büyük soru bu. Kimsenin cevaplayamadığı, üzerinde düşünemediği ve üzerinde düşünülse bile zaten muhtemelen cevabı olmayan bir soru. Ne kadar gıcık bir soru. Lanet bir soru. Allah kahretsin o soruyu. Olmasa da kahretsin. Kahretmek ne demek? “Kahretsin” dediğimizde emir verdiğimiz gizli özne kim? Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi? Benim babam pasta yapmaz ki?! Satürn’de tavşan yetişseydi renkleri kırmızı mı olurdu?

Sizi şu noktada kısır bir döngüye sokmak telaşındayım da.

Niye mi? web sayfamın adıyla çeliştiğiniz için tabii.

Beni yormayan bir düzen, yazılımın yanında yazı da yazabileceğim kadar boş zaman, sevdiklerimin tamamının yakınımda olduğu bir hayat, çocuk, kariyer ve monitörlerimin sığacağı bir ev arayışındayken sanırım gözden kaçırdığım bir şeyler var.

Dediğim gibi, “sanırım”.

Bir gün, geriye dönüp bakacağım ve geçmiş “şaaak” diye hareketi çekecek. Belki de hayat bir Cem Yılmaz esprisidir? Orkid reklamındaki kız, çocuk ve kariyer yapabildi mi? Toplumu şu aşağıdaki salak noktaya getiren kimler?

Meh

Diyorum ya, sorular bol.

Meh

Değişmeyen tek şey, “ped” (pad? pet?) reklamlarında oynayan kızların yüzlerindeki sahte hırs. Belki de onların anladığı ama benim asla anlayamayacağım bir şeyi kaçırıyorum.

Hayat bu kadar basit olmamalı.

Nov 18, 2012

Gereğinden fazla anlam yüklemeyi çok severiz biz. Sevmeyi severiz, aşık olmayı bilmesek de sevmeyi öyle yüceltiriz ki, günün sonundaki deneyim eksikliğimiz bizi tek başına tanımlamayı becerir.

Sokakları yatak yapmış rüzgâra sıcak şarapla karşı koymaya çalışırken, kendini tilki sanan bir ördeğin geçişini izledi ahali. El sallayıp, Godot’yu beklemeye devam ettiler.

Halbuki ne tanrı, ne de ahmağı uzakta aramanın gereği vardı.

Ey, günlerini bin dokuz yüz seksen dört edilgenleri olarak, gecelerini de Camus’nün bunalımları ahenginde yaşayan bir avuç Dünyalı! Beni anlamıyorsunuz demiyorum; sizi bir tek benim anladığımı iddia ediyorum.

Oct 27, 2012

her zamanki gibi olmaması gereken şeyler olurken ve biz bunları sessizce izlerken, sanki biz de olmaması gereken şeylermişiz gibi bizi sessizce izleyen başka “olmaması gereken şeyler” olduğunu düşünürüm hep. her gün anlamını biraz daha fazla yitiren kuralların ve değerlerin ve kültürün ve kelimelerin ve yastığınızın renginin ve hatta adınızın olmadığı, tanım itibarıyla boş gibi duran ama boşluğu tanımlayamadığımız için düşününce beynimizi durduran yaşam senaryoları onlar. aslında genelleme yapmamak gerekir, nitekim bunu düşünüp de beyni durmayanların, dursa da gittiği yere kadar beyinlerini kullanıp, devamında da ezbere gidebilenlerin dünyasında yaşıyoruz. ben şahsen bu gezegende yaşamak istemesem de, canlı kalmaya, henüz çözemediğim bir şekilde bağlıyım ve henüz çözemediğim bir şekilde, bağ çözmekte düzenli olarak problem yaşıyorum. bu çok ilginç. kimsenin okumak istemeyeceği şeyleri yazmaya olan tutkum kadar ilginç. gerçekten “yeni” birşey yapmanın imkânsız olduğunu düşünüp, önceki parçaları toplayıp, çıkarıp, çarpıp, yeri geldiğinde de bölerek elde ettiklerimizden elde kalanları pazarlamak yerine, zekice duran ama en ilkel parçaların yanyana konmasından oluşan cümleler kurmayı, en azından lüzumsuz birkaç cümle kurup da zekice olduklarını hayal etmeyi seviyorum. hayal ettiğim her şeyin, saçmasapan ve sanki kafam bin beş yüz değilmiş de bin beş yüz benim kafammış gibi kurgulanmış olmasından gurur duyuyorum. gurur çok sıradışı birşey. diğerlerinden daha iyi olduğunu hayal ederek, “daha iyi” olmak yolunda ağır bir darbe almak, gurur. mütereddit bir floresanın yanıp sönme hızında, “en iyiler” listesinde çıkıp çıkıp, alçalıyoruz. hem de tam burada, kafamızın içinde. beynin kıvrımları arasında direksiyon sallayan birkaç sinir ve işte varız. hani diyorum bazen bilgisayarlar, acaba, bizden daha mı “varlar”? sen al yüz yirmi volt elektriği, sonra de ki yokum, yok kendi başıma turing complete değilim falan. her şey bir yana, eğer hâlâ bu yazıyı okuyabiliyorsanız, lütfen gidin gazete falan okuyun. bu yazı, buraya daha sonra gelecekler için bir yer tutucu sadece. her şey gibi bunu da abarttım. yani nasıl anlatayım. evde karabiber bitince, pilava biber gazı atmak gibi bir şey. görecelilik teorisine dayanarak sizi bu yazının en başında okumamaya davet ediyorum, evet ama sabrınızı da kıskanıyorum bir yandan, içten içe. hem bu kadar saçmalığımı okudunuz… neden hâlâ “siz” ve “biziz”? hayır çoğul değilsin, en fazla bir kişi gelir bu yazıda bu noktaya. belki. şimdi senin de benim de google’a adımı yazsan düzgün bir sonuç çıkmaz, ikimiz de birer alex değiliz. o yüzden bırakalım bu sahte saygı öznelerini. değer yargılarınızın toplumdan biraz farklı olmasına izin verin. tek taşla iki kuş vurun. sonra o kuşla da iki taş… gibi. bugün bir çılgınlık yapın ve bu yazıyı on defa okuyun, mesela. belki benim göremediğim bir anlam çıkarır ve beni de aslında saçmalık yazıp da başkalarının anlam çıkardığı yazarlar listesine eklersiniz. stevenson’ın dr.jekyll ve mr.hyde’ı gibi mesela.

Oct 20, 2012

Az uyumak güzel tabii ama uyanıklığın tadını çıkarabilenlere. Sabahın köründe kalkıp blog yazmayı nasıl değerlendirirsiniz bilemem.

Uyanık olmanın kurnaz olmak demek olduğu bir dilin hükümdarlığında, narkoz gazı kokuyordu memleketim.

Türkiye’yle ilgili en son anım bu. Almanya uçağına binmeden önce bekleme salonunda fenalaşan birine yapılan ilk müdahalenin eseri. Uykudan bahsedince aklıma geldi.

Oct 20, 2012

Dün akşam tam ben rüya görürken elektrikler kesildi.

Elektrik geri geldiğinde Zeus bana doğru döndü ve dedi ki:

Kedidir; kedi.

Yemeği geç yemek, adamı tanrıların bile maskarası yapabiliyor.

Oct 20, 2012

Aklının ucundan geçenler eğer para etseydi, aklının ortasından geçer, ağzına varır, dudaklarından dökülürlerdi.

Bunlar silüetine aşık bir insanın son sözleriydi.

Oct 8, 2012

Bugün benim doğum günüm. Bugünkü dileklerimizin gerçekleşme ihtimâli normal bir günün on beş katıymış.

Özür diliyorum ben.

On beş kere sıfır, yine sıfır etse de.

Oct 7, 2012

2008’in Ocak ayından bir yazımı daha paylaşıyorum:

Bugün kar yağdığında, sanki hâlâ lisedeymişim ve sokağımızdaki beyaz objeler, içine çöp doldurulmuş alışveriş poşetlerinden ibaret olmadığı anda okul tatil olacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Pek de gereksiz bir kardı. Neden yağdı bilmiyorum. Muhtemelen kendisi de bilmiyordur. Kar taneleri düşünemez. Güzel ve düşünemeyen her şeyi seven biz erkekler, pencereden, yağan karı seyretmeyi severiz. Dikkatinizi çekerim, yağışın adını “-i” hâlinde çekerek yapılan basit espriye yeni bir bakış açısı getirdim; böyle de gözünüze sokarım, çok kötü olduğu hâlde. Bizim sevgimizin, yüzüne krem sürebilip, bir de yediklerine az da olsa dikkat edebilenlerle sınırlı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorum aslında. Erkekleri saygın gösterme cemiyetinin en halka karışmış üyesiyim ve size kimsenin okumadığı bir blogdan sesleniyorum; evet. Uydurduğum saçma durum komedisini çözmeye çalışarak okumaya devam ediyorsanız, yeni paragrafa atlamadan önce durun. Hızınızı alıp, öyle gelin.

Sürekli, endişeyle camdan bakıp durdum bugün. Kesinlikle hiç işe yaramayacak ders notlarım önümde açıktı ama ben deli gibi dışarıyı seyretmeyi yeğledim. Karşı komşunun benim hakkımda ne düşündüğünü merak ediyorum. Önem verdiğimden dolayı değil, saf merak benimki. Endişemse, geleceğini sanal ortamda kurarcasına bilgisayar başından kalkmayan genç kız içindi. Mesajlaşma programlarına “uzakta” durumuyla giriş yapıp, bütün gün bilgisayar başında oturan bir ergen canlandı gözümde. Karşı komşuyu gözümde canlandırmanın sonunun iyi olmadığını düşünerek, kar yağışını tekrar seyre daldım. Düşünmeden hayatta kalmanın imkânsız olduğuna en büyük örnek olarak, kendilerini rüzgâra emanet edip, -bilmem kaç- yüz metreden boşluğa atlayan ve benim camıma yapışarak kısa yaşamlarını noktalayan kar tanelerini gösterdim, işaret parmağımla. Belki birisi görmüş, ve içinden “parmakla gösterilmez, ayıp” demiştir. Gelip de yüzüme söylese, “dünyada görmediğin nice ahlâksızlıklar varken, parmağımla alıp veremediğin nedir” diye, içi boş ama karizması yüksek bir cümleyle karşılık verirdim.

Bir buçuk saat içinde, yirmi sayfa ekonomik zırvayı okumam gerek. Benim mesleğim bu. Şaka gibi. Ekonomik içerikli İngilizce cümleleri ezberleyip, kelimelerin yerlerini değiştirerek, tekrar bakmadan bir başka kağıda aktardığımda tam puan alabileceğim sınavları geçerek, mesleğe atılmaya hazır bir birey hâline geleceğim. Bulutlardan aşağı atlayan kar tanelerinden ne farkım var? Bilgisayar üzerine bir eğitim almam ve bilgimi belgelemem lazım. Askerliği ertelemek de gerekecek. Bir de tavuklu pilav pişirmeyi öğrenmem lazım. Makarna ve omlet ile beslenip, ara sıra sipariş üzerine protein ihtiyacımı karşılamak zor geliyor. Neyse; ben acıktım galiba. Yazarak enerji harcayamam daha fazla.

Şaka maka, günlük tutmuşum? Hmm…

Şimdi aradan beş seneye yakın zaman geçmiş ve,

  1. Ekonomik zırvaları ezberledim. O üniversite bitti.
  2. Hayatımdaki en işe yaramaz eğitimdi (Okulla alakası yok; ne işim var benim işletmede, ekonomide?)
  3. O kızla tanıştım. Ergen değildi; benden bir yaş da büyüktü üstelik. İki hafta görüştük. Ankara’ya taşındı daha sonra.
  4. Bilgisayar üzerine eğitim almadım ama eğitim almış pek çoğuna zaman zaman “eğitim veriyorum.”
  5. Askerleği erteledim, erteledim, erteledim…
  6. Tavuklu pilav şöyle dursun, az zamanım olsa yaprak bile sararım.
  7. Kar taneleri beni hâlâ heyecanlandırıyor.
Navigate
« To the past Page 1 of 2