Perşembe gecesi otobüse doluştuk ve Yunanistan’ın Selanik* şehrine doğru yola koyulduk. Tecrübeli şoförümüzün benzini kontrol etmeyi unutmuş olması sebebiyle, Çorlu’ya beş km kala bir saat beklediysek de, genel olarak sakin bir yolculuktan sonra; sınır kapısına yaklaştık. Lozan Antlaşması’nın kazandırdıklarından biri olan Karaağaç Beldesi’ne gelince, biraz hayal kırıklığına uğradım. Nedense, pek bir bakımsız kalmıştı. Uzun süren pasaport kontrolleri olmasa, Yunan tarafına geçtiğimizi anlayamayabilirdim. Binalar hiç değişmemişti. Aynı bakımsızlık, aynı tenhalık. Sanki bir köyü ortadan ikiye ayırmışlardı. Belki de ayırmışlardır? Bilmiyorum… Otobüsün farlarının ışığınca terk edildikleri anda ince dallarını kaybetmişcesine gölgelenen buz tutmuş ağaçların görsel şöleninin arasından ilerleyerek yolumuza devam ettik ve Selanik’e ulaştık. Selanik’in bizim megaköyümüzden görüntü olarak farkları, daha az insanın yaşaması ve çanak antenler yerine eski tip antenlerin çatıları süslemesinden ibaretti. Yunanların bizim kültürümüzün tamamen kapsadığı şeyler adına sık sık “işte Yunanistan budur”, “bizim özümüz bunlar” gibi cümleler kurmaları biraz garibime gitse de, asırlardır yanyana yaşayan iki halkın çok benzer kültürlere sahip olmaları, o kadar da şaşırtıcı olmasa gerek.
Benzin ve dolayısıyla taksi ücretlerinin çok ucuz olduğu şehir bir de küçük olunca, gezmeye ayırdığımız kısa zamanda, bütün önemli noktalarını görebildiğimiz söylenebilir. En eski yapının bizim Rumeli Hisarı’nın kulesinin iyice küçültülmüş bir benzeri olduğunu hesaba katarsak, Atatürk’ün evi dışında görülmesi gereken önemli bir yapı da yoktu zaten. Biz de zamanımızın çoğunu ouzo (Bizim rakımızın daha az anason kokan, Yunan kardeşi) içip eğlenmek, toplantılara katılmak ve oteldeki diğer ülkelerden gelen arkadaşlar ile tanışmakla geçirdik. Bir Avrupa seyahatinde bu şehre bir gün ayrıldığı takdirde yeterli olacağı kanaatindeyim. Tabii, bu tamamen kişisel görüşüm. Şehrin doğusundaki gece kulüplerini, merkezde sahile yakın olan tavernaları ve güzel havalarda sahilde yapılacak bir yürüyüşü tavsiye ederim. Londra’yı bir istisna kabul edersek, en güzel yanı İstanbul’a dönüşü olmayan bir şehir galiba yok.
Rastgele Yazılar
Yükleniyor…

