Bu satırları yazmaya başladığımda, kendime yabancılaşacak kadar ertelemiş olduğumu fark ettim, cümlelerimi. Öyle bir an gelsin istemişim ki, bırakın bir taşla iki kuşu, bir kuşla iki taş vurabilecekmişim gibi. Yazı yazmak, parçaları birleştirmektir; hatta eksiltmek, çarpmak, bölmek… Yaratıcılığın temel kuralı geçerli anlayacağınız. Burada tek bir mesele var: Çok fazla parça olunca, dört işlemde bile zorlanıyor insan. On bilinmeyenli dokuz denklem gibi sanki: İstesem de çözemem yani. Sonra bir an geliyor, eksik parçayı bulduğunuza inanıp geçiyorsunuz klavyenin başına. Yabancılaşma tam bu noktada, oturduğum koltukta başlıyor. Bir ayda -taş çatlasın- yüz kişi değil de, seksen milyon okuyacak sanki. Hatta, yazımı okumak isteyenlerin sunucumu kilitleyeceği fırtınanın öncesindeki sessizlik yaşanıyor beynimde. O derece yabancılaşıyorum ve dolayısıyla yabanlaşıyorum da. Bilgisayar çöp gibi gözüküyor; nefret ediyorum klavyeden. Son bölüm canavarı bu işte: Başlayabilmek. Bu canavarı telef ettikten sonra altyazılar akıyor ve artık hiç tuşa basmasan da, ekranında müjde var: “Game Over”. Bitti işte!
Ama sen neden bahsettin ki şimdi?
Dediğinizi duyar gibiyim ve tabii ki duymamazlıktan geliyorum. Çok gıcık oldum ben; evet.
Rastgele Yazılar
Yükleniyor…


sanırım yazamama durumundan bahsetmişsin. yanılıyor muyum? açıkçası bende aynı dertten muzdaribim. Celil Hoca’ya bir görünsek mi, ne dersin?