Küçük Pencere
Tarih: 23 Mart 2009Cama yasladığı ellerinin etrafında oluşan buğuyu çok seviyordu. Hemen aşağıdaki çirkin otoparkın görülmez olmasını sağlamakla kalmıyordu buğu. Esas güzelliği, üzerine parmaklarıyla çizdiği herşeyi bir dahaki sefere hatırlamasıydı; tabii cam silinmediği sürece. Ne yazık ki çerçevenin altı aylık beyaz badanası bez darbeleriyle yer yer dökülmüştü bile. Ufuk çizgisinin biraz aşağısında, deniz olduğunu hayal ettiği mavi bir bulutun üzerinde dansediyordu gözbebekleri. Sahilde sapsarı kumlar, kumların üzerinde kırmızı plaj havluları vardı. On senedir o masanın üzerindeymiş gibi duran “yeni” bilgisayarını çok sevmişti. Babası bilgisayarına internet de bağlatınca, penceresinden gözükenleri daha iyi anlar olmuştu. Manzarasına denizi getiren, bir gel-git olmalıydı. O bölgede olduğunu bildiği teyzesinin evini de sular altında bırakarak gelmiş, ama gitmeyi unutmuştu. Otoparka gelip de aylardır gitmeyen, kırmızı, 1958 model Cadillac Deville gibi. Araba o kadar muhteşem gözüküyordu ki, ilk gördüğü anda onu bilgisayarına duvarkağıdı yapmaya karar vermişti. Benzini içiyor, şanzımanı da sürekli sorun çıkarıyordu ama muhteşem bir haftasonu arabası olabilirdi! Sahibi onu bu sorunlar yüzünden mi terketmişti acaba? Yoksa, engellilere ayrılmış alana park ettiği için sahibinin bacaklarını kırmış olabilirler miydi ki? Son zamanlarda sokaklarında kavga eksik olmuyordu zaten. Kavgalıların sesi yeri göğü inletiyor, kendi resimleriyle süsledikleri koca otobüsleri daracık sokaklara sürerek, neden haklı olduklarını herkese duyuruyorlardı. Arabanın sahibine zarar vermemiş olmalarını dileyerek, kendini yatağına bırakıp düşüncelere daldı.
O akşamüstü ev kalabalıktı. Sıkı sıkıya kapalı kapısından sızan sesler kafasının içinde yankılanırken, aradan annesinin sesi seçiliyordu. Söylenerek yatağından kalktı ve kulağını kapıya dayadı.
Annesi alaycı bir sesle konuşuyordu. “Hadi o öldü duymadın… Bizim oğlana bile yollamışlar kağıdı… Müthiş hür iradesiyle o da… Evet canım sorma…”, şeklindeki yarım yarım cümleler, sık sık kinayeli gülüşmelerle kesiliyor; başkandı, başa bakandı derken, bir dolu insana söz söyleniyordu. Kavga, evlerine de sıçramıştı işte! Neden şu misafirler gelmişti ki? Gürültü yaptıkları yetmiyormuş gibi, ailesini de kavgaya taraf etmişlerdi. Aslında ailesinin taraf olup olmamasından değil, çıkan kargaşadan dertliydi. Kafasını yastığa gömdüyse de, ancak saatler sonra uykuya dalabildi.
Ertesi güne alışık olmadığı bir saatte uyandırılarak gözlerini açtı. Babası çoktan kalkmış, onun da hemen ayaklanması için başına dikilmişti. Çok önemli bir işleri vardı. Ülke meselesiydi. Gitmezlerse, “kıyamet kopacak”, “güç yanlış insanların elinde olacak” idi. Dünyayı kurtaracaklardı herhalde? Yüzünü buruşturdu. Gezegen kurtarma havasında değildi. Pencere güzeldi, camın arkası sıcak ve güvenliydi… Cadillac! Onu daha yakından görmek için, pencerenin ötesine bile geçerdi! Yüzü ışıldadı, yatağından babasının koluna tutunarak kalkıp, dolabına yöneldi. Babasının şaşkın bakışlarını görmezden gelerek, hızla eldivenlerini giydi. İnternet’ten Cadillac’ın “ateşli” olduğunu önceden öğrenmişti neyse ki.
Babası, “Daha oyalanırsan, görevimiz için gecikeceğiz… Hem çıkışta teyzenlere gideceğiz, geçen sefer ne çok eğlenmiştin”, diye ikna konuşmasına devam ediyordu. Teyzesinin evinin yerinde artık plaj olduğunu, çünkü oraya deniz geldiğini söyleyemedi. Onların odası arka sokağa bakıyordu, görmemeleri normaldi. En iyisi babasının şahsen oraya gidip görmesiydi. Belki denize de girerlerdi?
Sokağa çıktıklarında, Cadillac’ın etrafında toplanmış bir grup genci farketti. Bir tanesi, güzelim arabanın üzerine oturmuş sigara içerken, küllerinin o sanat eserine dökülmesine aldırış etmiyordu. Kaşlarını elinden geldiğince çatarak, ona baktı. Herifin onun bakışını farketmesiyle, gözlerini kaçırması bir oldu. İnsanların bunu yapmasına alışıktı. Çevresine bu derece korku salmak, çok hoşuna gidiyordu. Bir yandan da babasının elinden kurtulmaya çalıştıysa da başaramadı. Cadillac’ın parlak krom tamponlarının gerçek görüntüsünü beynine kazıyordu. Lastikleri inmiş, camları kırılmış, kaportası yamulmuş olabilirdi ama göz alıcılığını aynen korumuştu. Bütün yaşıtlarının sınavlara girip de ayaklarının yerden kesildiği dönemde o, pencerenin arkasından seyretmekle yetinebilmişti. Sürmesi yasaktı, peki ya dokunmasına neden izin vermiyorlardı ki?
Babası onu görev yerine doğru çekiştirirken işin detaylarını; oklu seçenekleri, aylı seçenekleri ve lambalı seçeneği dinledi. Zor görevleri, mevcut seçeneklerden doğrusunu bulup, yuvarlak kısma damgayı tutturmaktan ibaretti. İşleri böylelikle yoluna koyup, teyzesine içleri rahat gidebileceklerdi. Ah, babası gerçeği bilseydi!
Görev yerleri kalabalıktı. Kavga edenlerin resimleri de asılıydı. İnternette, artık kabadayılığın övüldüğünü okumuştu ama bu kadarını da beklemiyordu. İnsanlar, kavga edenlere tapıyor gibiydi. Onu da sıraya soktular. Herkes ona bakıp, aynı hızda gözlerini kaçırıyordu. Sokağa çıktığında zaten hep böyle yaparlardı ama bu sefer daha da fazlaydı. Bu kargaşada, insanlar korkak mı olmuştu? Bunun üzerine fazla kafa yoramadan, sıra ona geliverdi. Babasının ona verdiği kartı gösterip, kabine girdi. Doğru seçeneği bulana kadar biraz zorlandıysa da, görevini başarıyla tamamlayabilmişti.
Konuşmalarından anladığı kadarıyla bir yanlışlık yüzünden iki sokak ötede görevlendirilen annesiyle buluşup, teyzesine gitmek üzere otobüse bindiler. Anne ve babasının neşesi, onu daha da endişelendiriyordu. Kesinlikle teyzesinin başına gelenlerden haberleri yoktu. Otobüs hızla ilerlerken, gökyüzünün deniz, kum ve plajdaki havluların renklerine boyandığını gördü. Hatta bunlar boya değil, düpedüz, görev yerinde damgalanmayı bekleyenlerin bayraklarıydı. Bayrak sahiplerinden birisini çok sevindirmiş olmalıydı, kendini önemli hissetti.
Teyzesinin evine geldiğinde, gökyüzündeki bayraklar dışında herşeyi aynı buldu. Aynı sokak, aynı bina, aynı bakkal, aynı dilenci… Yerler ıslak bile değildi. Ailesinin yaşayacağı şok için endişelenirken, kendi travmasının ortasında kalakalmıştı. Deniz yoktu. Plaj yoktu. Kırmızı havlular da yoktu. Ok, kuş, lamba ve ay vardı. Gözünden gelen yaşı hemen silip, teyzesini kucaklamaya gitti.


25
AM
Neden böyle bir alan adı aldığını görüp şaşırdım, sanırım ters etki yapıyor ve insanın okuyası geliyor
Yazıların çok güzel, başarılar.
2
AM
alan adının k.b.o. olmasındaki esas neden bu aslında, çaktırma =)
beğenmene çok sevindim; teşekkürler^^