Tepeden Bakan Kadın
Tarih: 28 Haziran 2009Doğalgaz faturasındaki kırmızı yazıların önemini, o sabah soğuk suyla duş alırken kavradı. Su damlaları, uykudan yeni kalkmış bedenine birer iğne gibi batıyordu. Soğuktan mı yoksa sinirden mi olduğunu anlamadığı bir şekilde titriyordu. Onu titreten sinirleriyse, bari boşuna gitmesin diye kendi kendine küfür etti. Titremesi geçmemiş, ancak yüzündeki karıncalanma biraz olsun azalmıştı. Her ne kadar bir bahaneye bağladıysa da, küfürler ağzından kesik kesik, kendini tutamayıp da kusar gibi çıkmıştı. Sanki onu duyabilecek birileri varmış gibi tedirgin oldu. Yine aniden gelen bir taşkınlıkla, tırnaklarındaki kabarmış ojeyi biraz daha kemiriverdi.
Yüzünde bir ekşilik, omuzlarında da biraz çöküklük vardı. İki sene önce, karşı apartmanın altına dükkan açan terzi onu işe aldığında, ne kadar da heyecanlanmıştı oysa. Hayatın ona verdiği yegane ipucu, geri kalan yaşamında yakalaması gereken ip uçları da olsa mutluydu. Mutlu muydu? En azından bir baltaya sap olmuştu ya! Tepedeki keserin kaybolup, onu sadece bir sap olarak bırakacağını bilemezdi o zamanlar. Kimsenin amacı olmayı başaramamış, çok basit zevklerin aracı olma kaderinden kaçamamıştı. En azından, artık öyle hissediyordu.
Hayatı ciddiye almamayı da öğrenmişti gerçi; ardından da gülümsemeyi. Hayat, tek gecelik, esnek ilişkileri severdi. Ne zaman fazla ciddiye aldıysa, artık hayatta kalamayacağına dair endişeleri de aynı oranda artmıştı. Hayatı bir sevgili, platonik bir aşk olarak görmeye ne zaman başlamıştı acaba? Her başarısının ardından yaktığı sigara, bilinçaltının ona yaptığı bir espri olabilir miydi? Belki de dönüp dolaşıp saplandığı başarısızlığın altındaki sebep de buydu. Öyle başarılı olmak istiyordu ki, sırf kendi değil, herkese sigara yaktırmak istiyordu. Bir ilişki; başarılarını, sevincini, ruhunu ve hatta bedenini herkesle paylaşmasını kaldıramazdı. Herkesin üstüne gelmesi, hayatta ters yönde gittiğine dair bir işaretti aslında. Bu ilişki hastalıklıydı.
Kafasından geçen düşünceleri bir türlü dağıtamadı. Aynaya baktı. Hayır, ona kimse manyak diyemezdi. Tam manyak olmak için gereken bazı parçalar hala eksikti. Elbisesi buruşuktu ama yırtık değildi, mesela. Saçını daha tamamen yolmadığı gibi, ayakkabılarının topukları da sapasağlam yerlerindeydi. Bir işte bile dikiş tutturamamış olmasını açıklayacak kadar nevrotik, herkesin kafasını çevirip bakmayacağı kadar da normal gözüküyordu. Nirvana’ya ulaşmak, Mevlana’yla konuşmak veya tamamen aklını kaçırmak kadar, diğer yönde ilerleyip normal olmaya çalışmayı da deneyebilirdi. Delirmek anormallik miydi? Sıradışı yaşayabilmek için sıradanlara muhtaçken, tam bağımsızlıktan kim söz edebilirdi? Sadece politikacılar! Eski bir milletvekili olan komşularının, her akşam kriz geçiren annesiyle kaçmadan önce, babasıyla yaptığı konuşmalardan birinde duymuştu bunu. Annesini seviyordu ama o karizmatik adam onda ne bulmuştu, bir türlü anlayamamıştı aslında.
O zaman daha on üç yaşındaydı. Yaşını net söyleyebildiği son sene yani. Babası evde bulduğu her çerçeveyi ardarda duvarda parçalarken, sessizce odasında beklemişti. Ağlamak istemiş, ancak daha sonra bir titremeyle beraber gelen katı ilgisizliğin etkisiyle susmuştu. Anaokulundaki elişi derslerinden beri tutkuyla ördüğü, kermeslerin vazgeçilmezi kazaklarından birinin ilmeklerinde kaybetmişti kendini. Ancak sesler kesilince çıkmıştı, odasından dışarı. Cam kırıklarının üzerinden seke seke vardığı kapıdan çıkarken, babasına son defa bakmamıştı bile.
Çocuk aklıyla izlediği “hayatın özeti” başlıklı aile yaşantılarından daha iyisine sahip olabileceğini sanmıştı. Bazı şeyleri, bırakın dinlemeyi, gözlerinizle görseniz bile anlayamıyordunuz. Toplumun normalleri ve ondan bekledikleri hiç değişmeyecekti. Bırakın kişisel tercihinizi, aç kalmamak için bile yaptıklarınız sizi hemen sürüden ayırıyor, kurtlara yem ediyordu. Sadece içgüdüleriyle hareket ederek yolunu bulmaya çalıştığı hayat, onu bu noktaya getirmişti işte. Şimdi, insanlara tepeden bakıyordu. Hepsi sınırlı, küçücük alanlarında o politik, etnik ve dini olarak doğru özgürlüklerini yaşıyorlardı. Halbuki o, gerçek özgürlüğü keşfetmek üzereydi. Kendi dünyasına doğru süzülmeden önce, aşağıdakilere muzip bir bakış fırlattı. Önden şişlerini gönderdi tabii; onlarsız yapamazdı.

