Yüzüme maske ettiğim beyaz dumanlar kaybolalı geçen günler sayılıydı. Haftalık terapi grubuma doğru giderken, merkezin bulunduğu sokağa girmeden önce, yakalanma ihtimalimin nispeten az olduğu bu köşebaşında son bir tane yakıp yakmamak arasında tereddütteydim. Aklımın tüm baskısını yenen bağımlılığıma boyun eğip elimi cebime attım. Yan sokaktan gelen patırtıyla panik olup, aynı hızda geri çıkardım.
Köşeyi dönüp görüş alanıma girdiğinde nefes nefeseydi. Az önce izlediği bir filmin etkisinde kalıp, aslında varolmayan tehditleri atlatarak buraya ulaşmıştı sanki. Bir yerbezi kadar buruşuk duran beyaz Gucci pantalonunu çekiştirip, iki adım daha attıktan sonra durakladı. Saçları, yere düşen gül ağacı tokanın baskısından kurtulmanın şerefine dansediyordu. Hayalet görmüş gibi donuk bir bakış ve yarı açık ağzıya bir süre sendeledi. Kirlenmiş olmalarına rağmen hala bakımlı ve estetik gözüken çıplak ayaklarından birini eliyle ovuştururken, diğer eliyle elektrik direğinden destek aldı. Tam o sırada buruşmaya başlayan ağzından çıkan mırıltı, beni delip geçen bakışlarını uzak bir noktaya kilitlemesiyle bir çığlığa dönüşüverdi.
Çığlığının içinde kaybolan kelimeleri seçemeseler de, büyük bir hatanın sonucu gibi duran bu görüntüden rahatsız olan pek çoğu, ne olup bittiğini anlamak için en fazla on saniye daha ayırıp, hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti. Bense, içlerindeki yardım etme isteğini tartarak bekleyenlerin arasındaydım. Belki de onlarınki sadece meraktı; bilemiyorum. Onun elektrik diğerine sırtını verip titreyerek yere çöküşünü izlemekse, daha önce mesafeli duran birkaçını onun yanına yaklaştırdı. Benimse bakışlarım hafifçe aşağı, sonra da geriye kaydı; bir büyünün etkisinden kurtulmak istermişçesine. Dizimi hafifçe kırıp, parmak ucumda yükselmiştim ki, “neyse ki aramızda hala iyi insanlar var” diyen bir yaşlı kadının sözlerinde hapis kalıp, hepten yere bakmaya başladım.
Tekrar ona bakabildiğimde, ıslak kaldırımla buluşan sarı saçlarını, boş bir çabayla toplamaya çalışıyordu. Sonra da elini gevşetti; yavaşça tekrar kaldırıma dökülen saçlarının eşliğinde ağlamaya başladı. Az önce ortalığı inleten isyankar kadın gitmiş, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi sessizce ağlayan bir mağdur gelmişti yerine. Etrafında toplananların sayısı ve yarattıkları gürültü de her geçen saniye artıyordu. Bende değişen tek şeyse, alnımdaki ter damlalarıydı.
Kalabalığa karışmakta tereddüt edip, sonunda tam yanımda durup meraklı gözlerle olup biteni izlemeye başlayan, kırklı yaşlarındaki bir adam hafifçe yanıma eğildi. Üzerinde jilet gibi keskin duran siyah takım elbisesi, saçlarının arasında yer edinmiş Ray-Ban gözlüğü, beyaz kırçıllarına dokunmadan şekil verdiği saçları ve yüzündeki sert ama olgun bakışları ile “karizması ile prim yapmaya çalışan, yaşlı holywood aktörü” profilindeydi. “Orda uzanıp ağlayıp durdu mu”, diye sordu.
“Yok, daha vahim” dediysem de, devamını getiremedim. Karnıma sanki şu Hint fakirinin üzerinde yürüdüğü iğneler batıyordu. Bir yandan da duvarları yumuklamak istiyordum. Bu duygusal karmaşanın etkisinden kurtulmaya çalışmaksa, sadece daha da terlememe neden oluyordu. “Yani, daha kötü gözüküyor durum bence”, diye devam ettirdim sonra ama kelimeler ağzımdan çıkana dek mırıltıya dönüşmüşlerdi bile.
Yaşça büyük olanların “neyin var yavrum, hadi konuş” diye üstelemelerine tepkisiz kalan kadına dokunmaya ilk cesaret edense, yandaki müzik dükkanından koşup gelen bir satış görevlisiydi. “Birileri kendini kahraman ilan etmezse şaşardım zaten”, diye geçirdim içimden. Dükkanın daracık vitrininden, çok kötü bir yaşam kesidine tanık olduğu bu kadının adını bile bilmeyen, fırlamanın biri… Suratına da o “ben seni çok iyi anlıyorum ve eğer düştüğün durumdan kurtulursan seve seve seninle sevişirim” klişesini takınmıştı hem de. Üzerinde ne anlama geldiğini bilmediğine emin olduğum Latince bir slogan yazılı tişörtü, uzun saçları ve entel kesim sakalıyla, az önce en ucuz pop şarkıları satmak için yırtınan kendisi değilmiş gibi derin bakıyordu.
“Hanımefendi, lütfen sakinleşin. Ne olduğunu anlatırsanız…”, diye gevelemeye başladı. Satış görevlisinin, palyaçoların çocuklara gösterdiği kadar yapmacık sevecenliği, ikinci bir çığlıkla bölündü.
“Allah belanı versin senin! Şerefsiz!” Sessiz hıçkırıklarına kaldığı yerden devam eden kadının sesi sokakta yankılandı.
“Korunmaya muhtaç, ağlayan, perişan, sokağın ortasında bir kedi yavrusu gibi kıvrılmış kadın figürü”, bir anda tekrar “avını parçalamak için elinde ne varsa ortaya koyan leopara” dönüşünce, kalabalıktan kopmalar başladı. Ara sıra birileri çıkıp, polis çağırmaktan, zorla hastaneye götürmeye varan türlü fikirleri, soran gözlerle etrafa bakmayı da ihmal etmeden, öksürür gibi seslendiriyordu.
Birdenbire ayağa kalktı. Pantalonunun ceplerini karıştırmaya başladı. Sonunda, elinde pantalonundan bile daha buruşuk beyaz bir kağıt tutuyordu. Kalabalıktan sesler yükselmeye başlayınca, etrafına sert sert baktı. Bu bakışların öncülüğünde attığı bir adım, herkesin gerilemesine yetti. İyice bir orta oyununa dönüşen bu sahneden hepten rahatsız olmuştum. Bakışlarımı tekrar yere indirip, ağır çekimde arkama döndüm.
“Nereye gidiyorsun, hayvan!”, diye bağırdı kadın.
Zaman, benim için durmuştu. Kimse tepki vermeden, o karede istediğim kadar kalabilir, istediğim kadar düşünebilirdim. En başından beri burada durmamam gerektiğini biliyordum, şimdiyse çok geç kalmıştım. Üzerimde onlarca bakışın ağırlığını hissettim. En kötü senaryoları aklımda yazmaya çalışıp, yeterince kötü senaryolar üretemediğime şaşırdım. Terden sırılsıklam olmam sadece saniyeler aldı. Gözlerim büyüdü, kalp atışım hızlandı ve bembeyaz kesildim. Adrenalinin bana verdiği bu geçici kuvveti müzik marketinin vitrinine kadar sendelemekte kullanıp, sırtımı cama vererek yere çömeldim.
“Ne yaptın lan kıza?”
“Dövmüş herhalde, şu polis nerede kaldı?”
“Kağıdı alsanıza kızın elinden, neden sallıyor ki?”
“Delirmiş, delirmiş…”
Kalabalıktan gelen sesler kesilecek gibi değildi. Her sitem, her özne, her yüklem; kafama saplanan birer çivi gibiyken, bunun bitmesini beklemekten başka bir şeyler yapmalıydım.
“Yeter artık, kapatın çenenizi”, dediğimde sesler biraz olsun kesilmiş, daha sonra ağır ağır artarak, önceki gürültüyü de geçmişti. Tekrar kalabalığa baktığımda; entel fırlamanın, son durduğu yerden birkaç adım uzaklaşmış olan takım elbiselinin kolunu sıkıca kavradığını gördüm. Herkes ona dönmüş, kadını kendi haline bırakmışlardı. Üç beş tanesi bana baktıysa da, ilgileri kısa sürdü. Takım elbiseli, hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Kadın sırtını dönüp, gökyüzünü seyretmeye başladı. Bu sahneden sıkılan bir ben değildim belli ki. Elindeki kağıdı buruşturup, kalabalığa doğru fırlattı. Kağıt parçası, entelin bacağına çarpıp, tam önüme yuvarlandı. Islanmasına fırsat vermeden yerden kapıp, kağıdı açtım. İçinde tek bir paragraf karşıladı beni:
“Nefes alıp vermeye devam ettiğin sürece, hayatta sonlardan bahsedilemez. Sadece başlangıçlar vardır. Bunu sakın unutma. Hazırlığı ister bizimki gibi on sene sürsün, isterse bir dakika…”
Entel, beş dakika daha süren hararetli tartışmanın ardından, takım elbiselinin kolunu bıraktı. Bir kadına, bir de o holywood özentisine baktı. Yüzünü buruşturup, adamın suratına birşeyler mırıldandıktan sonra, yanımdan geçip dükkana girdi. Kalabalık da dağıldı yavaşça. Elimde kağıt, nefesim düzene girene kadar dükkanın önünde beklerken, hiçbir şey düşünemedim. Ağlama sırası bendeydi. Son yaşananların tüm stresinin aniden kaybolmasıyla fazla boşlukta kalmıştım. Sigara pakedini beyaz kağıda sarıp, yolun kenarına bıraktıktan sonra, o köşeyi hiç dönmemeye kararlıydım.
Rastgele Yazılar
Yükleniyor…

