Bir klişe vardır hani; en kendini aşmış profesyonel köşe yazarından tutun, nette kendine karalayacak köşe bulmuş da eğlenen vatandaşa kadar, kelimeleri dizmekle zaman harcayan herkesin başvurduğu tek yöntem… Tıkanınca, neden yazamadığından bahsetmek. Bahsedivermek mi deseydim yoksa? Bir yerinden tutup aşağılamam da lazım ki, iyice klişe koksun. Bir paragraf daha ziyan oldu böylece.
Ne muhteşem ki, blogunuzun adı “Kimse Beni Okumuyor” olunca, dilediğiniz kadar paragraf ziyan edebiliyorsunuz. Tam da benim gibi, sıkıcı bir şehirde (Backnang), çok eğlenceli -ama sadece kendine göre eğlenceli- bir iş yapıp, bunun dışında yapabileceği en çılgın aktivitesi kırk iki kilometre uzağa, Stuttgart’a alışverişe gitmek olan birine göre bir isim yani. Yazacak bir şey yok! Gerçi ben blogun adını buraya gelmeden önce koymuştum. Belki de geleceği okuyabiliyorumdur… (Cümlenin sonuna az kalsın “falan” koyuyordum). Bir sınırbilimdir gidiyor.
Bu gelecek okuma, paralel evren, genetik mutasyon ve hatta zaman yolculuğu olaylarını da Fringe diye bir diziyle tanıdım. Sokakta yürürken kendime eğlence aramaya başlamıştım geçen, paralel bir evrende karşıdan gelenin katili olabileceğimi falan düşündüm bir anda (eğlence anlayışımın içine edildi burada, anlayacağınız) ve artık nasıl baktıysam, yön değiştirdi eleman. Deliriyor muyum acaba? (Bu soruyu yaklaşık dört sene önce sorduğumda bir kulak misafiri, “bunu sorman delirmediğine en büyük kanıttır” demişti. O günden beri deli gibi sorar dururum). Her ne kadar ikinci sezonunda biraz sıkıcı olup, biraz da delirtse bile, Fringe’i izlemeye devam edeceğim kesin. Alternatif evrenlerin birinde Ferrari kullanmış mıyımdır acaba? O değil de, umarım Paris Hilton’la çıkmamışımdır… Alternatif evren diyince de “en yakın arkadaşım underground takılsa” temalı espri yapmamam da zor. Affet beni Evren (Buraya yazmadım ama yapıp güldüm o espriyi, neyse ki zaten yazının başlığı yetmiştir size).
Rastgele Yazılar
Yükleniyor…

