Kafein
Perşembe, 19 Kasım 2009Bunalımdayken yazı yazmamam gerektiğini zor yoldan öğrenmeme rağmen dersimi almadım belli ki. Yine bunalımdayım, yine yazı yazıyorum. Şu blog denilen şey, evlere servis pizzadan bile daha bağımlılık yapıcı. Olsa olsa depresyon hırkasıyla yarışır. Evet; her depresyonun bir hırkası, çekilinen bir köşesi, bir çift terliği ve çamur gibi kahvesi vardır. Bu zamanları boktan yapan da zaten intihar eğilimi değil, bu aksesuarlara katlanma gereğidir. Düşünsene, canına kıymışsın ve üstünde dandik yelek var; ölürüm, daha iyi! (Olmadı bu.) Kahveyi de küçümsemek olmaz. Bunalımdayken filtre kahvenin suyunu döküp, telvesini yiyen de tanıyorum hatta. Zaten bunu kafein çamuru olarak tüketince, kahvenin varlığı için depresyon işkencesi, tek gecelik ilişki içeceği, ya da kız istemek (çok gecelik ilişki içeceği) dışında anlam bulmak zor. Amerikan filmi klişesi ile bizim geleneğin ortak noktası olabilen bir içecek bu, öyle cins. Eskiden millet pul koleksiyonu diye servet harcarken, şimdi iş sadece kettle ile nescafe’ye bakıyor. (Yakında bunun hapını da yaparlar! Gerçi yaptılar ama kimse gazoz içmiyor artık; hep kahve, hep kahve…) İşin kötüsü; sevdiğin kişiyle birlikte olduğun değil, birlikte olduğunu sevmeye çalıştığın bir ilişki modelinin simgesi oldu bu (Issız Adam’da mutfakta kahvesiyle somurtan Ada modeli.)
Hazır kahveyi kötülemeye başlamışken, işyerinde başıma açtığı dertleri de unutmamam gerek. Depresyonda olmanıza gerek kalmadan, hangi tuşuna basarsanız basın çamur kahve veren bir makinamız var şirkette. Ruh halim sebebiyle kendisine hepten bağımlı olunca, masada bir bardak birikimi kaçınılmaz oluyor. Sürekli dırdır eden ve kendi işini kendinden başka herkesin yapmasını bekleyen temizlikçi bunu görünce, kafamda canlanan bavyera aksanıyla beraber çöpe atmak istediğim bir notu masama yapıştırıvermiş. Beş yaşındaki çocuk "pis" dese ağlayabilecek dönemdeyken, "al kahveni popona sok" temalı ve sonundaki lütfenden sonra sekiz ünlemle süslenmiş bir kağıt parçası fırtınalar koparabiliyor, içten içten.

“Özgür irade” dendiğinde, ne geliyor aklınıza? “Özgürlük” kelimesini bizim kadar esnetebilen var mıdır? Haklılığını sorgulamak, benim haddim değil ama, politikacılar, “başörtüsü özgürlüğü” uğruna açıklama üstüne açıklama yapıp, ana haber bültenlerini işgal etmiyorlar mı? Ben mi yanlış anlıyorum? Bu kadar özgürlük düşkünü olduklarına göre, söz konusu “ifade özgürlüğü” olunca, neden suskun kalıyorlar? Özgürlüğü bir bez parçasını taşıyabilmenin gururu olarak görüyor olamazlar; peki ya, neden susuyorlar? Türkiye’de temsilcisi yok diye, internet siteleri kapatılıyor; farkında mısınız? Eriştiğimiz bütün internet sitelerinin, Türkiye’de birer temsilcisi olmasını zorunlu kılan bir “internet yasamız” var! Bizim için neyin zararlı olduğuna da karar veriyorlar ayrıca. Teşekkür ederiz. Eğer siz kapatmasaydınız, YouTube’daki saçma görüntüler yüzünden “Türk aile yapımız” zarar görecekti. Biz, genel izleyiciler, sizin denetiminiz olmasaydı, ayvayı yemiştik hakkaten! “Türk aile yapısını” kimin belirlediği meçhul ama her ne ise, çabucak bozulduğu kesin. “Kime göre, neye göre” sorusunu sormak istiyorum ama bana verilecek “yanıtın”, beni faşist olmakla suçlamaktan öteye geçemeyecek, anlamsız cümleler silsilesi olmasından korkuyorum. Kendilerini ne sanıyorlar? Elinde gücü olan herkes sansüre neden bu kadar merak sarıyor? Yakında, yazdığım herhangi bir cümleyi beğenmediklerinde, gerçekten kimse beni oku(ya)mayacak galiba.