Bir gün boyunca, kendini hırpalamak için yıpranmış ilişkileri telafi turlarından tutun, kışlık kıyafet alışverişi yapmaya ve sonunda ders çalışmaya kadar sayısız yorucu işe bulaşmışken; gece yarısı, bir ekonomik safsata paragrafının ortasında, tamamen psikolojik sebeplerle karnı acıktı. Kahramanımız, bütün öğünleri saatinde ve fazladan yarım porsiyonlarıyla beraber tüketmiş olduğunun bilinciyle kendini tutmak yerine, o anda canının istediğini yapmayı seçti. Kendisi bir ruh hastası olduğundan, buna benzer seçimler olağan hale gelmişti. Uykusuzdu ve eve de yetişmesi gerekiyordu ama psikolojik açlığı yanında bunlar teferruattı. İnternet üzerinden sipariş vermekte karar kıldıktan sonra garip bir web sitesinin menüleriyle boğuşurken, ertesi günden çaldığı saatlerde, elde vardı bir. Otuz lirayı tutturunca bedavaya gelen DVD, ancak bu kadar önem kazanabilirdi. Bir saatlik bekleyişin ardından gelen pizzaya saldırınca, acı gerçeği farketti: Uykusuzdu, eve geç kalmıştı, verimli ders çalışamamıştı ve en önemlisi, karnı aç değildi. Pizzanın bir yarısını zoraki de olsa mideye indirdikten ve yanlış DVD’yi getirdiği için pizzacıya küfür ettikten sonra eve gidip, İnternet’ten “uyku verimi” üzerine olan yazıları araştırdı. Uykuya ayrılan az ve dolayısıyla değerli zamanını, geriye kalanı verimli kullanmak için araştırma yapmaya harcayarak, büyük bir risk almıştı. Asgari uyku ihtiyacını isterse iki saat düşürebileceğini okumasıyla dayanılmaz bir hafifliğe kapılıp, kendini yatağa bıraktı. Kazandığı iki saati düşünerek yatakta heyecanla dönerken; yeni günün ortasına, dokuz saatten az kalmıştı. Click to continue »
bunluk
...kategoriye göre gösteriliyor
Termosifonda Sıcak Su Yokken
06 Ocak 2008Kime Diyorum
21 Aralık 2007-nasıldı bugün?
-ne olacak, bütün gün sınava çalıştım
-peki ya bir işe yaradı mı?
-bu, işe yaramaktan ne anladığına bağlı
-dersi verebileceksen, işe yaramış demektir
-üzgünüm… bu, benim için bir ölçüt değil
-peki ya nedir senin ölçütün?
-çalıştıklarımın bana kattıkları gibi sıradan bir yanıt vermeyeceğim asla…
-eh, ben de bunu beklemiyordum açıkçası
-ne bekliyordun?
-beni bırakalım, sen de ölçütünü açıkla bakalım
-tamam… işe yarayan bir çalışma, seni hayattaki hedeflerine biraz olsun yaklaştırandır. Bu açıdan bakarsak, gayet verimli çalıştığım söylenebilir Click to continue »
Bazı Kimseler, Her Kimseler…
17 Kasım 2007Zaman zaman insanlar sinirlenir ve o sinirle ne yaptıklarını bilemezler. Benim içinse bu durum biraz farklı gelişiyor; yaptıklarımı kontrol edebilsem de, yazdıklarım hep istisna kalıyor. Tabii bu, çizdiklerime de yansıyor. Soldaki karalamanın ve üstüne tıklandığında gelen devamının, kendimi değil de, etrafımda olan biteni (çarpıtıp kurgu katarak) ifade etmesi böyle açıklanabilir ancak. Beni tanımayan biri o karalamayı gördüğünde bunalıma girdiğimi düşünebilirdi veya böyle zamanlardan birinde not defterine saçtığım siniri herkesle paylaştığımda, aslında ne kadar kaçınılması gereken (!) birisi olduğumu keşfettiğini sanabilirdi. Yine de tutamayacağım kendimi:
“Hayatının sadece bir gününde bile ne hâyâl kırıklıkları yaşarsın. Belki de hepsini haykırıp, bir anda içinden atmak istersin ama yan yana dizemezsin. Kendini doğru ifade etmenin sadece doğru kelimeleri seçmek değil, onları söyleyecek cesaretinin olmasını da gerektirdiğini bir gün anlayacaksın nasılsa. Yapmacıklık öyle bir çarpacak ki yüzüne, belki de insan ilişkilerinden tiksineceksin ve haykırma isteğini iliklerinde hissedeceksin. Laf olsun diye ağzından çıkıverenleri gerçek olabilme ihtimâllerine bakmadan ciddiye alan özgüven yoksunları, en çok ihtiyacın olduğu anda kaçacak yer arayan tarla fareleri, sırf olup bitenlere anlam verememen için yaratılan ironik kurgu, zekâ pırıltısından yoksun yalanlarına aldanmış gibi yapmak zorunda kaldığın kırılgan ama gururlu serçe kuşları, söylediğin yalanlara inanmışçasına gülümseyebilen binbir suratlar, gerçeklerden kaçarken rüyalarda yaşamaya başlayan sanal kahramanlar, senin etrafında dönmeyi başardığı kısa zamanın tadına varmayı bir türlü beceremese de mutlu gözüken geoid…
Napoleon’un da dediği gibi, düşmanların hata yaparken, onları rahat bırakmalısın; peki ya dostların? Dostun olduğunu sandıkların ve hatta sevmeye çalışıp, onlarca da sevildiğine ikna oldukların? Yaptıkları bütün yanlışları birer birer yüzlerine vurabilirdin ama yapmadın. Onlar etrafındakileri aptal yerine koymanın verdiği özgüvenin tadını çıkarırken, bu içi boş getiri adına farkında olmadan kendileri aptal konumuna düştüler ama sen, sana yaptıklarından ve hatta seni hafife almalarından dolayı yüzünde oluşan hafif kırgınlığa bile bir bahane uydurmak için bin dereden su getirdin. Yoksa, onlara doğruyu göstermek yerine, aynı hatayı tekrar etmekle mi yetindin? Sonsuz döngü diye buna derim ben. İnsanlar, neden ne kadar zeki olduklarının altını çizmekten çekinirler sanarsınız? Mütevazı olduklarından değil, emin olun. Etraflarında olup bitenlerden habersiz gözükerek, onları aptal yerine koymaya çalışanları aldattıklarını sandıkları ve bu oyunu bozmak istemedikleri için. Ben de oyunun içinde yer alarak hata yaptım ve ne yazık ki yaptığımın da farkındaydım; belki de herkes farkında. Aslında, beni tanıyanların önemli bir kısmının bunları okurken tedirgin olacak olmasının gerekçesi de, bu oyunun kusursuz işleyişinden başka bir şey değil. Peki, ne oldu da ben oyunbozanlığa başladım? Bir serçe, acemi şansının yardımıyla beni yendi ve ben, bunu kendime yediremiyorum (…)”.
Benim gibi her şeyi boşveren birinin düşünceleri gibi gözükmüyor olsalar da, zaman zaman ikinci bir kişiliğin yönetimi ele geçirdiği aşikâr. Bütün olaylara bakış açımın da bir öncesi ve sonrasının hep olması bu yüzden herhâlde. Gerçi son zamanlarda olmuyor hiç. Herhangi bir arayış içerisinde olmamam (mutlu haberleri böyle köşerlerde vermek de bana göre zaten) veya daha kolay mutlu olabilmeye başlamam da etkili olabilir bunda. Bilmiyorum.
Üç Yüz Altmış Bir Numaralı Ruh Hâli
17 Kasım 2007İnsanların neden canı sıkılır? Günlük salgılamamız gereken asgari bir adrenalin miktarı ya da konuşmamız gereken belli bir süre mi vardır? Edinilebilecek uğraşlar neredeyse sınırsızken, ders çalışmak mümkün müdür? Ders çalışmak neden bu kadar zordur? Yarın ekonometri sınavı var ve şu an ızgarada yatan tedirgin bir sazan gibiyim. Sabahtan beri, yapmam gerekmeyen ve hatta yapmamam gereken sayısız işe zaman yatırıp, yarın kopacak kıyametin alametlerini her dakika daha iyi kavrarken, hocalar ve asistanlar sanki roka, peynir ve rakıları hazırlıyorlar. Ben bu kadar sapık kâbuslar görürken, üstüne bir de gökyüzünün yeryüzümü ışıkla buluşturmamaktaki kararlığı ekleniyor; odamın garip manzarası sebebiyle, kalın perdesi üzerinden hiç eksik olmayan penceremin durumu bana her zamankinden daha fazla acı veriyor şimdi. Çalışırsam başarabileceğime olan inancımın tek olumsuz yanı, yani bu gidişle çalışamayacağımın bilinciyle birleştiğinde yarattığı bunalım, daha da hissedilir oldu. Ders çalışmak için birisinin katalizörlüğü üstlenmesi lazım. Telefonum çaldı az önce ve başka bir şey dilemediğime üzüldüm. Neyse ki sonunda ders çalışabileceğim, sanırım. Gerçi toplu yapılan her iş ve eylemi, eğlence olarak tanımlayan hastalardansanız derdimi size anlatamam. Neyse.
Yaz Akşamı Parodisi
09 Eylül 2007En iyi oynadığın oyunu, hatta kendini bile kaybetmişsin ve aramaya nereden başlayacağını bilmiyorsun. Benim için boş bir sokak düşleyin; bir futbol topu, onunla oynayan çocuklar, topun kırabileceği bir pencere, evden çocukların üstüne terlik fırlatacak sinirli bir ihtiyar, yan komşu, onun kızı, apartmanlar, çöp tenekeleri veya sokak kedileri bile olmasın, ama yine de sokak olsun orası. Şimdi bunu bir insana uyarlayın; gerisini ben getiremeyeceğim.
İpi kopunca elinde kalakalmış bir tasma sapı gibi taşıdığın, beyninden sarkan yarım kalmış duygular birer ipucu mudur acaba? Araştırmaya değer bulup da kurcalayınca birini, bulunduğum yer bana acı vermekten öteye gidemedi. Anladım ki, basit bir duygusal kaşıntı değildi bu. Loş köşe başlarında, yüksek bahşiş hedefine ulaşmak için her an atılmaya hazır garsonların bekleştiği ama dandik otuz yedi ekran televizyondan seyredilen maçlarda konuk takıma avaz avaz küfredilebildiği, en az benim kadar kimliği kayıp ve garip bir mekândaydım. Yarım kalmış duygularımdan oraya giderken seçtiğimin temelindeki anım canlanıverdi aklımda:O gidecekti ve bir daha göremeyecektik birbirimizi ama ben o köşebaşlarından birine kurulmuş maç seyretmeyi yeğliyordum. O sırada gözlerime bakan, düşünceli olduğumu söylerdi. Aslında ne düşünebiliyor, ne de maçı seyredebiliyordum. Skoru sorsan düşünür, ne düşündüğümü sorsan geçiştirmek uğruna belki de skoru söyleyiverirdim.
Belki de bu, beynimin bir kısmının tekrar çalışmak için bir uyarıcıya muhtaç kaldığı, kurtulması kolay bir bunalımdı. Elimin ufak bir hareketiyle yanımda biten garsondan yine de sadece soğuk su istedim. Soğuk suyun mideme akmasıyla beynime süzülen yaşama hissinin beni canlandırıverdiği zamanda boş kalan gözlerim, asi bir tavırla etrafı süzdü durdu. Böyle denemelerle, yarım kalmış herhangi bir şeyi tamamlayamayacaktım; hayır.


