deneme

...kategoriye göre gösteriliyor

 

Yalancı Dolmakalem

Perşembe, 25 Aralık 2008

Türkçe’de veya herhangi başka bir dilde, ifade edilemeyecek duygu yoktur! Çok iddialı gibi duran, ama dil ile bilimsel olarak ilgilenmiş birinin rahatlıkla onaylayabileceğine inandığım iddiam bu benim.  Zülfü Livaneli’nin “Son Ada” romanının başında, söz konusu adanın kelimelerle anlatılamayacak kadar iyi olduğunu söyleyerek kestirip atmasına da sinirlenirim, “söyleyecek söz bulamıyorum” diyen sıradan vatandaşa da… Birini hemen oracıkta boğazlayıp işini bitirmeyi istemekle, kafasına sert bir cisimle sadece bayıltacak şiddette vurmayı istemek arasında garip bir yerde bile olsanız, onu yok etmek istediğinizi söyler veya pörtletmek diye yeni bir kelime üretirsiniz.  Hoşlandığınız kızın güzelliğinin tarifi mi yok? Mükemmel deyin ya da görülmemiş olduğunu söyleyin, güzelliğinin. Tabi bu sözcüklerin yetersiz kalması durumunun kendisinin de bir ifade biçimi olduğunu biliyorum, ama ben zaten bu ifadenin temelinde yatan düşüncelere karşıyım; anlatım yerleşmiş nasılsa. Nitekim çaylığa “çaylıklık”* dememizden, bitik-betik dönüşümüne kadar pek çok derdimiz olurdu, yerleşmiş hatalara da kafayı taktığımız zaman.

Ellerini Başının Üstüne Koy

Perşembe, 27 Kasım 2008

Belediye seçimleri yaklaşıyor. Ülkemde bu sebeple olan bitenden acı duyduğum için, uzaklaşan seçim tarihleri istiyorum artık. Her geçen gün daha mantıklı işler yapmaları fena olmazdı. Koca koca tırlara kömürleri yükleyip, bizim istemediğimiz belediye başkanlarının reklamını, bizim paramızla yapmazlardı en basitinden. Seçim yardımı kısır döngüsünün ötesinde, başımızdakiler olan biteni bir polyanna filtresinden geçirmeden de kabullenebilip, halka sahte rahatlık sunmazlardı. Dini inanış gereği kafasına muz kabuğu bağlayanlar olabileceği gibi, bir parça tekstil koyanların da ayrımcılık görmeme hakkı olması bir yana; siyaset yapanların sözlerinde, “başı kapalı olan uzaya bile gider ki, süperler ki…” cümleleri bu kadar sahte durmazdı. Biri kendi süper “internet yasası”nın sonuçlarını unutup, “yuutuba bakın ya orada var” demez, taraflı medya kötüleme yarışına girmez, esnafımız sanal bir parayı kredi diye çekmez… Süper olurdu bence; kısacası.

Dün, Benim Doğumgünümdü

Perşembe, 9 Ekim 2008

O alıştığımız “bugün benim doğumgünüm ve her şey kötüye gidiyor, hayat da çok zor” yazılarından baygınlık geldiği için, yaratıcılığımın sınırlarını da zorlayarak, bu yazıyı ertesi güne erteledim. Aslına bakarsanız, dün yazmaya zamanım yoktu ve hatta uzun zamandır klavyenin üzerini toz tutmuştu, kısacası, yaratıcılığımı bahane üretmeye kullanıyorum şu anda. Bu kadar boş lafla zaman kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Doğumgününün ardından yirmi dört saat bile geçmemiş birine karşı bu ilgisizlik, çok üzücü. Hem, bir yazının içeriğini neden kafanıza takasınız ki? Kafanıza taktığınız tek yazı, sizi doğduğunuz andan beri yalnız bırakmayan alın yazınız olsun. Onu da kafanıza göre değiştirin, derim. Bu anlamsız cümleleri, sondaki karizmatik mesaj uğruna kurduğumu tahmin ettiyseniz, toplumda en azından yüzde seksenlik zeka dilimine girdiğinizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında sonuca, yani ortaya çıkan saçma yazıya bakmamak lazım, insanın ne amaçladığı daha önemli bence. Hep derler ya, trafik kazaları o, bu, şu ve beriki sebeplerden meydana gelen ölümlerden daha fazla can aldı diye; galericilerin topunu hapse atmalıydık, sonuca bakma felsefesine göre.

Yok Olmalısınız Bence

Cuma, 12 Eylül 2008

Hayatta bazı gerçekleri daha net görebildiğim yaşlara geldiğimden (?) yeni mi farkediyorum, yoksa bana yansıyan gibi, insanlar her geçen gün daha da fırsatçı ve kötü mü oluyorlar? Ortada köprü olmadığı sürece dayıya dahi ayı diyenler, zeytin dalından bozma oklarla güvercin avına çıkanlar, iyiliği denize atmak yerine prim yapmak için bir göklere yazmadığı kalanlar ve türevleri; diğerlerinin haklarına, denizden çekilip de çocuklara oynasın diye verilen kaya balıklarının yaşam hakkına verdiği kadar değer veren şu insancıklar, aniden hortlayan bir tür olmalı. Kolay para, kolay şöhret ve hatta kolay (rahatsız olanları hiçe sayan) eğlence bağımlısı olmuşuz. Mutlu olmayı, diğerlerinden daha üstün olmakla bağdaştırdığımız için, herkesin yaptığımıza imrendiği etkinliklerin bağımlısı olmuşuz; bizi gerçek anlamda mutlu etmeseler bile. Niye ki? Salak mıyız biz? (unutmayın: uzun vadede hepimiz ölüyüz)

Öğrenmemek Ayıp Değil Mi Artık?

Salı, 9 Eylül 2008

Son zamanlarda, teknolojinin iyice hayatımıza girmesiyle, her türlü değişime doğası gereği direnen toplum biraz zorlandı. O veya bu şekilde, artık, sıradan bir insan internetten bankacılık, bürokrasi, alışveriş ve diğer pek çok işini halledebiliyor. Değişim süreci içinde haşır neşir olmanın zorunlu kılındığı zamanlarda nefret duyulan bilgisayarlar, gitgide daha da tercih edilir hale geldiler ve artık bazı işlerin sadece bilgisayarlar ve bağlandıkları akıl almaz büyüklükteki ağ -internet- olmadan yapılamaması pek yadırganmıyor. Dünyanın gelişmiş kesiminin geçişinden 10 sene sonra gerçekleşmiş olsa da, bu yapılanmanın yarattığı kolaylıkları keşfedenlerin, her alanda bunlardan yararlanmak istemesi sayesinde çabucak diğerlerine yetişeceğimizden eminim.

Bu kadar iyimser havanın ardından, bu yazıyı yazmama neden olan bazı saçma tavırlara değinmek istiyorum. Bilgisayar kullanmak, doksanlı yıllarda bir asosyallik ve hatta sosyofobiklik gösterge sayılıyordu. Aslında bu çok da temelsiz bir görüş değildi nitekim, bir sorun çıktığında başvurulacak kaynakların azlığı, programların henüz evrimlerinin başında olmalarından kaynaklanan karmaşık yapı, sık görülen mavi ekranlar ve can sıkıcı donanım arızaları; bütün kullanıcıları birer uzman olmaya itiyor ve bu da sosyal hayattan ciddi fedakarlıklar gerektiriyordu. Kimisi gerçekten bilgisayarlara ilgi duymazken, bu belirttiğim varsayımlardan dolayı ondan uzak duranların sayısı da az değildi. Devam etmek için tıklayın »

Nasıl Oldu Da Mesele Etmedik Biz?

Perşembe, 7 Ağustos 2008

Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta.

Devam etmek için tıklayın »

Neden Sizce?

Çarşamba, 9 Nisan 2008

Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. Devam etmek için tıklayın »

Bir Obsesifin Hatır Sorgusu

Cumartesi, 8 Mart 2008

Günler sana yazacaklarımı planlayarak geçtiğinden, atacağım ilk elektronik posta biraz gecikti; kusura bakma. Yetmiş beşinci sınıf Amerikan (şimdi orada olduğundan, belki de örneğim daha zekice gözükür sana) filmlerinde yapılan “iğrenç bahane” esprisiyle girdiğim için özür dilerim ama aklım sen oraya gitmeden önceki gün başıma gelip, sonra senin peşinden gidip, takip eden üç haftanın sonunda ancak geri gelince, bahane bulmak zorlaşıyor açıkçası. Bu konuyla ilgili söyleyeceğim her şey, zaten lafın gelişinden dolayı bir bahane niteliği kazanacağından, karman çorman olan lafı da daha dolandırmadan, konumuza dönelim istersen? İstersem! Senin isteklerini binlerce kilometre öteden tahmin edebildiğimi düşünecek kadar da delirmedim. Gel gör ki, lafı da gidişine bırakıverebiliyorum, işte böyle. Gerçi görmek için gelmene de gerek yok, nasılsa bu bir elektronik posta; en azından, öyle olma yolunda.

Her ne kadar yüzsüz bir insan olsam da bu kadar uzun bir süre tek kelime konuşmadığım için kendimi suçlu hissediyorum ve senden özür diliyorum. Şaka bir yana, sırf gecenin bu saatinde canım sıkıldığı için, biraz da parmaklarıma egzersiz olsun diye, sana bu postayı gönderiyorum; sakın şımarma. Şımarma ama, seni şımartmak istemediğimi de sanma. Devam etmek için tıklayın »

Son Sayfa

Cuma, 15 Şubat 2008
Kimsenin okumayacağını bile bile yazılmış bir romanın kahramanıydı o. Bir kitap dolusu yazılmış zırvanın arasında kayboluyor ve her bölümün sonunda da yığılıyordu bir köşeye. Kanlar içindeyken bile kimse el uzatmadı. Herkes nefret ediyordu ondan. Kitabın yazarına küfür etti ama bir şey değişmeyecekti. Onu hayatta tutan tek şey, o kitaptaki kahraman olduğunun bilinciydi.
Ne biçim kahramanlıktı bu? Hep, iyi karakterlerden yiyordu tekmeyi. İyiler, kahramana kötülük yapabilir miydi? Sonradan mı düzeleceklerdi? Biraz duraksadı ve allak bullak olmuş kafasını daha da fazla bunlara yormamaya ve her şeyi akışına bırakmaya karar verdi; sanki başka bir şansı varmış gibi. Yan karakterler, ondan daha fazla ilgi çekti. Hep arkada kalıyor ve ne zaman odak noktası olsa, tekmeyi yiyip, bir parçasını daha kaybediyordu aklının. Sayfa aralarından ara sıra kendini gösteren ışığı yakaladıkça gözleri kamaşıyor ve hayallere dalıyordu. Yaratılmış kocaman dünyanın içinde sayısız olay dönüyor, sayfalar ilerliyor, o ise bir köşede kıvrılmış hayal kuruyordu sadece. Kahramanın köşede bırakılıp, hiçbir şeye bulaşmadığı bir denemenin mi kurbanıydı?

Kitapta biraz daha ilerleyince, işler daha da kötüleşti. Bir bölümün sonunda ağır yaralanıp, her zamanki gibi bir köşeye yığılmıştı. Ölümün soğukluğunu yavaş yavaş hissederken, bu bölümün çabucak sonlanmasını ve her romanda olduğu gibi, bir sonraki bölüme tamamen iyileşmiş bir kahraman olarak başlamayı arzu ediyordu. Etrafında bir kalabalık bile toplanmadı. Yazar, kahramanımızın birkaç sayfa sonra turp gibi tekrar sahneye çıkacak olmasını nasıl açıklayacaktı acaba? İçinde yaşadığı halde çözemediği kurguyu, hangi okur severek takip edebilirdi ki? Bu, yazarın derdiydi. Etrafta olup bitenlere iyice kulak kesildi. Bir alt paragrafta kavga çıkacaktı, anladığı üzere. Sinirler gerilip, yan karakterler kozlarını paylaştıkça, sıranın ne zaman ona geleceğini düşünmeye başladı. Belki de diğerleri, onu kötü adamların elinden kurtarmanın savaşını veriyordu? Belki…
Sonraki bölümde, intihar etmiş bir evsizin cesedini inceleyen polisler vardı. İki bileğini de kesmişti zavallıcık. Elinde küçük bir defter buldular. Kana bulanmış yaprakların üzeri, anlaşılması zor bir el yazısıyla kaplıydı. Kimsenin onu okumadığından dert yanmıştı, sayfalar boyunca. Yazı olmayan boş alanlar, kan ile kırmızıya boyanmıştı. Birkaç saat önce önünde kavga eden travestilerden biri, ters ters baktığı bahanesiyle bir tekme savurmasa, öldüğünü bile fark etmeyeceklerdi.

Pizza Sarayı

Pazartesi, 4 Şubat 2008

“Beni kovalayan bayat yaşanmışlıklar” ya da “ne kadar yuvarlansa da kapağını bulamayacak bir tencere” değil; bu sefer farklı, anlatmak istediklerim. Anlatmaya çalışırken, en uzun yolu seçip, nadir duraklarında silkeleyeceğim okuyanları. Okumaktan sıkılmanın bir sonucu da değil, yazının kısıtlı alanında rahat edemeyip, yer değiştirme ihtiyacı uzaklaştıracaktır sizi. Baskı altında, herhangi bir şey hissetmek kötüdür. Baskı altındayken, baskı altında hissetmekse daha da kötü. Patates baskısına kurban gitmiş bir sebzenin boyaya batırılmış bir yüzü gibi çirkin ve ezik bırakır insanı. Tanımımı okuyan, onu, bir seri katilin, cinayetlerine bulduğu kılıf olarak bile algılayabilir ama benim tek amacım, saçma kelime oyunlarım. Yeryüzündeki baskıdan sıkılıp, gökyüzüne kaçtım; ancak yere düşünce başlarım, düşünerek hareket etmeye.

Devam etmek için tıklayın »