deneme

...kategoriye göre gösteriliyor

 

Doğal Gaz

Pazartesi, 7 Aralık 2009

1516321778_8f1ba4e277Greenpeace’in “nükleer” adlı kampanyasını duymayan kalmamıştır herhalde. Kısaca; Türkiye’de nükleer santral yapılmasına karşı çıkan ve ancak karanlıkta yaşamamız veya enerjiyi ithal etmemiz çözümlerini sunabilen (bknz. TAGDEM, Enerji Devrimi Taslağı, sayfa 12) bir kampanya. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan yeşilcileri (daha doğrusu, sermayesiz olanlarını) kandırıp, sonunu bilmedikleri eylemleri yapmaya yönelten bir kurumun, komik ama gerçek bir kampanyası. Ben komplo teorilerini sevmem, hatta seveni de sevmem ama görülmesi gereken bir gerçek var ki, tıpkı bu garip memlekette (bkz. Almanya) her sene herkesin alınterinin yüzde sekizine el koyan ve karşılığında yüksek tavanlı düğün vaat eden kilise gibi, Greenpeace de bir tür şirkettir ve işin garibi, gayet de kar amaçlıdır. Üstelik, yıllık karları senelik bir milyon altı yüz doksan bin euro’dan (tam olarak 1,688,888€), bir milyon beş yüz bin’e (1,497,688€) düşünce de eli ayağı tutuşmuş bir şirkettir. Yaptığı sadece “politik karar mekanizmasını etkilemeye çalışmak” olan bu kurumun, “hayır kurumu” adı altında faaliyet göstermesine karşı yazılmış çok güzel bir argümanı da Thomas Deichmann buradaki yazısında şöyle dile getirmiştir:

Hayır kurumunun bir faaliyetini tanımlamak için, mesela çevresel korumanın gereksinimlerini “halk üzerindeki politik etkide” aramayı değil, doğrudan bazı sonuçları hedefleyen çözümler sunmayı gösterebiliriz. (Orjinali İngilizce’dir.)

greenpeace nuclear kampanyası resmi Greenpeace, önceki senede sadece Almanya’daki reklam giderlerini yirmi yedi milyon euro olarak bütçelendirmiştir. Doğrudan doğruya meclisin üyelerini etkilemeye yönelik kampanyaları olduğu da bilinmektedir. Demokratik sistem, eğer ille de bir bilinçlendirme kampanyası yapılacaksa, bunun hedefinin halk olmasını gerektirmez mi? Öyleyse, halkın karşısına sırf “çılgın” gösterileriyle çıkan bu kurumun yanlış yaptığı bir şey yok mudur sizce de? Aktivizminin artmasına rağmen popülerliği her sene azalan Greenpeace, insanların dünya için iyi bir şey yapma gazını, yurtdışının doğal gazdan elde ettiği karı arttırmak için kullanıyor gibi. Üzgünüm, buradan öyle gözüküyor.

Üstelik, siyasete bilimsel, halka şovenist yaklaşımın bayalığı da fark edilmiş olacak ki, enerji bakanının ziyaretiyle ilgili, Greenpeace’in sitesine yazılan yazının altına yapılan yorumlar arasında agresif ve kurumu düşman gibi gören yorumlar çoğunlukta. Ben daha ne diyeyim? Dünyada halihazırda işleyen dört yüz otuz dokuz nükleer santrali kapatsınlar, tekrar konuşalım. Ne dersiniz?

Okur Okur Ama Asla Yazar Değil

Cumartesi, 26 Eylül 2009

Ağzımızdan “hığee huğee agu” dışında ses çıkmadığı zamanlar, başımıza geleceklerden habersiz, büyümeye bakarız. Hayatın bir evresi gelir ki, okumak denilen eylemle tanışırız. Birinci anlamı da, ikinci anlamı da yeterince sıkıcıdır ve haliyle okumaktan nefret ederiz. Zorla okutuluruz. Yolun kenarındaki tabelaları okuyabildiğimizde, sevinç çığlıkları atılır yakınlarımızca. Okunup üflenerek sınavlara yollanırız; bunun tepkisi olarak fışkırdığımız sokaklardan toplanır; eve kapanıp çıkarır, çarpar, böler ve dört işlemi tamamlarız. Yazılılardan yazılılara yazar; üçüncü satırda oflar ve puflarız. Periyodik yazı yazmaktan kurtulduğumuz -adı ironik- yaz aylarında bile rahat kalmayız. Birileri zorla kitap okutunca, aniden örnek bir ana, örnek bir baba, her şey olmuştur artık hayatımızda. Okuduğumuzu anlamamızdır, pek çok dersin temeli. Bizse bir yaştan sonra bildiğimizi okuruz. Herkes bize bildiğini okutmuştur ve okuduğumuzu değil, bildiğimizi okumayı öğrenmişizdir. İşin sırrı, Reşat Nuri Güntekin’den başlayıp da Halide Edip Adıvar, Rıfat Ilgaz, Yahya Kemal Beyatlı, Necati Cumalı derken kaybolmaktır. Kaybolduğunu da anlamamaktır. Hayatımız okumak eyleminin yapılıp yapılmamasıyla şekil alır. Üniversite başlar, ilk soru gelir:

-Kaçınız gazete okuyor? Devam etmek için tıklayın »

İşçi Bayrağı

Cumartesi, 2 Mayıs 2009

Bir işçi bayramı daha geride kaldı. Akıllarda kalansa hep aynı. Her sene yanlış yere düşen o “bir gaz bombası”, bu sene cuma namazındaydı. Bu garip bayramı “halk işsiz kalmasın, çalışmaya özensin” diye kutluyorsak, mucidini de gözaltına almalılardı. Tıpkı, halkı savaştan soğutanlara yaptıkları gibi. İşçiler makul sayıyı makul ölçüde aşıp da yürüdüler Taksim’e doğru. Makul olmayan üç-beş yüz kişiyi, yirmi bin kişilik makul polis gücü yollayıverdi geri. Bir ileri, bir geri giderek yürüdüler Osmanbey’de. Taksim’e geldiklerinde,  “o otel” de nasibini aldı. Araya da birileri karışmış; bir baktık kepenk tekmeliyorlar. Herhalde, dedim, bunlar işsiz ve kıskanıyorlar? Biri “bunlar terörist” dedi; “buranın karışması için teröriste gerek yok” dedi beriki. Ben de evde oturup patlıcan dolması yedim. Bugün sanki işçi bayramı sayesinde işsiz gibiydim! Bir avuntu! Bayraklarını meydandaki anıta asarlarken, “ya kayıp düşseniz, kafanız kırılır” dedim içimden.

Küçük Pencere

Pazartesi, 23 Mart 2009

Cama yasladığı ellerinin etrafında oluşan buğuyu çok seviyordu. Hemen aşağıdaki çirkin otoparkın görülmez olmasını sağlamakla kalmıyordu buğu. Esas güzelliği, üzerine parmaklarıyla çizdiği herşeyi bir dahaki sefere hatırlamasıydı; tabii cam silinmediği sürece. Ne yazık ki çerçevenin altı aylık beyaz badanası bez darbeleriyle yer yer dökülmüştü bile. Ufuk çizgisinin biraz aşağısında, deniz olduğunu hayal ettiği mavi bir bulutun üzerinde dansediyordu gözbebekleri. Sahilde sapsarı kumlar, kumların üzerinde kırmızı plaj havluları vardı. On senedir o masanın üzerindeymiş gibi duran “yeni” bilgisayarını çok sevmişti. Babası bilgisayarına internet de bağlatınca, penceresinden gözükenleri daha iyi anlar olmuştu. Manzarasına denizi getiren, bir gel-git olmalıydı. O bölgede olduğunu bildiği teyzesinin evini de sular altında bırakarak gelmiş, ama gitmeyi unutmuştu. Otoparka gelip de aylardır gitmeyen, kırmızı, 1958 model Cadillac Deville gibi. Araba o kadar muhteşem gözüküyordu ki, ilk gördüğü anda onu bilgisayarına duvarkağıdı yapmaya karar vermişti. Benzini içiyor, şanzımanı da sürekli sorun çıkarıyordu ama muhteşem bir haftasonu arabası olabilirdi! Sahibi onu bu sorunlar yüzünden mi terketmişti acaba? Yoksa, engellilere ayrılmış alana park ettiği için sahibinin bacaklarını kırmış olabilirler miydi ki? Son zamanlarda sokaklarında kavga eksik olmuyordu zaten. Kavgalıların sesi yeri göğü inletiyor, kendi resimleriyle süsledikleri koca otobüsleri daracık sokaklara sürerek, neden haklı olduklarını herkese duyuruyorlardı. Arabanın sahibine zarar vermemiş olmalarını dileyerek, kendini yatağına bırakıp düşüncelere daldı. Devam etmek için tıklayın »

Darwin Ödülleri

Perşembe, 12 Mart 2009

Darwin Awards diye bir sitenin varlığını bilmeseniz bile, en azından, orada yayınlanan pek çok hikayenin sanki arka sokakta yaşanmış gibi dilden dile dolandığına şahit olmuşsunuzdur. Salaklıkları “Düşünmeden yaptıkları safça(!) hareketler” sonucu ölerek evrim teorisini destekleyen (desteklemiş bulunan) bazı insanların hikayelerinin anlatıldığı site, uzun zamandır yayında. Haliyle de gayet geniş bir hikaye arşivi var. Bunların arasında Türkiye’den tek örnek olmamasını bizim ülkede evrimin durduğuna kanıt gösteremem belki ama, Darwin’in fotoğrafını bastı diye işinden olan genel yayın yönetmeninin durumu,  bizde evrimin tersine gerçekleştiği şüphesini korumama yetiyor. Kendi kafalarıyla süsledikleri bayrak, afiş, broşür ve benzeri bilimum bol masraflı zırvayla gökyüzünü kapatmayı huy edinenlerden bahsediyoruz. Onlar ki, adı “bilim-teknik” olan derginin kapağındaki yaşlı, hayatını börtü böcek inceleyerek geçirmiş adamın kafasından rahatsız oldular. Kendilerinden yakışıklı mı buldular? Bir tür kompleks? Bilemem… Belki de Darwin haksızdı çünkü eğer evrim doğru olsaydı, kendisini anlayabilecek kapasitede insanların nüfusun kalanına oranı artardı. Şimdiyse bırakın anlamayı, anlamaya çalışanların sayısı bile sürekli azalıyor. Google Uluslararası‘nda İlkel Çorba veya Miller Experiment diye aratınca (ki bu Evrim Teorisi’ni destekleyen deneylerden biridir, hatta önemlilerindendir) ilk sıralarda çıkan Harun Yahya (gerçekten kim olduğunu biliyorsunuzdur) sitelerine şaşkın gözlerle bakabiliyorum sadece. Bu sitelerin genel olarak “güneşi balçıkla sıvamak” için kurulduğunu da tahmin edersiniz herhalde. Bu Harun Yahya mı desem, yoksa diğer takma adlarıyla mı bahsetsem bilemediğim adamın bir kankası da çıkmış, (ki kendisi tüm Türkiye’yi dolandırmasıyla ünlüdür) Vatikan’ın düzenlediği bir tıp konferansında Harun Yahya iddialarını aynen savunmaya kalkmış ve haliyle de salondan kovulmuş. Coştular bunlar herhalde? Vatikan konferansında İslam’ı da yaymaya çalışmamışlar neyse ki. Evrimi kabul etmeseniz de olur ama bizi “yola sokma” azminiz nedendir? Bol miktarda mantık ve saygı öneriyoruz kendilerine.

Gelinim, Sana Söylüyorum; “Hadi Gidelim”!

Perşembe, 22 Ocak 2009

Yalan söylemeye başlamadan önce ne diyeceğini bildiğimiz biri daha geldi; parası birim, halkı gaz, gazı da zorbalıkla alır olmuş bir diğer ülkenin başına. Herhangi bir ülkeye düşman değilim, yoldan geçen adam olarak söylüyorum bunları. Gerçek olmuş bir “Hayvanlar Çiftliği” var karşımızda. Dünya daha bir kafes göründü şimdi, yirmili yaşlarımda. Üniversitede hiçbir şey yapmamış olmamın ezikliğiyle yazdıklarım değil bunlar, onlar çok başka. Sinir oluyorum ben sadece. “Obama başkan oldu, demek ki Amerika’da her şey mümkün”; oldu. Saf mısınız ki? Saf mı sandınız bizi yoksa? Macbook kullanıp, blog yazınca şeffaf olunmuyorsa, beyaz olanı siyah yapınca da ülke kalkınmaz. “Sen yıkıcı eleştiri yapıyorsun, onu seçmeselerdi de Bush’un devamı olan mı gelseydi”, demeyin sakın. Benim eleştirdiğim seçilen değil, verilen tepki. Polyanna kaç çocuk doğurdu bilmiyorum ama bütün bu yaygarayı yapanlarla illa ki akrabalığı vardır, bence. “Adam gibi adam” diye geleni bizim ülkede de gördük. Hepsi aynı: dinci, milliyetçi, radikal, amiral, yumurtacı, siyah, beyaz, naif, delikanlı, trend düşmanı, blog yazarı, kasımpaşalı, muhafazakar düşmanı, ergenekoncu, gecekonduya tapu veren soyguncu, gizli devrimci, devirdik taş bırakmayan bir kinci, vesaire. Issız Ada’m yerine Son Ada’yı aramaya devam edeceğim. Apolitik bir yer istiyorum, dili-dini farketmez.

Türkçe Dediğin, Senin Dediklerindir

Çarşamba, 14 Ocak 2009

Artık her yerde yorum olarak yazmaktan sıkıldığım için, iyice açarak, dil konusundaki düşüncelerimi özetlemek istiyorum. Bakarsınız yorum olarak bu yazıya link verip kısa yoldan birilerine cevap veririm:

  1. Türkçe’nin (veya herhangi bir başka dilin) mükemmel bir hali yoktur. Kimse (TDK da dahil) kendi bildiği kuralların en mükemmel hali olduğunu iddia edemez. Herkes 20′li yaşlarda kullandığı dili, o dilin mükemmel hali zanneder ve sonraki değişimleri yozlaşma olarak görür. Dilin yozlaştığı falan yoktur aslında. “Yanlış” yazılan kelimeler bir tür kolaylıktan ötürü öyle yazıldıysa ve bu kolaylık herkes için geçerliyse öyle yazılmaya devam edilebilir. Bunda ne sakınca var? Anneannenize dilinizin ne kadar yozlaşmış olduğunu sorun lütfen.
  2. Taş çatlasın iki yüz yıldır dilimizde olan noktalama işaretlerinin kullanımının son derece kesin kurallarla belirlenmesine ve bu kuralların ısrarlıca savunulmasına anlam veremiyorum. Ben, noktadan sonra boşluk bırakmazsam, beni anlamayacak mısınız? Virgülleri kafama göre dağıtabilirim! Burada kendimi ifade eden benim. Siz anlamıyorsanız ya okumazsınız, ya da anlamaya ısrarlıysanız, ne anlatmak istediğini anlamadığınızı belirtirsiniz.
  3. Yabancı kelimeler konusunda da hassas olunması, bir noktadan sonra yersiz. Ben “buzlu çay” yerine “ice tea” diyorsam, bu “buzlu çayın” kafamda iğrenç birşeyi çağrıştırmasından dolayıdır. Türkçe’de halihazırda karşılığı olan kelimeler yerine sırf hava olsun diye yabancı kelime kullanımlarına kızmamız normal ama uzun uzun “tamam” demek yerine “ok” demenin bence bizi İngiliz falan yapacağı yoktur. Dilimizde Orta Asya Yazılı Türkçesi’ne dayanan yaklaşık bin kelime varken, kırk beş bin kelimelik (bazıları daha fazla söylese de bence bu iyimser rakam) dilimizde, geri kalan kelimeler nereden geldi sanıyorsunuz? Etimolojik sözlükleri karıştırmanızı tavsiye ederim. Şu an kullanımda olan kelimeleri mükemmel kabul ederseniz, ben de mektep yerine okul (l’ecole) denmesine yozlaşma derim; sonu gelmez.

Kısacası, dil, siz nasıl konuşuyorsanız öyledir. Elma yerine alma diyorsanız, buyrun diyin. Sizi anlayan birileri olduğu süreve “evet”  yerine “ewt” de diyebilirsiniz. Beni hiç dinlemeyip tüm zorlama kurallara da uyabilirsiniz. Arapça kelimeleri nasıl attıysak (deli miyiz, niye attık, onu hiç bilmiyorum), Fransızca, Urartuca, İtalyanca, Venedikçe, Sanskritçe ve diğer dillerdeki kelimeleri de atın, bin kelimeyle konuşun. Dünyadaki bütün dillerin kaynağı birdir. Bu “bir”, bana bir hocamın söylediğine göre bilimsel bir veridir ama inanın ki öyle olmasa bile bir şey değişmez. Kelime üretmenin yedi yolu var ve kullanımın %70 oranıyla alıntı ağırlıklı olması, onu da türetmenin izlemesi size birşeyleri açıklıyor olmalı.

(oh)

Yalancı Dolmakalem

Perşembe, 25 Aralık 2008

Türkçe’de veya herhangi başka bir dilde, ifade edilemeyecek duygu yoktur! Çok iddialı gibi duran, ama dil ile bilimsel olarak ilgilenmiş birinin rahatlıkla onaylayabileceğine inandığım iddiam bu benim.  Zülfü Livaneli’nin “Son Ada” romanının başında, söz konusu adanın kelimelerle anlatılamayacak kadar iyi olduğunu söyleyerek kestirip atmasına da sinirlenirim, “söyleyecek söz bulamıyorum” diyen sıradan vatandaşa da… Birini hemen oracıkta boğazlayıp işini bitirmeyi istemekle, kafasına sert bir cisimle sadece bayıltacak şiddette vurmayı istemek arasında garip bir yerde bile olsanız, onu yok etmek istediğinizi söyler veya pörtletmek diye yeni bir kelime üretirsiniz.  Hoşlandığınız kızın güzelliğinin tarifi mi yok? Mükemmel deyin ya da görülmemiş olduğunu söyleyin, güzelliğinin. Tabi bu sözcüklerin yetersiz kalması durumunun kendisinin de bir ifade biçimi olduğunu biliyorum, ama ben zaten bu ifadenin temelinde yatan düşüncelere karşıyım; anlatım yerleşmiş nasılsa. Nitekim çaylığa “çaylıklık”* dememizden, bitik-betik dönüşümüne kadar pek çok derdimiz olurdu, yerleşmiş hatalara da kafayı taktığımız zaman.

Ellerini Başının Üstüne Koy

Perşembe, 27 Kasım 2008

Belediye seçimleri yaklaşıyor. Ülkemde bu sebeple olan bitenden acı duyduğum için, uzaklaşan seçim tarihleri istiyorum artık. Her geçen gün daha mantıklı işler yapmaları fena olmazdı. Koca koca tırlara kömürleri yükleyip, bizim istemediğimiz belediye başkanlarının reklamını, bizim paramızla yapmazlardı en basitinden. Seçim yardımı kısır döngüsünün ötesinde, başımızdakiler olan biteni bir polyanna filtresinden geçirmeden de kabullenebilip, halka sahte rahatlık sunmazlardı. Dini inanış gereği kafasına muz kabuğu bağlayanlar olabileceği gibi, bir parça tekstil koyanların da ayrımcılık görmeme hakkı olması bir yana; siyaset yapanların sözlerinde, “başı kapalı olan uzaya bile gider ki, süperler ki…” cümleleri bu kadar sahte durmazdı. Biri kendi süper “internet yasası”nın sonuçlarını unutup, “yuutuba bakın ya orada var” demez, taraflı medya kötüleme yarışına girmez, esnafımız sanal bir parayı kredi diye çekmez… Süper olurdu bence; kısacası.

Dün, Benim Doğumgünümdü

Perşembe, 9 Ekim 2008

O alıştığımız “bugün benim doğumgünüm ve her şey kötüye gidiyor, hayat da çok zor” yazılarından baygınlık geldiği için, yaratıcılığımın sınırlarını da zorlayarak, bu yazıyı ertesi güne erteledim. Aslına bakarsanız, dün yazmaya zamanım yoktu ve hatta uzun zamandır klavyenin üzerini toz tutmuştu, kısacası, yaratıcılığımı bahane üretmeye kullanıyorum şu anda. Bu kadar boş lafla zaman kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Doğumgününün ardından yirmi dört saat bile geçmemiş birine karşı bu ilgisizlik, çok üzücü. Hem, bir yazının içeriğini neden kafanıza takasınız ki? Kafanıza taktığınız tek yazı, sizi doğduğunuz andan beri yalnız bırakmayan alın yazınız olsun. Onu da kafanıza göre değiştirin, derim. Bu anlamsız cümleleri, sondaki karizmatik mesaj uğruna kurduğumu tahmin ettiyseniz, toplumda en azından yüzde seksenlik zeka dilimine girdiğinizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında sonuca, yani ortaya çıkan saçma yazıya bakmamak lazım, insanın ne amaçladığı daha önemli bence. Hep derler ya, trafik kazaları o, bu, şu ve beriki sebeplerden meydana gelen ölümlerden daha fazla can aldı diye; galericilerin topunu hapse atmalıydık, sonuca bakma felsefesine göre.