geyik

...kategoriye göre gösteriliyor

 

Abim Yok Ki Gelsin Ankara’dan

24 Haziran 2010

Prag’ta döviz alırken yediğim kazığı, Berlin’de yediğim ucuz yemekle dengelemeye çalışırken; gökten gelen İsrail askeri, kafasına yediği sopayı barutla yanıtlarken; kimse beni okumamakta hala direnirken; cebimdeki bozukluklar, otobüs parasına yetmezken; “n’aber” sorusu hala “iyilik” diye yanıtlanırken; olmaması gereken şeyler, her zamanki gibi olmaya devam ederken; bir aktörden çok, bir seyirci havasına büründüm, neredeyse bu cümle kadar uzun olan hayatta.

Yeni satırlardan korkuyorsan, yeni bir paragrafa başlamayı denemek gerekir bazen.

Tiramisuyla Değirmen Dönmez

02 Mayıs 2010

8443792_1d842d35bf_o Eskisi kadar Türkçe düşünemediğim bir dönemde, her yeri modifiye olduğu için markası bile anlaşılmayan ama belli ki eski bir otonun içinde hep bir ağızdan "aboneyim abone" diye şarkı söyleyen, hiphopçı özentisi gibi giyinmiş bir grup Türk’ün evimin önünden geçmesiyle kendime geldim. İnsanların düşüncelerini her geçen gün daha az önemsediğim şu dönemde, özgüvenin de fazlasının zarar olduğuna karar verdim gitti. Bir bilenlerin bin bilenleri, kendini bilmeyenlerin desteğiyle ve kimseye danışmadan yönettiği gerçeğinin yarattığı asap bozukluğunun sarmaladığı vatanımız ile bin bilenlerin kimin kendini bilip bilmediğine bir bilenlerin desteğiyle karar verdiği bu garip topraklar arasında kalmışlar belli ki. Bir ucu polifonik onuncu yıl marşı çalan, diğer ucunu görmek için bin belge sunup imzalaman gereken bir değnek. Sanki?

Ben de acayip uyum sağladım bu arada. Almanya’daki Portekiz ve İtalyan lokantalarının işletmecileriyle çok iyi geçiniyoruz özellikle. En iyi onların Almanca’sını anlıyorum ve benim düşük cümlelerimi en iyi onlar toparlıyor. Yanımda götürmek için tatlı istediğimde, “cam kapta olduğu için normalde vermiyoruz, ama al sen bunu, kırılırsa da canın sağolsun” cümlesini Almanca ama benim de anlayabileceğim şekilde kuran işletmeciye, “kırılırsa çalışır, öderim” demek isteyip, ve tabii ki diyemeyip, güler yüzümün arkasında yumurcak sesleri ile evime dönüyorum. Grazie Santa Lucia!

Ha bir de uzun zamandır yazamıyorum düzenli. Hiç zamanım yok. Öyle ki, yazılarımla ilgili genellikle burdan bana eposta gönderen ve beni çok mutlu edenlere de cevap veremiyorum. Kısa cevapları da bazı derin yorumlara yakıştıramıyorum hani. Bir süre daha affedin beni lütfen.

Fotoğraf Flickr’dan Dotpolka’nın “behold the mighty tiramisù” adlı çalışması.

Hayat Pi Sayısı Gibidir

14 Mart 2010

Map picture

Hala dünyanın en güzel afişlere sahip (katılımcı sayısı genellikle beklenenden(!) az da olsa) partilerinin düzenlendiği, hiper-global, trendy, genç nüfusun patladığı, on yedi bin sene sonra İstanbul’dan daha kalabalık olması beklenen Backnang’ta yaşadığım için, bazen memlekette olup bitenlerden bihaber olabiliyorum. IMG_3197 Bulabildiğim en doğru tanımıyla "cılkı çıkmış" Ermeni katliamı meselesi tartışmasından da biraz geç haberim oldu haliyle. Fransa’dan kamyon dolusu aldığım peynirleri son kullanma tarihinden önce, daha doğrusu, son kıllanma tarihinden önce bitirmeye adanmıştım aslında da… Her ne kadar herkesin sonu gelmeyecek bir tartışmayla zaman kaybettiklerini düşünüyor olsam da, tam o sıralarda, babavepic “Elif Şafak’a hayranlığım artmışken en önemli kitaplarından birini okumamak olmaz” mantığıyla, “Baba ve Piç” adlı romanına sarmıştım ve ister istemez, “bak görüyor musun yine gündemden kopamadık” dedim, haberi alınca. O kadar kitap arasından “Ermeni meselesinin” didiklendiğini bul ve oku… Nasıl bir tesadüftür bu?kardanadamortaavrupada Buradan bedava izlenebilen tek türk kanalı Haber Türk’te meydan savaşı veren entellerden tutun, gırla bulunan FriendFeed ve Facebook manyaklarının açtığı garip gruplar ve feedlere (beslemelere?) kadar her yere sıçramış bu tartışma benim sadece uykumu getirdi ve eğlenceli şehrimin çılgın aktivitelerine geri dönüp, kardan adam yaptım. Bazı eklemelerle adama da benzedi hani. Kardan da olsa, adam oldu yani. Dışarıdan soğuk görünse de, bembeyaz bir kalbi var. Geçen eriyince zaten anladık, içi dışı birmiş hakkaten… Tamam, sustum =) 

8bitparty Her ne kadar her fırsatta Almanya’ya sövsem de, platonik bir “severim de söverim de” ilişkisi geliştirdiğimi de inkar edemem aslında. Önceden değindiğim “Strasbourg’a gidip peynir ve şarap yüklenip dönelim” temalı lüks(!) aktiviteler şöyle dursun, en son gittiğim “8-bit” partisinde, Super Mario Theme çalınca kopan bir kalabalık gördüm ve bunun dünyanın her köşesinde göremeyeceğiniz bir manzara olduğuna bahse girerim. Kendine has küçük avantajlarıyla buraları sevsek de, Türkiye’nin kalbinden göçenlerin tek derdi, oraya geri dönmek olmuştur her zaman. Hayatı Pi sayısına benzetmem de bu yüzden. Virgülden sonraki sonsuz basamağı keşfettikçe keşfederiz ama “üç küsür bişey” olabiliriz en fazla. Her neyse, uzatmayayım daha. Bakalım şu kısmet olacak mı:

kardanadamistanbuldaHayırlısı artık; o kadar söyleyebiliyorum.

Edit: …ve bugünün düya pi günü olduğunu sonradan öğreniyorum. Tesadüf, tamam ama… Kendimden korktum yine de.

Gen Havuzu Dedikleri, Kapalı Havuz Mudur?

21 Şubat 2010

fringe3 Bir klişe vardır hani; en kendini aşmış profesyonel köşe yazarından tutun, nette kendine karalayacak köşe bulmuş da eğlenen vatandaşa kadar, kelimeleri dizmekle zaman harcayan herkesin başvurduğu tek yöntem… Tıkanınca, neden yazamadığından bahsetmek. Bahsedivermek mi deseydim yoksa? Bir yerinden tutup aşağılamam da lazım ki, iyice klişe koksun. Bir paragraf daha ziyan oldu böylece.

Ne muhteşem ki, blogunuzun adı “Kimse Beni Okumuyor” olunca, dilediğiniz kadar paragraf ziyan edebiliyorsunuz. Tam da benim gibi, sıkıcı bir şehirde (Backnang), çok eğlenceli -ama sadece kendine göre eğlenceli- bir iş yapıp, bunun dışında yapabileceği en çılgın aktivitesi kırk iki kilometre uzağa, Stuttgart’a alışverişe gitmek olan birine göre bir isim yani. Yazacak bir şey yok! Gerçi ben blogun adını buraya gelmeden önce koymuştum. Belki de geleceği okuyabiliyorumdur… (Cümlenin sonuna az kalsın “falan” koyuyordum). Bir sınırbilimdir gidiyor.

Bu gelecek okuma, paralel evren, genetik mutasyon ve hatta zaman yolculuğu olaylarını da Fringe diye bir diziyle tanıdım. Sokakta yürürken kendime eğlence aramaya başlamıştım geçen, paralel bir evrende karşıdan gelenin katili olabileceğimi falan düşündüm bir anda (eğlence anlayışımın içine edildi burada, anlayacağınız) ve artık nasıl baktıysam, yön değiştirdi eleman. Deliriyor muyum acaba? (Bu soruyu yaklaşık dört sene önce sorduğumda bir kulak misafiri, “bunu sorman delirmediğine en büyük kanıttır” demişti. O günden beri deli gibi sorar dururum). Her ne kadar ikinci sezonunda biraz sıkıcı olup, biraz da delirtse bile, Fringe’i izlemeye devam edeceğim kesin. Alternatif evrenlerin birinde Ferrari kullanmış mıyımdır acaba? O değil de, umarım Paris Hilton’la çıkmamışımdır… Alternatif evren diyince de “en yakın arkadaşım underground takılsa” temalı espri yapmamam da zor. Affet beni Evren (Buraya yazmadım ama yapıp güldüm o espriyi, neyse ki zaten yazının başlığı yetmiştir size).

Genellemenin Suyu Ve Süper Kahraman Maraş

08 Ekim 2009

Dünyanın en saçma sapan ve zorlama yazısına hoş geldiniz. Zamanı kıymetli olanlar, çoktan geri tuşuna tıkladılar bile. Anlayacağınız üzere, biz bizeyiz. Rakı içerek değil, şişede yüzerek sarhoş olanlar ve bugün doğum gününü kutlayanlar da bizimle. Benim doğum günüm bugün ama eminim başkaları da vardır kalemize mum diken (Kaleye mum dikmek kadar sapık bir eylemi çocukların çığlık atarak tekrarladığına inanamıyorum hala). Çekirdek çitleterek o sokak kenarlarındaki yığınları büyütenler de aramızdaydı; daha şimdi kalktılar. Saat sekizi yirmi geçmiş, oturmuşuz, yazı okuyoruz. Zamanı kısıtlı olanlar, saatin sürekli kendini geçtiğinin farkında değiller. Mistırenmisis Brown’ın beş çayına zehir atmışlar, Fransızca kitabımdaki Nicolas Legrand olmuş passé parfait, şimdiki savaşımız Hans Müller ile. Onu da sol tarafınıza bakarsanız görebilirsiniz. Türbe yeşili kitabın yapraklarında, partideköşedeoturanadam’ı oynuyor. Tabii ki partide değiliz. Delirmeyin.

Oktoberfest denilen zımbırtı ile dandik olduğunu tescillediğimiz Alman eğlence anlayışını Rus barı ile telafi eden ülkenin, en yakın barına -çikolata barını saymazsak- kırk iki kilometre (tekrar yazıyla, kırk iki kilometre (tekrar yazıyla k…(t…))) uzakta bir kasabada oturmuş, “acaba bu cümleyi kafası karışmadan okuyabilecek biri var mıdır” diye düşünerek ve şarabı bitirsen bile bu ışıkta şişenin dibini göremeyeceğini üzülerek fark ederek, doğum günü kutluyorum. Tabi ona doğum günü, buna kutlamak, buraya da kasaba denilebilirse. “Kasaba” şu anda benim için, “nereye gidiyorsun” sorusuna verilebilecek komik bir yanıt sadece. Doğumgünü yazılarım arasında en umutsuzu bu mu? Kime danışmalı? Süperkahramanmaraş ne alaka? Ne genellemesi? Ne suyu? Ölümüne gizemliyim.

Kibar Almanlar Bunlar

13 Eylül 2009
Almanya Bayrağı (hadi?)

İstanbul denilen mega-köyden, gerçek bir köye terfi edince (!) ortaya çıkan durum komedisini unuttum gitti. Schwabların arasında, Almanca bilsem bile tek kelimesini anlayamayacağım garip konuşmalarının ortasında kala kala içine düştüğüm “asktr bir daha kimseye derdimi doğru düzgün anlatamayacağım ulan” endişesi de yavaş yavaş geçmeye başladı. Elde kaldı bir. Ama öyle bir bir ki, bütün derdim o birim için! Ders: Bayat Yaşanmışlık Bilgileri. Konu: Kibar Almanlar.

Kibar Almanlar, bin dokuz yüzlü yılların ortalarında, bu ikinci dünya harbinin etkilerinin azalmasıyla türemişlerdir. “Germenus Gereksizus Levos” olarak kitaplara geçmelerine rağmen, gamalı haçın bükük uçlarını düzeltip dolaşınca kendilerini iyi ve örnek insanlar sanmalarından ötürü, diğer halklar tarafından “hadi lan ordan” diye anılmışlardır. “Eğer yeterince kural koyarsak, elimizi bile kıpırdatamayacağımızdan, biz bile suç işleyemeyiz” anlayışının yaratıcısı da yine bu topluluktur. Toplum içinde “belki bir gün kullanırız” diye yarattıkları garip ve yapmacık sosyalleşme araçlarının hepsini birden kullanmak zorunda kalmış bu kibar insanların davranışlarını “grup” ve “birey” olarak ayırmak da çok yerinde olacaktır. Bütün sosyal çabalarına rağmen hayatları boyunca aynı grupla takılmaları da üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer husustur.

Click to continue »

Absürd

10 Ağustos 2009

En küçük etkilere, kocaman tepkilerim var bu aralar. Manik, depresif, agresif veya tepkisiz olmam ve hatta düpedüz beyinsiz gibi davranmam için muhtaç olduğum etki de, damarlarımdaki alkol çözeltisinde mevcut genellikle. İçki içmek için yaşıyoruz. İçki içtiğimiz için ölüyoruz. Ne demiş hamır simpsın? Dedirtildiği pek çok şey arasından biri şu: “Alkol! Dünyadaki bütün sorunların kaynağı – ve çözümü!”

Bu cümlemin sonunda kimlikleri anlaşılacakların beraberlerinde getirdikleri sinir harbiyle sildiğim o “dünyanın en muhteşem yazısını” yazdığım sırada, ortak banyoyu  temizlemeye başladılar bile işte. Aralarında muhabbet etmekten geri kalmayarak, dağınık düşüncelerimin arasına Almanca -yani bana anlamsız gelen- cümleler, ünlemler yerleştirdiler. Su damlası izlerini temizlemek için kaybettikleri dakikaları ben asabımla ödedim. Duvarlar bu kadar ince yapılmaz. Binanın müteahhidine, ona anlamsız gelecek ünlemleri cümlelere dahil etmeden, sek gönderdim. Bu Almanlar çok konuşuyorlar yahu. Bitmeyen bir “ayzı uyzu ahsoo”…

Neye sinirleneceğimi şaşırdım gibi. Aslında durum öyle değil. Herkes beni neyle sinir edeceğini şaşırdı gibi. Aslında durum şöyle: İlkokul aşkım evlenmiş; gel de bileklerini kesme… Kaçırdığım “fırsatı” değil, az kalsın ona kaçırtmış olabileceğim biricik fırsatını düşündüğümde diken oldu tüylerim. Lise aşkım evlenseydi, bu kadar üzülmezdim (aslında çoktan evlendi ve üzülmedim).

Click to continue »

Kadın ve Erkekler İçin Temel Dersler

01 Haziran 2009

Kimisi ayrı gezegenlerden geldiğimizi iddia eder, kimisi de farkın sadece fiziksel olduğunda ısrar eder… Öyle ya da böyle, günlük hayatta özellikle karşı cinse sinirlenmek için pek çok bahanemiz vardır. Acaba bazı davranış biçimleri okulda okutulsaydı, bunun üstesinden gelebilir miydik? Evet, yine “internette dolaşırken rastladığım bir yazının tercümesi” ile karşınızdayım:

Kadınlar İçin Dersler (KDN) :

  • 101 : Ev işlerine giriş: Feminizm ile Faşizm arasındaki benzerlikler
  • 102 : Dırdır etmeden ev işi yapma yöntemleri ve faydaları
  • 103 : Televizyonun önünden geçmemenin önemi
  • 104 : Bulaşık makinesi: Önceden suda çalkalamanın gereksizliği
  • 111 : Ev ekonomisine giriş: Basit para hesabı
  • 112 : Taşıyabildiğini değil, paranın yettiğini almanın önemi
  • 121 : Kendi başına lavaboya gitmek
  • 122 : Tuvalet kapağı: Sinirlenmeden, kendi kendinize indirmek

Click to continue »

Tek Kuşla İki Taş Vurmak

28 Şubat 2009

İnternette gezerken, bir fıkra gördüm. Aklımda kaldığı kadarıyla, Türkçe’ye çevirip paylaşmak istedim:

Berberin biri, gelen müşterilerine çırağının ne kadar aptal olduğunu ispat etmek için bir eline 5 lira, diğerine de 1 lira alıp, çırağına bunlardan birini seçmesini istemiş. Hiç düşünmeden 1 lirayı tercih eden çırak, izleyenlerin “bu kadar da olmaz hakkaten, safa bak” ve benzeri aşağılamalarına maruz kalmış. Aralarından biri merakına dayanamayıp çırağı yanına çekmiş ve neden az parayı aldığını sormuş. Cevap çok basitmiş: “Bu numarayı herkese yapıyor. Eh, altın yumurtlayan tavuk kesilir mi hiç”!

Şovmen ruhlu berber ve sinsi çırağın hikayesi, hayatta benim de böyle saflıklar veya sinsilikler yapıp yapmadığımı sorgulamama neden oldu. İstediğim herşeyin kontrolünü elimde tutabiliyor muyum, yoksa bizim berber gibi odaklandığım işlerdeki heyecanım diğer mevzularda bana zarar mı veriyor? Diyelim ki zarar veriyor; peki ya, bu zararı önemsiyor muyum? Bunları esaslıca düşünmek için gereken sürede herhalde iki defa sonsuza dek sayabilirdim; geçmiş ve gelecek için… Bu yüzden de, fazla deşmedim. Muntazaman deliriyorum işte böyle.

Başlamak Bitirmenin Eşanlamlısıdır

20 Şubat 2009

Bu satırları yazmaya başladığımda, kendime yabancılaşacak kadar ertelemiş olduğumu fark ettim, cümlelerimi. Öyle bir an gelsin istemişim ki, bırakın bir taşla iki kuşu, bir kuşla iki taş vurabilecekmişim gibi. Yazı yazmak, parçaları birleştirmektir; hatta eksiltmek, çarpmak, bölmek… Yaratıcılığın temel kuralı geçerli anlayacağınız. Burada tek bir mesele var: Çok fazla parça olunca, dört işlemde bile zorlanıyor insan. On bilinmeyenli dokuz denklem gibi sanki: İstesem de çözemem yani. Sonra bir an geliyor, eksik parçayı bulduğunuza inanıp geçiyorsunuz klavyenin başına. Yabancılaşma tam bu noktada, oturduğum koltukta başlıyor. Bir ayda -taş çatlasın- yüz kişi değil de, seksen milyon okuyacak sanki. Hatta, yazımı okumak isteyenlerin sunucumu kilitleyeceği fırtınanın öncesindeki sessizlik yaşanıyor beynimde. O derece yabancılaşıyorum ve dolayısıyla yabanlaşıyorum da. Bilgisayar çöp gibi gözüküyor; nefret ediyorum klavyeden. Son bölüm canavarı bu işte: Başlayabilmek. Bu canavarı telef ettikten sonra altyazılar akıyor ve artık hiç tuşa basmasan da, ekranında müjde var: “Game Over”. Bitti işte!

Ama sen neden bahsettin ki şimdi?

Dediğinizi duyar gibiyim ve tabii ki duymamazlıktan geliyorum. Çok gıcık oldum ben; evet.