geyik

...kategoriye göre gösteriliyor

 

Gen Havuzu Dedikleri, Kapalı Havuz Mudur?

Pazar, 21 Şubat 2010

fringe3 Bir klişe vardır hani; en kendini aşmış profesyonel köşe yazarından tutun, nette kendine karalayacak köşe bulmuş da eğlenen vatandaşa kadar, kelimeleri dizmekle zaman harcayan herkesin başvurduğu tek yöntem… Tıkanınca, neden yazamadığından bahsetmek. Bahsedivermek mi deseydim yoksa? Bir yerinden tutup aşağılamam da lazım ki, iyice klişe koksun. Bir paragraf daha ziyan oldu böylece.

Ne muhteşem ki, blogunuzun adı “Kimse Beni Okumuyor” olunca, dilediğiniz kadar paragraf ziyan edebiliyorsunuz. Tam da benim gibi, sıkıcı bir şehirde (Backnang), çok eğlenceli -ama sadece kendine göre eğlenceli- bir iş yapıp, bunun dışında yapabileceği en çılgın aktivitesi kırk iki kilometre uzağa, Stuttgart’a alışverişe gitmek olan birine göre bir isim yani. Yazacak bir şey yok! Gerçi ben blogun adını buraya gelmeden önce koymuştum. Belki de geleceği okuyabiliyorumdur… (Cümlenin sonuna az kalsın “falan” koyuyordum). Bir sınırbilimdir gidiyor.

Bu gelecek okuma, paralel evren, genetik mutasyon ve hatta zaman yolculuğu olaylarını da Fringe diye bir diziyle tanıdım. Sokakta yürürken kendime eğlence aramaya başlamıştım geçen, paralel bir evrende karşıdan gelenin katili olabileceğimi falan düşündüm bir anda (eğlence anlayışımın içine edildi burada, anlayacağınız) ve artık nasıl baktıysam, yön değiştirdi eleman. Deliriyor muyum acaba? (Bu soruyu yaklaşık dört sene önce sorduğumda bir kulak misafiri, “bunu sorman delirmediğine en büyük kanıttır” demişti. O günden beri deli gibi sorar dururum). Her ne kadar ikinci sezonunda biraz sıkıcı olup, biraz da delirtse bile, Fringe’i izlemeye devam edeceğim kesin. Alternatif evrenlerin birinde Ferrari kullanmış mıyımdır acaba? O değil de, umarım Paris Hilton’la çıkmamışımdır… Alternatif evren diyince de “en yakın arkadaşım underground takılsa” temalı espri yapmamam da zor. Affet beni Evren (Buraya yazmadım ama yapıp güldüm o espriyi, neyse ki zaten yazının başlığı yetmiştir size).

Genellemenin Suyu Ve Süper Kahraman Maraş

Perşembe, 8 Ekim 2009

Dünyanın en saçma sapan ve zorlama yazısına hoş geldiniz. Zamanı kıymetli olanlar, çoktan geri tuşuna tıkladılar bile. Anlayacağınız üzere, biz bizeyiz. Rakı içerek değil, şişede yüzerek sarhoş olanlar ve bugün doğum gününü kutlayanlar da bizimle. Benim doğum günüm bugün ama eminim başkaları da vardır kalemize mum diken (Kaleye mum dikmek kadar sapık bir eylemi çocukların çığlık atarak tekrarladığına inanamıyorum hala). Çekirdek çitleterek o sokak kenarlarındaki yığınları büyütenler de aramızdaydı; daha şimdi kalktılar. Saat sekizi yirmi geçmiş, oturmuşuz, yazı okuyoruz. Zamanı kısıtlı olanlar, saatin sürekli kendini geçtiğinin farkında değiller. Mistırenmisis Brown’ın beş çayına zehir atmışlar, Fransızca kitabımdaki Nicolas Legrand olmuş passé parfait, şimdiki savaşımız Hans Müller ile. Onu da sol tarafınıza bakarsanız görebilirsiniz. Türbe yeşili kitabın yapraklarında, partideköşedeoturanadam’ı oynuyor. Tabii ki partide değiliz. Delirmeyin.

Oktoberfest denilen zımbırtı ile dandik olduğunu tescillediğimiz Alman eğlence anlayışını Rus barı ile telafi eden ülkenin, en yakın barına -çikolata barını saymazsak- kırk iki kilometre (tekrar yazıyla, kırk iki kilometre (tekrar yazıyla k…(t…))) uzakta bir kasabada oturmuş, “acaba bu cümleyi kafası karışmadan okuyabilecek biri var mıdır” diye düşünerek ve şarabı bitirsen bile bu ışıkta şişenin dibini göremeyeceğini üzülerek fark ederek, doğum günü kutluyorum. Tabi ona doğum günü, buna kutlamak, buraya da kasaba denilebilirse. “Kasaba” şu anda benim için, “nereye gidiyorsun” sorusuna verilebilecek komik bir yanıt sadece. Doğumgünü yazılarım arasında en umutsuzu bu mu? Kime danışmalı? Süperkahramanmaraş ne alaka? Ne genellemesi? Ne suyu? Ölümüne gizemliyim.

Kibar Almanlar Bunlar

Pazar, 13 Eylül 2009
Almanya Bayrağı (hadi?)

İstanbul denilen mega-köyden, gerçek bir köye terfi edince (!) ortaya çıkan durum komedisini unuttum gitti. Schwabların arasında, Almanca bilsem bile tek kelimesini anlayamayacağım garip konuşmalarının ortasında kala kala içine düştüğüm “asktr bir daha kimseye derdimi doğru düzgün anlatamayacağım ulan” endişesi de yavaş yavaş geçmeye başladı. Elde kaldı bir. Ama öyle bir bir ki, bütün derdim o birim için! Ders: Bayat Yaşanmışlık Bilgileri. Konu: Kibar Almanlar.

Kibar Almanlar, bin dokuz yüzlü yılların ortalarında, bu ikinci dünya harbinin etkilerinin azalmasıyla türemişlerdir. “Germenus Gereksizus Levos” olarak kitaplara geçmelerine rağmen, gamalı haçın bükük uçlarını düzeltip dolaşınca kendilerini iyi ve örnek insanlar sanmalarından ötürü, diğer halklar tarafından “hadi lan ordan” diye anılmışlardır. “Eğer yeterince kural koyarsak, elimizi bile kıpırdatamayacağımızdan, biz bile suç işleyemeyiz” anlayışının yaratıcısı da yine bu topluluktur. Toplum içinde “belki bir gün kullanırız” diye yarattıkları garip ve yapmacık sosyalleşme araçlarının hepsini birden kullanmak zorunda kalmış bu kibar insanların davranışlarını “grup” ve “birey” olarak ayırmak da çok yerinde olacaktır. Bütün sosyal çabalarına rağmen hayatları boyunca aynı grupla takılmaları da üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer husustur.

Devam etmek için tıklayın »

Absürd

Pazartesi, 10 Ağustos 2009

En küçük etkilere, kocaman tepkilerim var bu aralar. Manik, depresif, agresif veya tepkisiz olmam ve hatta düpedüz beyinsiz gibi davranmam için muhtaç olduğum etki de, damarlarımdaki alkol çözeltisinde mevcut genellikle. İçki içmek için yaşıyoruz. İçki içtiğimiz için ölüyoruz. Ne demiş hamır simpsın? Dedirtildiği pek çok şey arasından biri şu: “Alkol! Dünyadaki bütün sorunların kaynağı – ve çözümü!”

Bu cümlemin sonunda kimlikleri anlaşılacakların beraberlerinde getirdikleri sinir harbiyle sildiğim o “dünyanın en muhteşem yazısını” yazdığım sırada, ortak banyoyu  temizlemeye başladılar bile işte. Aralarında muhabbet etmekten geri kalmayarak, dağınık düşüncelerimin arasına Almanca -yani bana anlamsız gelen- cümleler, ünlemler yerleştirdiler. Su damlası izlerini temizlemek için kaybettikleri dakikaları ben asabımla ödedim. Duvarlar bu kadar ince yapılmaz. Binanın müteahhidine, ona anlamsız gelecek ünlemleri cümlelere dahil etmeden, sek gönderdim. Bu Almanlar çok konuşuyorlar yahu. Bitmeyen bir “ayzı uyzu ahsoo”…

Neye sinirleneceğimi şaşırdım gibi. Aslında durum öyle değil. Herkes beni neyle sinir edeceğini şaşırdı gibi. Aslında durum şöyle: İlkokul aşkım evlenmiş; gel de bileklerini kesme… Kaçırdığım “fırsatı” değil, az kalsın ona kaçırtmış olabileceğim biricik fırsatını düşündüğümde diken oldu tüylerim. Lise aşkım evlenseydi, bu kadar üzülmezdim (aslında çoktan evlendi ve üzülmedim).

Devam etmek için tıklayın »

Kadın ve Erkekler İçin Temel Dersler

Pazartesi, 1 Haziran 2009

Kimisi ayrı gezegenlerden geldiğimizi iddia eder, kimisi de farkın sadece fiziksel olduğunda ısrar eder… Öyle ya da böyle, günlük hayatta özellikle karşı cinse sinirlenmek için pek çok bahanemiz vardır. Acaba bazı davranış biçimleri okulda okutulsaydı, bunun üstesinden gelebilir miydik? Evet, yine “internette dolaşırken rastladığım bir yazının tercümesi” ile karşınızdayım:

Kadınlar İçin Dersler (KDN) :

  • 101 : Ev işlerine giriş: Feminizm ile Faşizm arasındaki benzerlikler
  • 102 : Dırdır etmeden ev işi yapma yöntemleri ve faydaları
  • 103 : Televizyonun önünden geçmemenin önemi
  • 104 : Bulaşık makinesi: Önceden suda çalkalamanın gereksizliği
  • 111 : Ev ekonomisine giriş: Basit para hesabı
  • 112 : Taşıyabildiğini değil, paranın yettiğini almanın önemi
  • 121 : Kendi başına lavaboya gitmek
  • 122 : Tuvalet kapağı: Sinirlenmeden, kendi kendinize indirmek

Devam etmek için tıklayın »

Tek Kuşla İki Taş Vurmak

Cumartesi, 28 Şubat 2009

İnternette gezerken, bir fıkra gördüm. Aklımda kaldığı kadarıyla, Türkçe’ye çevirip paylaşmak istedim:

Berberin biri, gelen müşterilerine çırağının ne kadar aptal olduğunu ispat etmek için bir eline 5 lira, diğerine de 1 lira alıp, çırağına bunlardan birini seçmesini istemiş. Hiç düşünmeden 1 lirayı tercih eden çırak, izleyenlerin “bu kadar da olmaz hakkaten, safa bak” ve benzeri aşağılamalarına maruz kalmış. Aralarından biri merakına dayanamayıp çırağı yanına çekmiş ve neden az parayı aldığını sormuş. Cevap çok basitmiş: “Bu numarayı herkese yapıyor. Eh, altın yumurtlayan tavuk kesilir mi hiç”!

Şovmen ruhlu berber ve sinsi çırağın hikayesi, hayatta benim de böyle saflıklar veya sinsilikler yapıp yapmadığımı sorgulamama neden oldu. İstediğim herşeyin kontrolünü elimde tutabiliyor muyum, yoksa bizim berber gibi odaklandığım işlerdeki heyecanım diğer mevzularda bana zarar mı veriyor? Diyelim ki zarar veriyor; peki ya, bu zararı önemsiyor muyum? Bunları esaslıca düşünmek için gereken sürede herhalde iki defa sonsuza dek sayabilirdim; geçmiş ve gelecek için… Bu yüzden de, fazla deşmedim. Muntazaman deliriyorum işte böyle.

Başlamak Bitirmenin Eşanlamlısıdır

Cuma, 20 Şubat 2009

Bu satırları yazmaya başladığımda, kendime yabancılaşacak kadar ertelemiş olduğumu fark ettim, cümlelerimi. Öyle bir an gelsin istemişim ki, bırakın bir taşla iki kuşu, bir kuşla iki taş vurabilecekmişim gibi. Yazı yazmak, parçaları birleştirmektir; hatta eksiltmek, çarpmak, bölmek… Yaratıcılığın temel kuralı geçerli anlayacağınız. Burada tek bir mesele var: Çok fazla parça olunca, dört işlemde bile zorlanıyor insan. On bilinmeyenli dokuz denklem gibi sanki: İstesem de çözemem yani. Sonra bir an geliyor, eksik parçayı bulduğunuza inanıp geçiyorsunuz klavyenin başına. Yabancılaşma tam bu noktada, oturduğum koltukta başlıyor. Bir ayda -taş çatlasın- yüz kişi değil de, seksen milyon okuyacak sanki. Hatta, yazımı okumak isteyenlerin sunucumu kilitleyeceği fırtınanın öncesindeki sessizlik yaşanıyor beynimde. O derece yabancılaşıyorum ve dolayısıyla yabanlaşıyorum da. Bilgisayar çöp gibi gözüküyor; nefret ediyorum klavyeden. Son bölüm canavarı bu işte: Başlayabilmek. Bu canavarı telef ettikten sonra altyazılar akıyor ve artık hiç tuşa basmasan da, ekranında müjde var: “Game Over”. Bitti işte!

Ama sen neden bahsettin ki şimdi?

Dediğinizi duyar gibiyim ve tabii ki duymamazlıktan geliyorum. Çok gıcık oldum ben; evet.

Ben sizin bildiğiniz delilerden biriyim

Perşembe, 25 Aralık 2008

Yaşadığım hafıza kayıplarının bütün (potansiyel) yazılarımı yarım bıraktırdığı şu günlerde, unutmadığım tek şeyden -her şeyi unuttuğum gerçeğinden- bahsetmek istiyorum; hatta zorunda bile olabilirim. Ne ekerseniz onu biçeceğinizin bilincinde planladığınız hayatınız hızla akıp giderken, bir duraksama anında; ne ektiğinizi ve nereye ektiğinizi hatırlamadığınızı farkederseniz, bana empati kurabilirsiniz. Belki de pilavlık pirinçlerime kırık muamelesi yapıp, muhallebiye kattılar? Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum. Benim unutkanlığımın tehditi bir yana, şu blog yazma işine olan ilgi ve merak da azalıyor her geçen gün. Gerçekten kimsenin beni okumayacağı günleri göreceğim galiba. Gerçi, bu ilgi çoktan azalmıştı ve üstüne mikro-bloglama denilen yeni bir şey bulup onu bile tükettiler de, biraz geriden takip ediyorum ben nedense. Yine de mikro-bloglama için Twitter gibi sitelere üye olup da sabahtan akşama cep telefonundan ne yaptığını yazanları anlayabiliyorum. “Bir gün herkes ünlü olacak” beklentisi bir yana, herkesin bu yalnızlıkta duyulmaya ihtiyacı var ama çoğunun da benim gibi uzun uzun yazacak zamanı yok. Zaten kitap okumaktan ve yazmaktan nefret ederek, üstelik yalnız kalarak büyüyen bir toplum; ya televizyona sarılır arkadaş diye, ya da kendini ifade etmek amacıyla en kolayından bir yol bulur. Ben de ne yazacağımı unutmamak için küçük parçalar halinde Twitter’dan mı yayınlasam cümlelerimi diye düşünüyorum zaman zaman. Hem belki ülke çapında iyice yaygınlaşırsa, bu mikro-bloglama işi bizim toplumsal balık-hafızamıza ve tepkisizliğimize bile çare olabilir, ne dersiniz?

Dün, Benim Doğumgünümdü

Perşembe, 9 Ekim 2008

O alıştığımız “bugün benim doğumgünüm ve her şey kötüye gidiyor, hayat da çok zor” yazılarından baygınlık geldiği için, yaratıcılığımın sınırlarını da zorlayarak, bu yazıyı ertesi güne erteledim. Aslına bakarsanız, dün yazmaya zamanım yoktu ve hatta uzun zamandır klavyenin üzerini toz tutmuştu, kısacası, yaratıcılığımı bahane üretmeye kullanıyorum şu anda. Bu kadar boş lafla zaman kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Doğumgününün ardından yirmi dört saat bile geçmemiş birine karşı bu ilgisizlik, çok üzücü. Hem, bir yazının içeriğini neden kafanıza takasınız ki? Kafanıza taktığınız tek yazı, sizi doğduğunuz andan beri yalnız bırakmayan alın yazınız olsun. Onu da kafanıza göre değiştirin, derim. Bu anlamsız cümleleri, sondaki karizmatik mesaj uğruna kurduğumu tahmin ettiyseniz, toplumda en azından yüzde seksenlik zeka dilimine girdiğinizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında sonuca, yani ortaya çıkan saçma yazıya bakmamak lazım, insanın ne amaçladığı daha önemli bence. Hep derler ya, trafik kazaları o, bu, şu ve beriki sebeplerden meydana gelen ölümlerden daha fazla can aldı diye; galericilerin topunu hapse atmalıydık, sonuca bakma felsefesine göre.

Nasıl Oldu Da Mesele Etmedik Biz?

Perşembe, 7 Ağustos 2008

Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta. Devam etmek için tıklayın »