Yaşadığım hafıza kayıplarının bütün (potansiyel) yazılarımı yarım bıraktırdığı şu günlerde, unutmadığım tek şeyden -her şeyi unuttuğum gerçeğinden- bahsetmek istiyorum; hatta zorunda bile olabilirim. Ne ekerseniz onu biçeceğinizin bilincinde planladığınız hayatınız hızla akıp giderken, bir duraksama anında; ne ektiğinizi ve nereye ektiğinizi hatırlamadığınızı farkederseniz, bana empati kurabilirsiniz. Belki de pilavlık pirinçlerime kırık muamelesi yapıp, muhallebiye kattılar? Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum. Benim unutkanlığımın tehditi bir yana, şu blog yazma işine olan ilgi ve merak da azalıyor her geçen gün. Gerçekten kimsenin beni okumayacağı günleri göreceğim galiba. Gerçi, bu ilgi çoktan azalmıştı ve üstüne mikro-bloglama denilen yeni bir şey bulup onu bile tükettiler de, biraz geriden takip ediyorum ben nedense. Yine de mikro-bloglama için Twitter gibi sitelere üye olup da sabahtan akşama cep telefonundan ne yaptığını yazanları anlayabiliyorum. “Bir gün herkes ünlü olacak” beklentisi bir yana, herkesin bu yalnızlıkta duyulmaya ihtiyacı var ama çoğunun da benim gibi uzun uzun yazacak zamanı yok. Zaten kitap okumaktan ve yazmaktan nefret ederek, üstelik yalnız kalarak büyüyen bir toplum; ya televizyona sarılır arkadaş diye, ya da kendini ifade etmek amacıyla en kolayından bir yol bulur. Ben de ne yazacağımı unutmamak için küçük parçalar halinde Twitter’dan mı yayınlasam cümlelerimi diye düşünüyorum zaman zaman. Hem belki ülke çapında iyice yaygınlaşırsa, bu mikro-bloglama işi bizim toplumsal balık-hafızamıza ve tepkisizliğimize bile çare olabilir, ne dersiniz?
geyik
...kategoriye göre gösteriliyor
Ben sizin bildiğiniz delilerden biriyim
25 Aralık 2008Dün, Benim Doğumgünümdü
09 Ekim 2008O alıştığımız “bugün benim doğumgünüm ve her şey kötüye gidiyor, hayat da çok zor” yazılarından baygınlık geldiği için, yaratıcılığımın sınırlarını da zorlayarak, bu yazıyı ertesi güne erteledim. Aslına bakarsanız, dün yazmaya zamanım yoktu ve hatta uzun zamandır klavyenin üzerini toz tutmuştu, kısacası, yaratıcılığımı bahane üretmeye kullanıyorum şu anda. Bu kadar boş lafla zaman kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Doğumgününün ardından yirmi dört saat bile geçmemiş birine karşı bu ilgisizlik, çok üzücü. Hem, bir yazının içeriğini neden kafanıza takasınız ki? Kafanıza taktığınız tek yazı, sizi doğduğunuz andan beri yalnız bırakmayan alın yazınız olsun. Onu da kafanıza göre değiştirin, derim. Bu anlamsız cümleleri, sondaki karizmatik mesaj uğruna kurduğumu tahmin ettiyseniz, toplumda en azından yüzde seksenlik zeka dilimine girdiğinizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında sonuca, yani ortaya çıkan saçma yazıya bakmamak lazım, insanın ne amaçladığı daha önemli bence. Hep derler ya, trafik kazaları o, bu, şu ve beriki sebeplerden meydana gelen ölümlerden daha fazla can aldı diye; galericilerin topunu hapse atmalıydık, sonuca bakma felsefesine göre.
Nasıl Oldu Da Mesele Etmedik Biz?
07 Ağustos 2008Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta. Click to continue »
Bir ÖSS Daha Geçti, Benim Aklım 2004′te
16 Haziran 2008Annemlerin evindeki eski odamı karıştırırken bulduğum karalama defteri, ÖSS’ye hazırlanırken ne kadar zor bir dönemden geçtiğimi hatırlattı. Oynatmaya az kalmış ama ucuz kurtulmuşum sanırım. Okurken zaman zaman “eskiden ne aptalmışım” dedirten karamalarımdan bazı ilginç yerleri paylaşmak istedim:
Cafeye gitmeyeceğime yemin ettim, bugün tarihi bir gün: 22/12/03 (evde bilgisayar da yok, bunun yanında).
ÖZZ (öğrenciye zıçıp zıvama) sınavı dolayısıyla odama kapanmış bulunmaktayım, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.Yanıt vermezsem, hıncınızı kapıdan çıkarabilirsiniz. Miyav!
Benim boyum hala uzuyor mu yoksa artık enine mi gitmeye başladım? (Yaşa ÖZZ) Bana dokunmayan yılan burj al arab’da yaşasın.
Yazın Yazı Yazmak
03 Haziran 2008
Yer: Avcılar. Akşamüstü. Zaman, tam olarak, bankaların kapanmasına beş kala. Saatte yüz kırk kilometre hızla giden bir araba. İçinde ben. Benim de içimde bir sıkıntı. Ne olduğu belirsiz bir şekilde beynimi zorlayıp, saçma düşüncelere yöneltiveriyor. Bankaya yetişmekten çok, İstanbul’da yaşayanların onda biri, birbirine dava açsa, Çağlayan’da (şimdilik bir temelden ibaret olarak) “avrupa’nın en büyük adliye sarayı” olmayı bekleyen yapının yetip yetmeyeceği gibi garip şeyleri düşünüp, endişeleniyorum. Sakın birbirinize durup dururken dava açmayın. Yetmeyebilir çünkü bence. Çevreyolunun ortasına “SWH” yazıp, üzerinden geçen herkesi, -bilmem kaçıncı- dereceden cinayetle suçlayıp, kapasiteyi tek başıma doldurasım da var aslında.
Siz Kimsiniz?
02 Haziran 2008
Benim çok hoşuma giden, eğlencelik bir test öğrendim bugün. Testin mantığıyla ilgili birşeyler yazmadan önce, yazdıklarımın etkisi altında kalmamanız için, nasıl yapıldığını söylemeliyim. Eğer testi uygulamadan yazının devamını okursanız, başarılı sonuçlar alamayabilirsiniz. Öncelikle, bir A4 kağıdın üzerine, buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz, bir’den altı’ya kadar numaralandırılmış şekilleri çizin veya resmin çıktısını alın. Daha sonraysa, sırasıyla her bir şeklin üzerini dilediğinizce çizerek, onlardan birer resim yaratın. Önemli olan, ne kadar yaratıcı olduğunuz değil, çizdiklerinizin sizi ifade edip etmediği. Testin değerlendirilebilmesi için, elinizde her birinin içinde bu şekillerden ayrı biri kullanılmış olan, altı tane resim olması gerekiyor. Hepsi bu kadar. Şimdi gelelim testin değerlendirilmesine. Click to continue »
Biri Bana Açıklasın
25 Nisan 2008Kişisel blogumda politik konulara girmekten nefret etsem de, zaman zaman çok dolup, beni kafamı karıştıracak kadar bilgili birine danışmak yerine, kimseyi rahatsız etmeden bu köşede haykırmayı daha mantıklı buluyorum. Körü körüne destekten, boşvermişliğe giden yolun herhangi bir noktasından bağlandığım bir siyasi görüş, din ve hatta yaşam felsefesi bile yokken (bazıları bu cümleden sonra, “öl o zaman sen” diyor gerçi), bu konularda hiç fikrim olmadığını söylemek de yanlış olur tabii. Sahip olduğum az bilginin bile benim bir konuda dolmama yetmesiyse, herhangi bir normatif düşüncenin kurallarının körü körüne uygulanıp, insanların hayatının rezil edilmesi sonucu mümkün oluyor.
Bu uzun açıklamadan sonra, gelelim konumuza: “Baş örtüsü”; namı diğer, “türban” (ikisinin farklı şeyler olduğunu biliyorum aslında). Türbanı tartışmak moda oldu diye değil, beni son derece rahatsız eden bir (çok) görüntü üzerine sıralıyorum kelimelerimi. Tahmin edebileceğiniz gibi, bahsi geçen görüntü sağdaki. En katı kökten İslamcılardan tutun, Afrika dağlarında yaygın “gnhakira” dinine (salladım) mensup olanlara; başka dünyaya göç etmiş gnostiklerden, sokrates’e tapan agnostiklere; Maraş dondurmasını yerinde yemeyi sevenlerden, ona Frozen-Yoghurt diyenlere kadar, herkesin rahatsız olması gereken bir görüntü bu. Doğal olarak dünyayı sadece ailesinin gözlerinden gören; etrafındaki isyankâr kalabalığın ne istediğini veya istemediğini bile anlamadığı halde, sırf ailesi öyle söyledi diye elinde tuttuğu -ve muhtemelen okuyamadığı- pankartı gururla taşıyan bir ufaklık. Bu kadar rezillik ve düşünce sömürüsü yetmiyormuş gibi, fazladan yaptıkları duygu sömürüsünün kahramanı bir çocuk! Kendi özgür iradeleriyle kapadıkları kafalarını çalıştırıp, seçme şansı olmayan bir çocuğun bu gösteride yer almasının ne kadar ironik olduğunu düşünmeleri şöyle dursun, üzerinde ne yazarsa yazsın, koskoca bir pankartı taşıyan şu ufaklığa acımaz mı kimse?
Eğlendim Biraz
29 Şubat 2008Belki şehre canayakın bir kedi gelir diye umdum, şımardım ve küsüverdim anneme. Sinemaya gidecektik oysa; kedileri de almazlar ki içeri, yazı var kocaman. Biz de ormana gideriz artık, kedi avlanır, ben de akdeniz ikliminin tadını çıkarırım. O avlanır ama ben, avlanmak bir yana, yemek yapmayı bile bilmiyorum aslında; tut ki karnım acıktı, tek yiyeceğim, aynı zamanda tek arkadaşım olan kedim. Oysa ki eskiden saz fabrikam vardı, ırmağın yanında. Tüm şehir orada takılırdık. Çakıl taşlarıyla bir-iki laflar, sonra da onları suda sektirmeye çalışırdık. Gerçi, sen anlamazsın bu tür zevkleri, sen başkasın. Anlıyor musun? Anlamadığını biliyorum, lafın gelişi sormuştum. Bütün gün somurtacağına, biraz gülümse bari. Hadi, gülümse; ne kaybedersin? Gülümsemezsen şerefsizsin.
Microsoft Yahoo’yu Satın Alsın, Sen Otur
03 Şubat 2008Dedikodular ve onların baskılarının hüküm sürdüğü bu dünyada (en azından, ülkede), borsa bile dedikodular (spekülasyon demeyi tercih etseler de…) üzerinden işlerken, bir Microsoft çalışanının bir zamanlar söylediklerinin gerçekleşiyor olduğunu görmek, pek de şaşırtıcı değil. Microsoft’un Yahoo’yu satın almak için teklif verdiğini duymuşsunuzdur. Google’ın reklamlarına rakip olamayan ve bin elemanını işten çıkaracak olan Yahoo, kendini Microsoft’un ellerine bırakacak mı bilmiyorum ama, senelik olarak, Google’ın dört buçuk katı kâr eden bir şirketin desteğinde, Yahoo’nun, biz kullanıcıları sevindirecek yararlı projelere imza atmasını beklemek yanlış olmaz. Yeni nesil İnternet hizmetlerine ayak uydurmakta kötü olan iki şirketin birleşmesinin, eksi sayıların çarpımı gibi, artı bir değer verip vermeyeceğini zaman gösterecek. Click to continue »

