Almanya’da hayat durmuştu dün. Herkes, ama herkes maç izliyordu. Daha dakika üçken gelen gol ve devamı, bütün sokakları, sonu gelmeyen “Deutschlaand Deutschlaaaand” sesleriyle doldurdu. Yok, futbol konuşmak için yazmıyorum bunca tahmin etmesi zor olmayan olayı. Meselem, benim içine girdiğim ruh hali. İnsan, öyle bir ortamın içinde olunca, sanki Alman olmadığını unutmuş gibi, sanki ekranda zıplayan Merkel’i kendi seçmiş gibi, sonuna kadar destekliyor bulunduğun ülkenin takımını. Tezahüratlarını, şarkılarını ya da yorumlarını anlayamıyorsun ama sevinç çığlıkları her ülkede aynı. Bunun bir parçası olmak da çok hoşuma gidiyor gerçekten. Doooşlaaaaaand, oooo-şlaaaaaanddd!
günlük
...kategoriye göre gösteriliyor
OOO Şlaaaaaand OOO Şlaaand
04 Temmuz 2010Tiramisuyla Değirmen Dönmez
02 Mayıs 2010
Eskisi kadar Türkçe düşünemediğim bir dönemde, her yeri modifiye olduğu için markası bile anlaşılmayan ama belli ki eski bir otonun içinde hep bir ağızdan "aboneyim abone" diye şarkı söyleyen, hiphopçı özentisi gibi giyinmiş bir grup Türk’ün evimin önünden geçmesiyle kendime geldim. İnsanların düşüncelerini her geçen gün daha az önemsediğim şu dönemde, özgüvenin de fazlasının zarar olduğuna karar verdim gitti. Bir bilenlerin bin bilenleri, kendini bilmeyenlerin desteğiyle ve kimseye danışmadan yönettiği gerçeğinin yarattığı asap bozukluğunun sarmaladığı vatanımız ile bin bilenlerin kimin kendini bilip bilmediğine bir bilenlerin desteğiyle karar verdiği bu garip topraklar arasında kalmışlar belli ki. Bir ucu polifonik onuncu yıl marşı çalan, diğer ucunu görmek için bin belge sunup imzalaman gereken bir değnek. Sanki?
Ben de acayip uyum sağladım bu arada. Almanya’daki Portekiz ve İtalyan lokantalarının işletmecileriyle çok iyi geçiniyoruz özellikle. En iyi onların Almanca’sını anlıyorum ve benim düşük cümlelerimi en iyi onlar toparlıyor. Yanımda götürmek için tatlı istediğimde, “cam kapta olduğu için normalde vermiyoruz, ama al sen bunu, kırılırsa da canın sağolsun” cümlesini Almanca ama benim de anlayabileceğim şekilde kuran işletmeciye, “kırılırsa çalışır, öderim” demek isteyip, ve tabii ki diyemeyip, güler yüzümün arkasında yumurcak sesleri ile evime dönüyorum. Grazie Santa Lucia!
Ha bir de uzun zamandır yazamıyorum düzenli. Hiç zamanım yok. Öyle ki, yazılarımla ilgili genellikle burdan bana eposta gönderen ve beni çok mutlu edenlere de cevap veremiyorum. Kısa cevapları da bazı derin yorumlara yakıştıramıyorum hani. Bir süre daha affedin beni lütfen.
Fotoğraf Flickr’dan Dotpolka’nın “behold the mighty tiramisù” adlı çalışması.
Hayat Pi Sayısı Gibidir
14 Mart 2010 Hala dünyanın en güzel afişlere sahip (katılımcı sayısı genellikle beklenenden(!) az da olsa) partilerinin düzenlendiği, hiper-global, trendy, genç nüfusun patladığı, on yedi bin sene sonra İstanbul’dan daha kalabalık olması beklenen Backnang’ta yaşadığım için, bazen memlekette olup bitenlerden bihaber olabiliyorum.
Bulabildiğim en doğru tanımıyla "cılkı çıkmış" Ermeni katliamı meselesi tartışmasından da biraz geç haberim oldu haliyle. Fransa’dan kamyon dolusu aldığım peynirleri son kullanma tarihinden önce, daha doğrusu, son kıllanma tarihinden önce bitirmeye adanmıştım aslında da… Her ne kadar herkesin sonu gelmeyecek bir tartışmayla zaman kaybettiklerini düşünüyor olsam da, tam o sıralarda,
“Elif Şafak’a hayranlığım artmışken en önemli kitaplarından birini okumamak olmaz” mantığıyla, “Baba ve Piç” adlı romanına sarmıştım ve ister istemez, “bak görüyor musun yine gündemden kopamadık” dedim, haberi alınca. O kadar kitap arasından “Ermeni meselesinin” didiklendiğini bul ve oku… Nasıl bir tesadüftür bu?
Buradan bedava izlenebilen tek türk kanalı Haber Türk’te meydan savaşı veren entellerden tutun, gırla bulunan FriendFeed ve Facebook manyaklarının açtığı garip gruplar ve feedlere (beslemelere?) kadar her yere sıçramış bu tartışma benim sadece uykumu getirdi ve eğlenceli şehrimin çılgın aktivitelerine geri dönüp, kardan adam yaptım. Bazı eklemelerle adama da benzedi hani. Kardan da olsa, adam oldu yani. Dışarıdan soğuk görünse de, bembeyaz bir kalbi var. Geçen eriyince zaten anladık, içi dışı birmiş hakkaten… Tamam, sustum =)
Her ne kadar her fırsatta Almanya’ya sövsem de, platonik bir “severim de söverim de” ilişkisi geliştirdiğimi de inkar edemem aslında. Önceden değindiğim “Strasbourg’a gidip peynir ve şarap yüklenip dönelim” temalı lüks(!) aktiviteler şöyle dursun, en son gittiğim “8-bit” partisinde, Super Mario Theme çalınca kopan bir kalabalık gördüm ve bunun dünyanın her köşesinde göremeyeceğiniz bir manzara olduğuna bahse girerim. Kendine has küçük avantajlarıyla buraları sevsek de, Türkiye’nin kalbinden göçenlerin tek derdi, oraya geri dönmek olmuştur her zaman. Hayatı Pi sayısına benzetmem de bu yüzden. Virgülden sonraki sonsuz basamağı keşfettikçe keşfederiz ama “üç küsür bişey” olabiliriz en fazla. Her neyse, uzatmayayım daha. Bakalım şu kısmet olacak mı:
Hayırlısı artık; o kadar söyleyebiliyorum.
Edit: …ve bugünün düya pi günü olduğunu sonradan öğreniyorum. Tesadüf, tamam ama… Kendimden korktum yine de.
Halay Çekerek Makina Kuran Adam
22 Kasım 2009
Ne garip bir gün. İki saat önce uyandığımdan beri kahve içiyorum ama hala uyanamadım. Günün garipliği de aslında uyanamamam değil de, uyanmaya çalışmamdan dolayı… Cumartesi gününün tamamını yatakta (ve evet, tek başıma) geçirmemle meşhurumdur aslında. Belki de ben de Alman oluyorumdur, kim bilir. Hatta daha geçen gün, bir genci (ben de yüz on yaşındayım, bu arada) yüksek sesle müzik dinliyor diye ayıpladım, falan. Bir kuralcılık, bir havalar böyle… Gerçi, Almanlar havalı falan değiller; o benim havalılığım! Kendime iltifat etmeye de başladım artık; tamamdır. Eh; son beş aydır yüzyüze Türkçe konuştuğum kişilerin toplamı beş (Münih’teki haftasonunu saymazsak, iki) olunca… En çok neyi merak ediyorum, biliyor musunuz? İstanbul’a dönünce ne hissedeceğimi! Son gördüğüm parçası, Sabiha Gökçen Havaalanı’ydı. Uçakta uyuya kalmışım da… Beni uğurlayanları saymazsak, İstanbul’un tepeden manzarasına kıyasla pek hoş gelmiyor kulağa. Burada boş sokaklara baktıkça da sarıyor bir Beşiktaş özlemi… Arada bir gazete için uğradığın bakkalla bile kankaya bağlayabileceğin memleketin, en yakın iş arkadaşlarının dahi figüran kaldığı buradan bakınca cennet gibi gözüküyor. Trafikte söylediklerim için üzgünüm İstanbul; öyle demek istememiştim. Önceki yazımla da kahveyi küstürmüştüm zaten, bari eşlik ettiği manzaranın kalbini kırmamış olsaydım. Neyse ki yeni kahve makinası aldılar şirkete, İstanbul’a da yolculuk yakın. Her şey çok güzel olacak. Ha bir de, şirkette artık hem tanıtım, hem web geliştirme hem de yazılım geliştirme bölümünde çalışıyorum. Geliştirmenin ekip lideri beni takımına dahil etti. Her şey gerçekten çok güzel olacak.
Noch Ein Bier Bitte!
28 Haziran 2009Evet, klişe olduğunu biliyorum ama gittiğim ülkenin dilinden saçma bir cümleyle yazıya giriş yapmak bana hala eğlenceli geliyor. Dilini bilmediğim bir ülkeye, oranın dilini öğrenmeye ve iki sene de eğitim görmeye geldim. Her ne kadar eğitimim İngilizce de olsa, Almanlar kendi aralarında konuşurken sırf ben varım diye İngilizce kasmadığından dolayı, acilen Almanca öğrenmem lazım. Stuttgart’a bağlı Sulzbach kasabasında, şehir merkezine kırk iki kilometre, daha doğrusu 5,5€ uzakta yaşıyorum. Evet, burada tren bileti çok pahalı.
Geleli henüz bir hafta olmasına rağmen, oturma iznim çıktı sayılır, banka hesabımı açtım ve hatta sigortalandım. Buraya gelene kadar vize derdinde ne bunalımlara girdim ama geldikten sonra bakıyorum da artık işler hızlı yürüyor. Adamlarda acayip bir iş disiplini var. Buraya gelen yabancılar da (ve özellikle de Türkler) bundan fazlasıyla etkileniyorlar. Yani, hem “vay anasını” diyor, hem de örnek alıyorlar.
Sulzbach acayip ağaçlık bir yer. Murr nehrinin kıyısındaki Sulzbach’tan bahsediyorum (“Sulzbach an der Murr” diyorlar). Nitekim, aynı isimle birkaç tane daha kasaba var. Bizim Levent semtleri gibi birşey işte. Tren biletini, yani o pahalı bileti alırken çok dikkat etmek gerekli. Neyse ki, bilet makinelerinde Türkçe seçeneği de var! Click to continue »
En Son Kaydettiğim Yerden Devam Et!
17 Eylül 2008Okul başlamıyor bu sene. Her geçen günün daha da şiddetli olarak hatırlattığı, sürekli bir eksiklik hissettiren bir durum. Evden çıkarken, anahtarı almayı unutmuşsunuz gibi bir şey. “Yahu daha dün başlamıştık sanki” laflarıyla bezenmiş, bütün üniversiteden arkadaşların diyalogları. Okulda hala yapmadığım birşeyler olmalı. Seçmelisinden temeline bütün dersleri aldım, kantinde oturmadık sandalye bırakmadım, festivaline katıldım, “gencim” bahanesiyle saçmaladım… Kısacası, üniversite öğrencisi olmanın tüm olanaklarından faydalandım ama birşey eksik! Acaba öğretinin içeriğinden mi tatmin olmadım, “ekonomist” kabuğunu mu yadırgadım yoksa, sinir olduğum bir öğretim görevlisinin kafasına taş atamadım diye mi bu takıntım? Cevabını bilmediğim sorular için olasılıkları saymayı bırakmam gerek; kafam, daha da karışıyor.
Belki de sonu “ist” yerine “olog” ile biten bir meslek bulmalıydım. Makinist ve hatta çapulcu aktivist’i hatırlatan ekonomist (iktisatçı, evet) ünvanı yerine; jinekolog, sosyolog, antropolog, biyolog, teknolog, psikolog ve benzeri karizmatik isimli mesleklerden birini edinseydim, tatmin olacaktım belki. Olamadım ama, kimsenin okumadığı ve koskoca bir monolog olan bir blog yazmaya başladım. Yetmez mi dersiniz?
Balkonun Kapısını Açık Bırakmadım!
23 Temmuz 2008Bugünlerde durgunlaştım yine. Hatta, elimdeki bulguları birleştirince, bunalımda olduğumu söyleyebilirdim ama eminim ki değilim, çünkü mutsuz değilim. Mutlu olduğum için mi rahatsızım, yoksa mutluluğumdan rahatsız olanlar yüzünden mi tedirginim; bilemiyorum. Çok garip, duygusal tecrübeler yaşatıyor bana bu sahte bunalım. Bunlardan en ilginciyse, sık sık yaşadığım yabancılaşmalar. Herhangi bir konuşmanın ortasında, araba kullanırken, merdivenleri çıkarken ve hatta hiçbir şey yapmadan dururken; bütün her şeyden sıyrılıp, yaptığım işi otomatik pilota devredip, kendimi ve içinde bulunduğum ortamı dışarıdan seyretmeye başlıyorum. Bununla da kalmayıp, her an, her şeyi sorgulamaya başlıyorum. Mesela; evliliğin, o akşam sevişeceğinizi akrabalar başta olmak üzere mümkün olduğunca fazla sayıda insana duyurmak olduğuna dair yüzeysel ve “fena” bir yargıya, uzun uzadıya düşündükten sonra varmış bulunuyorum ve bulunduğum yerin, “normal insanlarca”, yanlış yola saparak varılan “sapık” bir konum olarak görüldüğünü de gayet iyi biliyorum. Kısa bir mesafeyi yürüyecekken, içimden rastgele bir sayı seçip, her adımda bu sayıyı bir eksilterek ilerlerliyorum ve sıfırı bulursam moralim de sıfırlanıyor. Click to continue »
Bir ÖSS Daha Geçti, Benim Aklım 2004′te
16 Haziran 2008Annemlerin evindeki eski odamı karıştırırken bulduğum karalama defteri, ÖSS’ye hazırlanırken ne kadar zor bir dönemden geçtiğimi hatırlattı. Oynatmaya az kalmış ama ucuz kurtulmuşum sanırım. Okurken zaman zaman “eskiden ne aptalmışım” dedirten karamalarımdan bazı ilginç yerleri paylaşmak istedim:
Cafeye gitmeyeceğime yemin ettim, bugün tarihi bir gün: 22/12/03 (evde bilgisayar da yok, bunun yanında).
ÖZZ (öğrenciye zıçıp zıvama) sınavı dolayısıyla odama kapanmış bulunmaktayım, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.Yanıt vermezsem, hıncınızı kapıdan çıkarabilirsiniz. Miyav!
Benim boyum hala uzuyor mu yoksa artık enine mi gitmeye başladım? (Yaşa ÖZZ) Bana dokunmayan yılan burj al arab’da yaşasın.
Yazın Yazı Yazmak
03 Haziran 2008
Yer: Avcılar. Akşamüstü. Zaman, tam olarak, bankaların kapanmasına beş kala. Saatte yüz kırk kilometre hızla giden bir araba. İçinde ben. Benim de içimde bir sıkıntı. Ne olduğu belirsiz bir şekilde beynimi zorlayıp, saçma düşüncelere yöneltiveriyor. Bankaya yetişmekten çok, İstanbul’da yaşayanların onda biri, birbirine dava açsa, Çağlayan’da (şimdilik bir temelden ibaret olarak) “avrupa’nın en büyük adliye sarayı” olmayı bekleyen yapının yetip yetmeyeceği gibi garip şeyleri düşünüp, endişeleniyorum. Sakın birbirinize durup dururken dava açmayın. Yetmeyebilir çünkü bence. Çevreyolunun ortasına “SWH” yazıp, üzerinden geçen herkesi, -bilmem kaçıncı- dereceden cinayetle suçlayıp, kapasiteyi tek başıma doldurasım da var aslında.



