günlük

...kategoriye göre gösteriliyor

 

En Son Kaydettiğim Yerden Devam Et!

Çarşamba, 17 Eylül 2008

Okul başlamıyor bu sene. Her geçen günün daha da şiddetli olarak hatırlattığı, sürekli bir eksiklik hissettiren bir durum. Evden çıkarken, anahtarı almayı unutmuşsunuz gibi bir şey. “Yahu daha dün başlamıştık sanki” laflarıyla bezenmiş, bütün üniversiteden arkadaşların diyalogları. Okulda hala yapmadığım birşeyler olmalı. Seçmelisinden temeline bütün dersleri aldım, kantinde oturmadık sandalye bırakmadım, festivaline katıldım, “gencim” bahanesiyle saçmaladım… Kısacası, üniversite öğrencisi olmanın tüm olanaklarından faydalandım ama birşey eksik! Acaba öğretinin içeriğinden mi tatmin olmadım, “ekonomist” kabuğunu mu yadırgadım yoksa, sinir olduğum bir öğretim görevlisinin kafasına taş atamadım diye mi bu takıntım? Cevabını bilmediğim sorular için olasılıkları saymayı bırakmam gerek; kafam, daha da karışıyor.

Belki de sonu “ist” yerine “olog” ile biten bir meslek bulmalıydım. Makinist ve hatta çapulcu aktivist’i hatırlatan ekonomist (iktisatçı, evet) ünvanı yerine; jinekolog, sosyolog, antropolog, biyolog, teknolog, psikolog ve benzeri karizmatik isimli mesleklerden birini edinseydim, tatmin olacaktım belki. Olamadım ama, kimsenin okumadığı ve koskoca bir monolog olan bir blog yazmaya başladım. Yetmez mi dersiniz?

Balkonun Kapısını Açık Bırakmadım!

Çarşamba, 23 Temmuz 2008

Bugünlerde durgunlaştım yine. Hatta, elimdeki bulguları birleştirince, bunalımda olduğumu söyleyebilirdim ama eminim ki değilim, çünkü mutsuz değilim. Mutlu olduğum için mi rahatsızım, yoksa mutluluğumdan rahatsız olanlar yüzünden mi tedirginim; bilemiyorum. Çok garip, duygusal tecrübeler yaşatıyor bana bu sahte bunalım. Bunlardan en ilginciyse, sık sık yaşadığım yabancılaşmalar. Herhangi bir konuşmanın ortasında, araba kullanırken, merdivenleri çıkarken ve hatta hiçbir şey yapmadan dururken; bütün her şeyden sıyrılıp, yaptığım işi otomatik pilota devredip, kendimi ve içinde bulunduğum ortamı dışarıdan seyretmeye başlıyorum. Bununla da kalmayıp, her an, her şeyi sorgulamaya başlıyorum. Mesela; evliliğin, o akşam sevişeceğinizi akrabalar başta olmak üzere mümkün olduğunca fazla sayıda insana duyurmak olduğuna dair yüzeysel ve “fena” bir yargıya, uzun uzadıya düşündükten sonra varmış bulunuyorum ve bulunduğum yerin, “normal insanlarca”, yanlış yola saparak varılan “sapık” bir konum olarak görüldüğünü de gayet iyi biliyorum. Kısa bir mesafeyi yürüyecekken, içimden rastgele bir sayı seçip, her adımda bu sayıyı bir eksilterek ilerlerliyorum ve sıfırı bulursam moralim de sıfırlanıyor.

Devam etmek için tıklayın »

Bir ÖSS Daha Geçti, Benim Aklım 2004′te

Pazartesi, 16 Haziran 2008

Annemlerin evindeki eski odamı karıştırırken bulduğum karalama defteri, ÖSS’ye hazırlanırken ne kadar zor bir dönemden geçtiğimi hatırlattı. Oynatmaya az kalmış ama ucuz kurtulmuşum sanırım. Okurken zaman zaman “eskiden ne aptalmışım” dedirten karamalarımdan bazı ilginç yerleri paylaşmak istedim:

Cafeye gitmeyeceğime yemin ettim, bugün tarihi bir gün: 22/12/03 (evde bilgisayar da yok, bunun yanında).

ÖZZ (öğrenciye zıçıp zıvama) sınavı dolayısıyla odama kapanmış bulunmaktayım, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.Yanıt vermezsem, hıncınızı kapıdan çıkarabilirsiniz. Miyav!

Benim boyum hala uzuyor mu yoksa artık enine mi gitmeye başladım? (Yaşa ÖZZ) Bana dokunmayan yılan burj al arab’da yaşasın.

Devam etmek için tıklayın »

Yazın Yazı Yazmak

Salı, 3 Haziran 2008

GüneşimsiYer: Avcılar. Akşamüstü. Zaman, tam olarak, bankaların kapanmasına beş kala. Saatte yüz kırk kilometre hızla giden bir araba. İçinde ben. Benim de içimde bir sıkıntı. Ne olduğu belirsiz bir şekilde beynimi zorlayıp, saçma düşüncelere yöneltiveriyor. Bankaya yetişmekten çok, İstanbul’da yaşayanların onda biri, birbirine dava açsa, Çağlayan’da (şimdilik bir temelden ibaret olarak) “avrupa’nın en büyük adliye sarayı” olmayı bekleyen yapının yetip yetmeyeceği gibi garip şeyleri düşünüp, endişeleniyorum. Sakın birbirinize durup dururken dava açmayın. Yetmeyebilir çünkü bence. Çevreyolunun ortasına “SWH” yazıp, üzerinden geçen herkesi, -bilmem kaçıncı- dereceden cinayetle suçlayıp, kapasiteyi tek başıma doldurasım da var aslında.

Titreşimler

Cuma, 25 Ocak 2008

titreşim(Bunları, önceki yazımın gerçek yüzü gibi görebilir veya tükenmez çelişkilerimi herhangi bir şekilde açıklamak zorunda olmadığınız için, hafif bir gülümsemeyle, okumaya devam edebilirsiniz) Hayatımı tamamen saçma işler üzerine kurmuşken, sadece hırsım yüzünden aldığım yedi dersin tek dönemlik sıkıntısının yarattığı izler, beklediğimden de kalıcı oldu. Açıklandıktan bir hafta sonra bir arkadaşı sorunca, ayıp olmasın diye notlarını öğrenen ve aldığı nota hiç itiraz etmeyip, mutlu mesut yaşamını sürdüren bu öğrenci; notların açıklanacağı tarihi yakından takip eder oldu. “Disco Partizani” gibi komik şarkılara muzur yüz ifadeleri ile eşlik etmeyi seven biriyken, Leonard Cohen’in mavi yağmurluk başlıklı “mektubunu” ezbere okur oldu; en küçük bir duygusal çöküntü dahi olmadan, hem de. Dostoyevski okumaktan sırf isimleri ezberleyemediği için çekinirken, beslediği sokak köpeğini Fyodor Pavloviç diye çağırır oldu; hayvanın soran gözlerle bakmasına da aldırmadı… “Hırs” denilenin, her ne ise, çok tehlikeli bir şey olduğunu zaten biliyordum ama, hiç denemeye fırsatım olmamıştı. Bence, insanın kişiliğini, ister istemez, çok değişik yönlere çekebilecek bir hastalık gibi. Melankoli nasıl bir sorunsa, kabul edilebilir ölçünün üzerindeki hırs da öyle değerlendirilmeli.

Devam etmek için tıklayın »

Sınavlar Bitti, Ben Uyandım

Salı, 22 Ocak 2008

Asgari çalışmayla azami notu hedefleyerek, geceleri James Bond filmleri izleyerek, gündüzleri de fotokopi peşinde koşup vicdanımızı rahatlatarak geçirdiğimiz zorlu (!) haftalar sona erdi. Bir yanıp bir sönen mütereddit bir floresanın sonunda çöp olacağını bilmeyişine benzer bir gaflet içinde olsak da, dengesiz tempomuz sonucu ortaya çıkabilecek kötü bir sonucu, bir dizi, şansımızın yaver gittiği olay yardımıyla atlatıp, giriverdik tatile. Bahsettiklerim, bütün yarışı önde götürüp, son düzlüğün başında çay molası veren atletlerin, bitişin son düzlüğün on metre gerisine taşındığını ve dolayısıyla birinci olduklarını öğrenmeleri gibi bir dizi olay; daha saçma bir örnek veremezdim ama düzgün anlatsaydım da bundan daha açıklayıcı olamazdı işte.

Devam etmek için tıklayın »

Selanik’te Üç Gün

Çarşamba, 16 Ocak 2008

Perşembe gecesi otobüse doluştuk ve Yunanistan’ın Selanik* şehrine doğru yola koyulduk. Tecrübeli şoförümüzün benzini kontrol etmeyi unutmuş olması sebebiyle, Çorlu’ya beş km kala bir saat beklediysek de, genel olarak sakin bir yolculuktan sonra; sınır kapısına yaklaştık. Lozan Antlaşması’nın kazandırdıklarından biri olan Karaağaç Beldesi’ne gelince, biraz hayal kırıklığına uğradım. Nedense, pek bir bakımsız kalmıştı. Uzun süren pasaport kontrolleri olmasa, Yunan tarafına geçtiğimizi anlayamayabilirdim. Binalar hiç değişmemişti. Aynı bakımsızlık, aynı tenhalık. Sanki bir köyü ortadan ikiye ayırmışlardı. Belki de ayırmışlardır? Bilmiyorum… Otobüsün farlarının ışığınca terk edildikleri anda ince dallarını kaybetmişcesine gölgelenen buz tutmuş ağaçların görsel şöleninin arasından ilerleyerek yolumuza devam ettik ve Selanik’e ulaştık. Selanik’in bizim megaköyümüzden görüntü olarak farkları, daha az insanın yaşaması ve çanak antenler yerine eski tip antenlerin çatıları süslemesinden ibaretti. Yunanların bizim kültürümüzün tamamen kapsadığı şeyler adına sık sık “işte Yunanistan budur”, “bizim özümüz bunlar” gibi cümleler kurmaları biraz garibime gitse de, asırlardır yanyana yaşayan iki halkın çok benzer kültürlere sahip olmaları, o kadar da şaşırtıcı olmasa gerek.

Devam etmek için tıklayın »

Bu Sene Yazdığım En Kötü Yazı Bunu On’a Katlasın

Salı, 1 Ocak 2008

Eskiden yeni yıla, ne güzel, sessiz sakin girerdik ailece. Kendimizi, bütün sene biriktirdiklerimizi bir gecede oraya buraya saçmak ve bir bütünün parçası olarak görmek zorunda hissetmezdik. Uzun zamandır görüşmediğimiz dostlarımızı aniden hatırlayıp, onları “yılbaşında ne yapıyorsun” başlıklı konuşmalara muhatap etmezdik. Rehberdeki herkese kısa mesaj yollamak diye bir kavram yoktu ve hatta kısa mesaj nedir bilenler bile çok küçük bir topluluktu. Birisine yılbaşı mesajı veya kartı gönderildiğinde cevap verilmesi, nezaketen değil de, gayet samimi olurdu. Geçen her seneyle kötüye gittiğimizi söylemiyorum; demek istediğim başka bir şey. “En kötü günümüz böyle olsun” dileğinin ne kadar saçma olabileceğini, dilendiği zamandan itibaren değişenlerin, o günü gerçekten tekrar içinde bulunulması hoş olmayan durumlar silsilesinden ibaret bırakabileceğini söylemek istiyorum. Bakış açısı hızla değişirken, en kötü günümüzün alt sınırını yukarılara taşıma dileği de saçma hale geliyor; bir diğer deyişle. Değişik bir örnek de verelim: Masanın karşısında oturan, hoş bayan, unutulması gereken bir anı haline gelebilir belki birkaç ay sonunda. Bu yüzden ben, “en kötü gün” üzerinden bir dilek tutmak yerine, sadece mutluluk diledim.

Devam etmek için tıklayın »

Ver Gazı

Cumartesi, 22 Aralık 2007

İçime bir dert doğdu ki sormayın, bütün insanlık abesle iştigaldeyken sen ters yönden el sallayabiliyorsun sadece. Hırslı insanlardan, onların tatminsizliğe taparken unuttukları değerlerden ve bu saçma anlayışın, benim gibilerin de hayatını olumsuz etkilemesinden ne kadar nefret ettiğimi tekrar etmek istiyorum. İşleyen bir avuç beyin hücrenle, sen kim oluyorsun da, kendi kendine sakin yaşamaktan mutlu olan bu gencin ailesini gaza getirip de evde çıkacak bir tartışmayı tetikliyorsun? Bizim garip toplumumuzda öyle birbirini gaza getirme durumları yaşanır, evet. Türk aile yapısına uydurma çabaları, işte. Kime ve neye göre belirlendiğini bilemiyorum ama bu yapının bana uymadığı gayet açık ve bu yüzden de uydurmaya çalışanlara tepkim çok sert oluyor. Sinirli bir adam değilim aslında ben. Sadece gerginliğe tahammülüm yok ve en küçük bir etkide, büyük bir tepkiyle karşılık vererek, ipleri gevşetmeye ve hatta koparmaya çalışıyorum; diyelim. Hem Tayyip bile “gaza getirmeyin ulan bizi” diye kürsüden bağırırken ben bu köşeye fışkırmışım; çok mu? Her neyse.

Bugün Bayram; Hiç Yatmayın Çocuklar

Perşembe, 20 Aralık 2007

Yeni bloguma ilk yazıyı yazacak olmanın heyecanıyla biraz saçmalarsam mazur görün. Tabii saatin de bunda etkisi olabilir. Gerçi güneş doğmadan birkaç saat öncesini benimsediğimi bile söyleyebilirim, ne de olsa son zamanlarda Yırtık Not Defteri’ne ve Kimse Beni Okumuyor’a yazdığım yazıların çoğunu bu zamanlarda tasarlıyorum. Sanki herkes uyurken yazdığım yazılarda değişik bir bakış açısına kavuşacakmışım gibi geliyor. Biliyorum, sadece gece kulüplerindekileri saysak bile yeni bir şehir kurmaya yetecek kadar, ayık olmasa da, uyanık insan vardır şu an İstanbul’da ama bu benim dünyam işte*. Bayramın ilk gününe, bir belgesel ve ardından da Disturbia adlı bir gerilim filmi izleyerek girdim. Belgesel; National Geographic’in, denizin dipleri hakkında çektiği çok ilginç bir yapımdı. Dünyanın yüzde yetmiş beşinin denizlerle kaplı olduğunu herkes bilir ama

Devam etmek için tıklayın »