Halay Çekerek Makina Kuran Adam
Pazar, 22 Kasım 2009
Ne garip bir gün. İki saat önce uyandığımdan beri kahve içiyorum ama hala uyanamadım. Günün garipliği de aslında uyanamamam değil de, uyanmaya çalışmamdan dolayı… Cumartesi gününün tamamını yatakta (ve evet, tek başıma) geçirmemle meşhurumdur aslında. Belki de ben de Alman oluyorumdur, kim bilir. Hatta daha geçen gün, bir genci (ben de yüz on yaşındayım, bu arada) yüksek sesle müzik dinliyor diye ayıpladım, falan. Bir kuralcılık, bir havalar böyle… Gerçi, Almanlar havalı falan değiller; o benim havalılığım! Kendime iltifat etmeye de başladım artık; tamamdır. Eh; son beş aydır yüzyüze Türkçe konuştuğum kişilerin toplamı beş (Münih’teki haftasonunu saymazsak, iki) olunca… En çok neyi merak ediyorum, biliyor musunuz? İstanbul’a dönünce ne hissedeceğimi! Son gördüğüm parçası, Sabiha Gökçen Havaalanı’ydı. Uçakta uyuya kalmışım da… Beni uğurlayanları saymazsak, İstanbul’un tepeden manzarasına kıyasla pek hoş gelmiyor kulağa. Burada boş sokaklara baktıkça da sarıyor bir Beşiktaş özlemi… Arada bir gazete için uğradığın bakkalla bile kankaya bağlayabileceğin memleketin, en yakın iş arkadaşlarının dahi figüran kaldığı buradan bakınca cennet gibi gözüküyor. Trafikte söylediklerim için üzgünüm İstanbul; öyle demek istememiştim. Önceki yazımla da kahveyi küstürmüştüm zaten, bari eşlik ettiği manzaranın kalbini kırmamış olsaydım. Neyse ki yeni kahve makinası aldılar şirkete, İstanbul’a da yolculuk yakın. Her şey çok güzel olacak. Ha bir de, şirkette artık hem tanıtım, hem web geliştirme hem de yazılım geliştirme bölümünde çalışıyorum. Geliştirmenin ekip lideri beni takımına dahil etti. Her şey gerçekten çok güzel olacak.


Yer: Avcılar. Akşamüstü. Zaman, tam olarak, bankaların kapanmasına beş kala. Saatte yüz kırk kilometre hızla giden bir araba. İçinde ben. Benim de içimde bir sıkıntı. Ne olduğu belirsiz bir şekilde beynimi zorlayıp, saçma düşüncelere yöneltiveriyor. Bankaya yetişmekten çok, İstanbul’da yaşayanların onda biri, birbirine dava açsa, Çağlayan’da (şimdilik bir temelden ibaret olarak) “avrupa’nın en büyük adliye sarayı” olmayı bekleyen yapının yetip yetmeyeceği gibi garip şeyleri düşünüp, endişeleniyorum. Sakın birbirinize durup dururken dava açmayın. Yetmeyebilir çünkü bence. Çevreyolunun ortasına “SWH” yazıp, üzerinden geçen herkesi, -bilmem kaçıncı- dereceden cinayetle suçlayıp, kapasiteyi tek başıma doldurasım da var aslında.
(Bunları, önceki yazımın gerçek yüzü gibi görebilir veya tükenmez çelişkilerimi herhangi bir şekilde açıklamak zorunda olmadığınız için, hafif bir gülümsemeyle, okumaya devam edebilirsiniz) Hayatımı tamamen saçma işler üzerine kurmuşken, sadece hırsım yüzünden aldığım yedi dersin tek dönemlik sıkıntısının yarattığı izler, beklediğimden de kalıcı oldu. Açıklandıktan bir hafta sonra bir arkadaşı sorunca, ayıp olmasın diye notlarını öğrenen ve aldığı nota hiç itiraz etmeyip, mutlu mesut yaşamını sürdüren bu öğrenci; notların açıklanacağı tarihi yakından takip eder oldu. “Disco Partizani” gibi komik şarkılara muzur yüz ifadeleri ile eşlik etmeyi seven biriyken, Leonard Cohen’in mavi yağmurluk başlıklı “mektubunu” ezbere okur oldu; en küçük bir duygusal çöküntü dahi olmadan, hem de. Dostoyevski okumaktan sırf isimleri ezberleyemediği için çekinirken, beslediği sokak köpeğini Fyodor Pavloviç diye çağırır oldu; hayvanın soran gözlerle bakmasına da aldırmadı… “Hırs” denilenin, her ne ise, çok tehlikeli bir şey olduğunu zaten biliyordum ama, hiç denemeye fırsatım olmamıştı. Bence, insanın kişiliğini, ister istemez, çok değişik yönlere çekebilecek bir hastalık gibi. Melankoli nasıl bir sorunsa, kabul edilebilir ölçünün üzerindeki hırs da öyle değerlendirilmeli. 