günlük

...kategoriye göre gösteriliyor

 

Titreşimler

25 Ocak 2008

titreşim(Bunları, önceki yazımın gerçek yüzü gibi görebilir veya tükenmez çelişkilerimi herhangi bir şekilde açıklamak zorunda olmadığınız için, hafif bir gülümsemeyle, okumaya devam edebilirsiniz) Hayatımı tamamen saçma işler üzerine kurmuşken, sadece hırsım yüzünden aldığım yedi dersin tek dönemlik sıkıntısının yarattığı izler, beklediğimden de kalıcı oldu. Açıklandıktan bir hafta sonra bir arkadaşı sorunca, ayıp olmasın diye notlarını öğrenen ve aldığı nota hiç itiraz etmeyip, mutlu mesut yaşamını sürdüren bu öğrenci; notların açıklanacağı tarihi yakından takip eder oldu. “Disco Partizani” gibi komik şarkılara muzur yüz ifadeleri ile eşlik etmeyi seven biriyken, Leonard Cohen’in mavi yağmurluk başlıklı “mektubunu” ezbere okur oldu; en küçük bir duygusal çöküntü dahi olmadan, hem de. Dostoyevski okumaktan sırf isimleri ezberleyemediği için çekinirken, beslediği sokak köpeğini Fyodor Pavloviç diye çağırır oldu; hayvanın soran gözlerle bakmasına da aldırmadı… “Hırs” denilenin, her ne ise, çok tehlikeli bir şey olduğunu zaten biliyordum ama, hiç denemeye fırsatım olmamıştı. Bence, insanın kişiliğini, ister istemez, çok değişik yönlere çekebilecek bir hastalık gibi. Melankoli nasıl bir sorunsa, kabul edilebilir ölçünün üzerindeki hırs da öyle değerlendirilmeli. Click to continue »

Sınavlar Bitti, Ben Uyandım

22 Ocak 2008

Asgari çalışmayla azami notu hedefleyerek, geceleri James Bond filmleri izleyerek, gündüzleri de fotokopi peşinde koşup vicdanımızı rahatlatarak geçirdiğimiz zorlu (!) haftalar sona erdi. Bir yanıp bir sönen mütereddit bir floresanın sonunda çöp olacağını bilmeyişine benzer bir gaflet içinde olsak da, dengesiz tempomuz sonucu ortaya çıkabilecek kötü bir sonucu, bir dizi, şansımızın yaver gittiği olay yardımıyla atlatıp, giriverdik tatile. Bahsettiklerim, bütün yarışı önde götürüp, son düzlüğün başında çay molası veren atletlerin, bitişin son düzlüğün on metre gerisine taşındığını ve dolayısıyla birinci olduklarını öğrenmeleri gibi bir dizi olay; daha saçma bir örnek veremezdim ama düzgün anlatsaydım da bundan daha açıklayıcı olamazdı işte. Click to continue »

Selanik’te Üç Gün

16 Ocak 2008

Perşembe gecesi otobüse doluştuk ve Yunanistan’ın Selanik* şehrine doğru yola koyulduk. Tecrübeli şoförümüzün benzini kontrol etmeyi unutmuş olması sebebiyle, Çorlu’ya beş km kala bir saat beklediysek de, genel olarak sakin bir yolculuktan sonra; sınır kapısına yaklaştık. Lozan Antlaşması’nın kazandırdıklarından biri olan Karaağaç Beldesi’ne gelince, biraz hayal kırıklığına uğradım. Nedense, pek bir bakımsız kalmıştı. Uzun süren pasaport kontrolleri olmasa, Yunan tarafına geçtiğimizi anlayamayabilirdim. Binalar hiç değişmemişti. Aynı bakımsızlık, aynı tenhalık. Sanki bir köyü ortadan ikiye ayırmışlardı. Belki de ayırmışlardır? Bilmiyorum… Otobüsün farlarının ışığınca terk edildikleri anda ince dallarını kaybetmişcesine gölgelenen buz tutmuş ağaçların görsel şöleninin arasından ilerleyerek yolumuza devam ettik ve Selanik’e ulaştık. Selanik’in bizim megaköyümüzden görüntü olarak farkları, daha az insanın yaşaması ve çanak antenler yerine eski tip antenlerin çatıları süslemesinden ibaretti. Yunanların bizim kültürümüzün tamamen kapsadığı şeyler adına sık sık “işte Yunanistan budur”, “bizim özümüz bunlar” gibi cümleler kurmaları biraz garibime gitse de, asırlardır yanyana yaşayan iki halkın çok benzer kültürlere sahip olmaları, o kadar da şaşırtıcı olmasa gerek. Click to continue »

Bu Sene Yazdığım En Kötü Yazı Bunu On’a Katlasın

01 Ocak 2008

Eskiden yeni yıla, ne güzel, sessiz sakin girerdik ailece. Kendimizi, bütün sene biriktirdiklerimizi bir gecede oraya buraya saçmak ve bir bütünün parçası olarak görmek zorunda hissetmezdik. Uzun zamandır görüşmediğimiz dostlarımızı aniden hatırlayıp, onları “yılbaşında ne yapıyorsun” başlıklı konuşmalara muhatap etmezdik. Rehberdeki herkese kısa mesaj yollamak diye bir kavram yoktu ve hatta kısa mesaj nedir bilenler bile çok küçük bir topluluktu. Birisine yılbaşı mesajı veya kartı gönderildiğinde cevap verilmesi, nezaketen değil de, gayet samimi olurdu. Geçen her seneyle kötüye gittiğimizi söylemiyorum; demek istediğim başka bir şey. “En kötü günümüz böyle olsun” dileğinin ne kadar saçma olabileceğini, dilendiği zamandan itibaren değişenlerin, o günü gerçekten tekrar içinde bulunulması hoş olmayan durumlar silsilesinden ibaret bırakabileceğini söylemek istiyorum. Bakış açısı hızla değişirken, en kötü günümüzün alt sınırını yukarılara taşıma dileği de saçma hale geliyor; bir diğer deyişle. Değişik bir örnek de verelim: Masanın karşısında oturan, hoş bayan, unutulması gereken bir anı haline gelebilir belki birkaç ay sonunda. Bu yüzden ben, “en kötü gün” üzerinden bir dilek tutmak yerine, sadece mutluluk diledim. Click to continue »

Ver Gazı

22 Aralık 2007

İçime bir dert doğdu ki sormayın, bütün insanlık abesle iştigaldeyken sen ters yönden el sallayabiliyorsun sadece. Hırslı insanlardan, onların tatminsizliğe taparken unuttukları değerlerden ve bu saçma anlayışın, benim gibilerin de hayatını olumsuz etkilemesinden ne kadar nefret ettiğimi tekrar etmek istiyorum. İşleyen bir avuç beyin hücrenle, sen kim oluyorsun da, kendi kendine sakin yaşamaktan mutlu olan bu gencin ailesini gaza getirip de evde çıkacak bir tartışmayı tetikliyorsun? Bizim garip toplumumuzda öyle birbirini gaza getirme durumları yaşanır, evet. Türk aile yapısına uydurma çabaları, işte. Kime ve neye göre belirlendiğini bilemiyorum ama bu yapının bana uymadığı gayet açık ve bu yüzden de uydurmaya çalışanlara tepkim çok sert oluyor. Sinirli bir adam değilim aslında ben. Sadece gerginliğe tahammülüm yok ve en küçük bir etkide, büyük bir tepkiyle karşılık vererek, ipleri gevşetmeye ve hatta koparmaya çalışıyorum; diyelim. Hem Tayyip bile “gaza getirmeyin ulan bizi” diye kürsüden bağırırken ben bu köşeye fışkırmışım; çok mu? Her neyse.

Bugün Bayram; Hiç Yatmayın Çocuklar

20 Aralık 2007

Yeni bloguma ilk yazıyı yazacak olmanın heyecanıyla biraz saçmalarsam mazur görün. Tabii saatin de bunda etkisi olabilir. Gerçi güneş doğmadan birkaç saat öncesini benimsediğimi bile söyleyebilirim, ne de olsa son zamanlarda Yırtık Not Defteri’ne ve Kimse Beni Okumuyor’a yazdığım yazıların çoğunu bu zamanlarda tasarlıyorum. Sanki herkes uyurken yazdığım yazılarda değişik bir bakış açısına kavuşacakmışım gibi geliyor. Biliyorum, sadece gece kulüplerindekileri saysak bile yeni bir şehir kurmaya yetecek kadar, ayık olmasa da, uyanık insan vardır şu an İstanbul’da ama bu benim dünyam işte*. Bayramın ilk gününe, bir belgesel ve ardından da Disturbia adlı bir gerilim filmi izleyerek girdim. Belgesel; National Geographic’in, denizin dipleri hakkında çektiği çok ilginç bir yapımdı. Dünyanın yüzde yetmiş beşinin denizlerle kaplı olduğunu herkes bilir ama Click to continue »

"Takmayacaksın, Tak-Açacaksın"*

12 Aralık 2007

Uykum açılsın diye kahve içip durmamın, evdeki su stoğumu tehdit etmeye başladığını farketmem moralimi bozamayacak! Uyumamakta ısrar ediyorum bu aralar. “Fight Club” adlı filmi yeni keşfetmiş bir ergen gibi geceleri ayrı bir hayatım olduğunu iddia etmeyeceğim tabii ama, dinlediğim müzikten, olaylara bakış açıma kadar her şey değişiveriyor on ikiden sonra. Saat ikiyi gösterene kadar deli gibi kodlarla boğuşup, harflerden hâlâ sıkılmamış olarak, üstüne bir de yarım saat kitap okuyabilen; sonrasındaysa delirip, “e” harfinin dişi mi yoksa erkek mi olduğunu uzun uzun düşünen ve bu konuda objektif olamayacağına karar verip, bir kahve daha almak üzere mutfağa giden bir adam. Bu saatte nereden su bulabilirim acaba? Kola içmeyi bir anda kestiğimden beri başa çıkamadığım kafein bağımlılığı, hayatı zorlaştıracak noktaya ulaştı galiba. Anlaşılan, Türk Diplomatın Kızının anılarını okumayı bitiremeyeceğim, bu gece de. Müjde Ar’ı ve saçma gazoz kapağı mecazını (şimdi yaptığım gibi) küçük çaplı ve korkak görmenize neden olabilecek kadar göze çarpan, ve detaylarıyla yazılsa, bırakın tek romanı, düzinesinin bile kapsayamayacağı kadar fazla kaçamak hikâyesini (hayat tecrübesini?) toplamış Selin “ablamız”. Ülkemizde, biz erkeklerin çapkınlık adı altında rahatça yaptığı ama yapmaya yeltenen kadınların en iyi ihtimalle hafif meşrep olarak küçümsendiği gönül eğlencelerini böylesine cesur anlatmayı nasıl başarmış; hayret ettim. Kitabı satın aldığım D&R mağazasında, kitabın kapağını bile görmeyenlerce yapılan çarpıtılmış dedikodulara maruz kaldığını düşündüğüm kasadaki bayan, kitabı gördükten sonra yüzüme hiç bakmadı; mazur görmek lazım, belki de. Bana bakış açısına katlanmayı da göze alamam gerçi. Nitekim, bu ülkede cinselliğin bir tabu olarak görülmemesini isteyenlere, eğer erkekse “abaza” veya “eşcinsel”, kadınsa da “azgın” veya “kaşar” gözüyle bakılıyor ki, öyle olsalar bile bize ne; o da ayrı ve derin bir konu. Bu konuda söyleyecek çok sözü olanlara susmayı öğrettiler ve çoğunluk kaldıkları sürece kendilerini güvende hissedecekler. Bu noktada, “hangi çoğunluk” demek gerekiyor tabii. Ordusunun yarısı karşı tarafa geçen Osmanlı komutanı gibi kalmaya mahkumlar bence. Susup, bildiğimizi ve düşündüğümüzü söylememeyi bir bok sanıyoruz ya; bu salak içgüdünün yarattığı iletişim eksikliğiyle herhangi bir çoğunluktan bahsetmek, kökten yanlış. Gümüş sözlerin diyarında, sükûtun vaadlerine kanıp, altın arıyor millet.

*Grup Vitamin’den alıntı

Sahte Katil Planları

27 Kasım 2007

Kendime zaman yaratmak işinde harikalar yarattığım şu dönemde, keyfimi kaçıran detaylar daha da bir göze batar oldu, büyük sorunların yokluğunda. Okulda üst katlara asansör kullanmadan çıkmayı imkânsız hâle getirmek üzere merdivenlere baraj kuran geri zekâlı üniversite tayfasını öldürmek için de zaman yaratabilirim mesela. Bu kadar sinirlenecek bir şey yok demeyin; son bozuk paranızla aldığınız kahvenin, bu bariyer-insan kırmalarının arasından slalom yaparak geçerken döküldüğünü ve hatta ileri seviyede kafein bağımlısı olduğunuzu bir düşünün. O an içimden plansızca saldırmak geldiyse de, üniversite hayatımın kalan son döneminde “kahvesini dökene kafa atan çocuk” veya kısacası “ruh hastası” olarak anılmak istemediğimden olacak, kendimi tuttum. Salaklıklar çeşit çeşittir ve maruz kalmadıkça derecelendirmek zordur işte. Zaten, bu nefret fışkırmasının tek kaynağının “merdivene kamp kurmuş üç beyin hücreli yaşam formları” olmadığını da belirtmeme gerek yok herhalde? Ancak, daha fazla ayrıntıya girmeyip, daha ne saçma şeylere sinirlenebileceğimi siz okurlarımın tahminine bırakıyorum (hemen de sahiplendim ve okurum oluverdiniz bu arada). Hayatı basit bir havuz problemi gibi gördüğüm ve bazılarını dört işlem yapmaktan aciz bulduğum oluyor işte böyle zaman zaman. Boşvermişlik felsefemle tamamen zıt olan bu düşüncelerin beynimi kemirmeye başlamasıyla, bütün dünyayı yıkasım geliyor. Aykırı düşünceleri “tasvip etmeyen” ve ağırbaşlılığı olgunluk sanan, hatta odunluğu onaylayanlarla sık sık karşılaşmanın yan etkileri bunlar. Aykırı olmayı sonuna kadar desteklediğimi söyleyemem tabii, belki de ben de bazen odunlaşabiliyorum. En azından bunu ifade edebiliyorum. Bir teselli? Bir sayrı? Bir bilsem…

Üç Yüz Altmış Bir Numaralı Ruh Hâli

17 Kasım 2007

İnsanların neden canı sıkılır? Günlük salgılamamız gereken asgari bir adrenalin miktarı ya da konuşmamız gereken belli bir süre mi vardır? Edinilebilecek uğraşlar neredeyse sınırsızken, ders çalışmak mümkün müdür? Ders çalışmak neden bu kadar zordur? Yarın ekonometri sınavı var ve şu an ızgarada yatan tedirgin bir sazan gibiyim. Sabahtan beri, yapmam gerekmeyen ve hatta yapmamam gereken sayısız işe zaman yatırıp, yarın kopacak kıyametin alametlerini her dakika daha iyi kavrarken, hocalar ve asistanlar sanki roka, peynir ve rakıları hazırlıyorlar. Ben bu kadar sapık kâbuslar görürken, üstüne bir de gökyüzünün yeryüzümü ışıkla buluşturmamaktaki kararlığı ekleniyor; odamın garip manzarası sebebiyle, kalın perdesi üzerinden hiç eksik olmayan penceremin durumu bana her zamankinden daha fazla acı veriyor şimdi. Çalışırsam başarabileceğime olan inancımın tek olumsuz yanı, yani bu gidişle çalışamayacağımın bilinciyle birleştiğinde yarattığı bunalım, daha da hissedilir oldu. Ders çalışmak için birisinin katalizörlüğü üstlenmesi lazım. Telefonum çaldı az önce ve başka bir şey dilemediğime üzüldüm. Neyse ki sonunda ders çalışabileceğim, sanırım. Gerçi toplu yapılan her iş ve eylemi, eğlence olarak tanımlayan hastalardansanız derdimi size anlatamam. Neyse.

Her Yiğidin Farklı Bir Vurgun Yiyişi Vardır

09 Eylül 2007

Salyangozları kedi mamasıyla besleyip fotoğrafladığım dakikaları bile eğlenceli sayabileceğim kadar sıkıcı geçmekte olan yazın sonlarına yaklaşırken, ilginç hobiler edinmesiyle ünlü bir arkadaşım olan Ali’nin dalış kursuna gideceğini öğrendiğimde, beni saatte on binde beş yüz on sekiz kilometre (~52m/saat)(evet, hesapladım) hızla hareket eden yaşamdan kurtaracak fırsat elime geçmişti. Bahçeye biraz tuz döküp kanıtları yok etmekle işe başladım! (tabii ki ciddi değilim) Her ne kadar Ali, Turkuaz’da çoktan karar kılmış olsa da, ben ancak biraz araştırıp kendi vicdanımı rahatlattıktan ve üstüne bir de eğitimdeki havuz dalışlarının Korukent’te (evimin dibi; kapıdan 38 adım) yapılacağını öğrendikten sonra, aynı balıkadam kursunda karar kılabildim. Hedef, PADI Adv.O.W. alıp Sharm-el-sheikh’in altını üstüne getirmekti (sportif dalışta yüzeye bir şey çıkarmak yasak ama mayomun gizli cebi var ve evet ben yine ciddiyetsizleştim). Hemen kayıtlar yapıldı ve haftasonu heyecanla beklenilmeye başlandı.

İlk günkü teorik derslere giderken pek bir hevesliydim ve eğitmeni pür dikkat dinleyebileceğimi sanıyordum. Elimize tutuşturdukları, sanki suyun ne olduğunu bile bilmeyenler için hazırlanmış gibi duran PADI O.W. kitabını bile büyük bir sabırla okumaya koyuldum. İlk sunum yapılırken yani bize durum komedisi yaratacak kadar basit şeyler anlatılırken bile ilgim azalmadı… Ama ikinci sunum öncesinde, anlatırken benim bildiğim sıfatların yetersiz kalacağı kadar değişik bir kızın sınıfa girmesiyle her şey değişti. Sürekli oynayan ve etrafındaki her cisme soracak bir sorusu varmış gibi bakan bir çift gözün önünü hafifçe kapatan yıpranmış saçları kızıldı ve sıradan birinde görsem tüylerimi diken diken edecek ince kırık tırnaklar geziniyordu, uçları kırık saç tellerinde. Gereksiz bir detay gibi gözükebilir ama onun yüzünden (sayesinde?) teorik ders de yalan oldu çünkü hayatımda ilk defa gördüğüm herhangi bir şeye baktığımda kullandığım bakışlarımla onu inceliyordum. Bu dikkat kaybına da “homo saphien neureticus oversigticus” adını verdim. Esentepe’deki Değirmen pastanesinin üst katına gün boyunca tıkılı kaldık ve ben su derinleştikçe artan basıncın etkileri dışında hiçbir şey dinlemedim.

Korukent’in havuzundaki geyik eğitim de bitince, tamamlamamız gereken dört deniz dalışı vardı ama yakın zamanda gidebileceğimiz bir tur yoktu çünkü 30 Ağustos haftası için ben Rock’n Coke biletimi almıştım, Ali de Ajda Pekkan’ın konserini iple çekiyordu. Bizim gibi dengesizlerin bütün programlarını iptal edip de 29 Ağustos gecesi Ayvalık’a hareket edeceklere katılmaya karar vermesi için 28 Ağustos’u ertesi güne bağlayan gecede yapılan birkaç telefon görüşmesi yetti. Yetti yetmesine de, turda yer de yoktu. Gecenin ilk yarısı ve ertesi günün ilk on saatinde otobüs bileti aradık durduk ama dönüş biletini ayarlayamadık. Bunun üzerine, “aman canım ne de olsa oradan cumartesi gecesine Ayvalık’tan dönüş bileti bulup rockn coke’a bile yetişiriz” düşüncesine kapıldık ve sadece gidiş bileti alındı. On ikiye yirmi kala Esentepe’den kalkması gereken otobüs, bizi birkaç Rus işkadını (!) ve Türk işadamlarından oluşan kalabalık bir grubun arasında (nereden gelip nereye gittiklerini çözemedim) uzunca bekletip, geceyarısı olduğunda ancak köprüye yöneldi. Otobüse binerken bavulları teslim alan muavin ve onun başında dikilip sürekli nasihat veren şoförün atışmaları eşliğinde bindiğimiz otobüs, saat bire doğru ancak Küçükyalı’dan hareket edebilmişti yani artık Ayvalık’taki gruba katılmak üzere yola çıkmıştık. Çıkmıştık çıkmasına ama gideceğimiz otelin bırakın yerini, adını bile tam bilmiyorduk ve bunu, katil tipli muavinin ineceğimiz yeri sormasıyla farkettik. Bu küçük detayı atladığımız ortaya çıkınca bir panik anı yaşandı ama yapılabilecek tek şey, ilk durakta rehberi arayıp bilgi almaktı. Otobüs Susurluk’ta durunca şöyle bir diyalog yaşandı:

Ege – hadi olm arasana rehberi
Ali – e iyi de bende telefon numarası yok
E – iyiymiş…
A – turkuaz da kapalıdır bu saatte… ne yapsak?
E – kahve içelim bak şurda starbucks var
A – peki…
E – lan bak burda “susurlukta ayran içilir, tost yenir” yazıyo!
A – uyalım derim
E – çok kendinden emin yazmış hakkaten
A – evet…
E – 2 ayran 2 kaşarlı lütfen

Durumun vehametini Ayvalık sapağından itibaren “nerde inceksiniz?! nerde, nerde, nerede? hı?” şeklinde yetmiş beş kere soran muavinin telaşından anladık. Biz, nasıl bir rahatlıktır bilemiyorum ama, sakince etrafa bakınıp, nerede olduğumuzu kavramaya çalışıyorduk. Ayvalık otobüs garını görünce, herhalde burasıdır diye, bir inip sormaya karar verdik:

Ege- kardeş burada çamlık otel mi ne varmış bilir misin?
Taksici – çam oteli mi diyosun?
E – galiba
T – ??!
E – evet evet, çam otel
T – burdan bir buçuk kilometre var en fazla
E – Ali gel abi iniyoruz

Sonunda otele varmıştık! Yani, en azından öyle umuyorduk. Otelin kapısından gayet kendimizden emin girerken, beni bir telaş kapladı:

E – olm sen eminsin dimi ayırtmışlardır yer bize
A – tabi ya ben konuştum yani kesin demedim ama biliyorlar
E – ne demek kesin değil ya kesin şimdi kaldık böyle
A – bıdıbıdı
E – bidibidi…

Karşılıklı bidibıdı devam ederken resepsiyona yaklaştık:

A – Ali Malkoçoğlu ve Ege Özcan’a yer ayrıltılmış olacaktı
Görevli – a evet, ayrıca sizi rehber bekliyor, yaklaşık… (saatine bakar) beş dakika içinde burada olmanız gerekiyor

Koşarak odaya çıkıp bizim mayoları ve havluları sırt çantama doldurduğumuz gibi aşağıya indik ve ilk dalış için tekneye gimek üzere yola koyulduk. Ayvalık muhteşem bir yer. Serviste geçen dakikalarda emekliliğimi hangi evde geçirsem diye henüz yirmi birimde plan yaparken buldum kendimi. Suyun altı ise daha da muhteşem. Mercanlar bizim indiğimiz derinliklerde çok fazla değildi (limitimiz on sekiz metre idi) ama görülecek sayısız deniz canlısı, özellikle de ahtapotlar vardı. Denizin dibinden çıkıp, scubayı çıkardığımız gibi kendimizi tekrar denize atıp yüzdük durduk.

Her gecenin birbirinden değişik ve güzel lokantalarda geçtiği (o girit lokantasını unutamayacağım), ekibin “tat insanları” (obez) ile dolu olduğu, kişibaşı kırk (toplamda 400) midye yedikten sonra bir de Ayvalık tostu yenebilen (Ayvalık’ta tost yenir… ama ne içilir bilemedik), teknede dağıtılan yemeğin hiçbir zaman artmadığı ve üst katındaki masada birçok şekerleme ve böreğin her zaman hazır bulunduğu böyle bol kalorili bir tatildi ayrıca.

Sıradaki hedef sharm!

(Ayrıca dönüş bileti bulamadık ve ben rockncoke’a yetişemedim)
(Belki de iyi oldu?)