kitap

...kategoriye göre gösteriliyor

 

Empati

Cuma, 30 Mayıs 2008

Empati (kapak)“Olasılıksız’ın Yazarı Adam Fawer’dan” ibaresi, kitabın adından daha büyük yazılmış olduğundan, çekinerek aldığım bu kitap hakkında biraz yazmak istedim (evet, uzatmadan da başlayacağım hatta). Kitabın dış görünüşü, yazarı (en azından, bence) gereğinden (!) fazla meşhur eden ilk romanı, “Olasılıksız”ın, renklendirilmiş bir kopyası gibi. Beyaz, sade bir kabuğun üzerinde, rastgele saçılmış (daha sonradan, empatiyi temsil edeceklerini öğrendiğimiz) birkaç renk damlası ve bu cümbüşün tam ortasında konumlandırılmış “Empati” başlığı ile, onun biraz altında, yazarın adı. Şimdiye kadar saydığım her özelliğini itici bulduğum kitabı, artık süpermarketlerde bile satılmasının da getirdiği küçümsemeyle (biraz burnum havada, evet), bir süre okumadan beklettim. Baş ucumda, “bir açıp baksan aslında, neler bulacaksın içimde” dermiş gibi bekleyen kitabı birkaç gün önce açtım ve “Olasılıksız” kadar olmasa da, içinde geçen gerçek temelli ama sahte bilim ve felsefe dünyasına kendimi kaptırıp, kısa zamanda bitirdim.

Devam etmek için tıklayın »

Olasılıksız

Çarşamba, 26 Aralık 2007

En çok satılanlar listesinden kitap seçmeye başlamadım, hayır. Adam Fawer’ın, beyaz cilt üzerindeki hoş tasarlanmış siyah grafiğin ortasına beyaz harflerle, kabartılarak adı yazılmış ve bu yüzden rafta gayet çekici duran romanı Olasılıksız’a, sadece bu görsellik sayesinde yöneldim. Elimde tuttuğum kitabın, on yedinci baskı olduğunu ve ilk baskının 2006′nın Nisan ayında yapıldığını da fark edince, ilgim daha da arttı.

Devam etmek için tıklayın »

"Takmayacaksın, Tak-Açacaksın"*

Çarşamba, 12 Aralık 2007

Uykum açılsın diye kahve içip durmamın, evdeki su stoğumu tehdit etmeye başladığını farketmem moralimi bozamayacak! Uyumamakta ısrar ediyorum bu aralar. “Fight Club” adlı filmi yeni keşfetmiş bir ergen gibi geceleri ayrı bir hayatım olduğunu iddia etmeyeceğim tabii ama, dinlediğim müzikten, olaylara bakış açıma kadar her şey değişiveriyor on ikiden sonra. Saat ikiyi gösterene kadar deli gibi kodlarla boğuşup, harflerden hâlâ sıkılmamış olarak, üstüne bir de yarım saat kitap okuyabilen; sonrasındaysa delirip, “e” harfinin dişi mi yoksa erkek mi olduğunu uzun uzun düşünen ve bu konuda objektif olamayacağına karar verip, bir kahve daha almak üzere mutfağa giden bir adam. Bu saatte nereden su bulabilirim acaba? Kola içmeyi bir anda kestiğimden beri başa çıkamadığım kafein bağımlılığı, hayatı zorlaştıracak noktaya ulaştı galiba. Anlaşılan, Türk Diplomatın Kızının anılarını okumayı bitiremeyeceğim, bu gece de. Müjde Ar’ı ve saçma gazoz kapağı mecazını (şimdi yaptığım gibi) küçük çaplı ve korkak görmenize neden olabilecek kadar göze çarpan, ve detaylarıyla yazılsa, bırakın tek romanı, düzinesinin bile kapsayamayacağı kadar fazla kaçamak hikâyesini (hayat tecrübesini?) toplamış Selin “ablamız”. Ülkemizde, biz erkeklerin çapkınlık adı altında rahatça yaptığı ama yapmaya yeltenen kadınların en iyi ihtimalle hafif meşrep olarak küçümsendiği gönül eğlencelerini böylesine cesur anlatmayı nasıl başarmış; hayret ettim. Kitabı satın aldığım D&R mağazasında, kitabın kapağını bile görmeyenlerce yapılan çarpıtılmış dedikodulara maruz kaldığını düşündüğüm kasadaki bayan, kitabı gördükten sonra yüzüme hiç bakmadı; mazur görmek lazım, belki de. Bana bakış açısına katlanmayı da göze alamam gerçi. Nitekim, bu ülkede cinselliğin bir tabu olarak görülmemesini isteyenlere, eğer erkekse “abaza” veya “eşcinsel”, kadınsa da “azgın” veya “kaşar” gözüyle bakılıyor ki, öyle olsalar bile bize ne; o da ayrı ve derin bir konu. Bu konuda söyleyecek çok sözü olanlara susmayı öğrettiler ve çoğunluk kaldıkları sürece kendilerini güvende hissedecekler. Bu noktada, “hangi çoğunluk” demek gerekiyor tabii. Ordusunun yarısı karşı tarafa geçen Osmanlı komutanı gibi kalmaya mahkumlar bence. Susup, bildiğimizi ve düşündüğümüzü söylememeyi bir bok sanıyoruz ya; bu salak içgüdünün yarattığı iletişim eksikliğiyle herhangi bir çoğunluktan bahsetmek, kökten yanlış. Gümüş sözlerin diyarında, sükûtun vaadlerine kanıp, altın arıyor millet.

*Grup Vitamin’den alıntı

Ninatta’nın Bileziği

Perşembe, 10 Mayıs 2007

Ahmet Ümit’in hayranlık uyandıran akıcı anlatımını değişik bir kalıpta görmeye ne dersiniz? “Ninatta’nın Bileziği” adlı romanında, Ümit, Hititler zamanında geçen bir yasak aşk hikâyesini, o zamanın tabletlerinin tercümelerinde rastladığımız epik şiirsel kalıpta, zaman zaman hüzünlenip, bazen de coşkuyla yoğrulan bir anlatımla sunuyor. Aşkın her iki tarafı da yakan alevinin etkisini hayatınızda bir kez olsun hissettiyseniz, kitapta olup bitenler arasında zaman zaman hayatınızdaki olayların antik benzerlerine rastlayabilirsiniz. Hititli soylu bir aileden gelen Ninatta’nın, komutan Nuvanza’ya olan aşkının mantık ve umuttan yoksunken bile, beklenenin aksine daha da bir güçlenerek yanan ateşi, Kadeş Savaşı ve toplumun baskısından nasibini alsa da, bu kitapta ölümsüzleşmiş. Üç bin üç yüz yıldır devam eden bu sevdaya tanıklık etmek istiyorsanız, bu kitabı hemen edinin derim.

Oğullar ve Rencide Ruhlar

Salı, 8 Mayıs 2007

“Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar”. Kendini, “erkek Japon Bıldırcınlarının cinsel hayatı konusunda otorite ve orta boylu” olarak tanımlayan Alper Canıgüz’ün, ilk baskısı 2004 yılında İletişim Yayınevi tarafından yapılan “Oğullar ve Rencide Ruhlar” adlı kitabında, en azından yirmi yaşındaki birinin sahip olabileceği bir kültür birikimi ve mantığa sahip olan beş yaşındaki bir çocuk olan kahramanımız Alper Kamu, yaşadığı mahallede olup bitenleri kendi bakış açısından değerlendiriyor. Yaratıcı tanımlamalara ve bir beş yaşındakinin seviyesinden bakıldığında daha da komik ve absürd görünen durumlara bu kitapta sık sık rastlanıyor. Fırlamalığı ve filozofluğu aynı, üstelik de sadece beş yaşında olan bir karakterde toplayan Canıgüz, bu sıradışı karakterin etrafında dönen hikayeye polisiye, fantazi, drama ve hatta mizahı bolca katarak, sürekli karmaşık duygularla okuyacağınız bir hikâye sunmuş. Kitabın ne kadar değişik bir yapıya sahip olduğunu göstermek adına bir kaç alıntı yapmalıyım; Canıgüz’ün tarzını en iyi kendi cümleleri ifade edecek gibi:

“Ben Alper Kamu, bir kaç ay önce beş yaşıma bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük bir kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyordum. (…) (Anaokulunda) Benden, evde Shostakovich dinleyen benden, “kestane, gürgen, palamut” diye yırtınmam bekleniyordu. Neyse ki, asosyalliğim ve ara ara içimde kopan fırtınaları dışa vuran mimiklerim sayesinde öğretmenim benim zihinsel özürlü olduğuma hükmetti de düştü yakamdan. (…) Bir devlet memurunun eti budu ne? Çocuklarına işkence etmek için maaşının yarısını isteyen o iğrenç sömürgenler utansın. Bir de ona o maaşı layık görenler. Sonunda, baba tartışmayı noktalayan kararını açıkladı: ‘Ecdadını sikerim ben anaokulunun’ (…) (Alev Ablasının anlattığı masalı aktarıyor) Karlar Kraliçesi, işi gücü hainlik ve fesatlık olan Laponyalı bir cadıymış. Sözü geçen pis karı öyle bir ayna yaptırmış ki, bu aynaya yansıyan tüm görüntüler güzelliklerini yitirir, iğrenç ve kötücül şeylere dönüşürmüş; dünyayı bir kez oradan görenler anında taş kalpli, berbat insanlar oluverirlermiş. Karlar Kraliçesi’nin çömezleri, dalgayı yer yüzünün her köşesine götürüp milletin suratına tutarlarmış. Kraliçe de bundan sapıkça bir zevk alırmış. Fakat uçarak seyahat ettiklerini çıkarsadığım bu geri zekâlı çömezler bir gün aynayı ellerinden düşürüp kırmışlar. Gelin görün ki, bu kaza hiç de insanlığın hayrına sonuç vermemiş. Tuzla buz olan aynanın tozları kuzey rüzgârlarıyla dünyanın dört bir tarafına dağılıp, onun bunun gözüne girmiş; ortalık bok heriflerden geçilmez hâle gelmiş. Kay adlı oğlan ile Gerda adlı kız, birbirine bitişik iki evin tavanarasında oturan iki ailenin sevimli çocuklarıymış ve birbirlerine bayılırlarmış. Karşılıklı odalarının pencere kenarında birer sandık dururmuş. Her iki sandığın içinde de aşklarının simgesi olan bir gül fidanı bulunurmuş. Bu ikisi yaz aylarında sürekli birlikte takılır, çayırlarda hoplayıp zıplar, çoğunlukla da birbirlerinin evlerine girip, pis günahları boynuna, herhalde bir takım haltlar karıştırırlarmış. Ne var ki kışın ana babaları onları sokağa bırakmadıkları için buluşup oynayamazlarmış. Üstelik pencerelerini kaplayan buz, birbirlerini görmelerini bile engellermiş. Ama onlar pes etmez, bir demir parayı şöminede ısıtıp cama dayarlarmış. Camın üzerinde oluşan küçücük deliğe gözlerini dayayıp birbirlerine bakarlarmış. O kadar saplantılılarmış yani. Ha bir de Gerda’nın durup durup söylediği bir şarkı varmış: ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak’. Tahmin edebileceğiniz gibi bir gün Kay’ın gözüne o aynanın zerrelerden biri kaçmış ve o sevgi dolu sünepe çocuk yerini soğuk, ukala bir seks manyağına bırakmış. Kısa süre sonra da basıp Karlar Kraliçesi’nin Laponya’daki sarayına gitmiş. Gerda da herhalde kendisiyle evlenecek başka bir salak bulamayacağından korktuğu için onun peşine düşmüş. Yol boyunca ne badireler atlatmış, ne insanlarla karşılaşmış. Hırsızlar, uğursuzlar, konuşan kargalar, lezbiyen büyücüler… Doğrusu bunlardan birinin hikâyesi bana dokundu azıcık. Onu anlatmadan geçemeyeceğim. Gerda oradan oraya sürüklenirken, meyve ağaçları ve her türden çiçeklerle dolu harika bir bahçesi olan evin kapısını çalmış. Ev sahibesi, iyi yürekli, yaşlı bir büyücüymüş. Kadın, hikâyesini dinledikten sonra Gerda’yı evine almış. Ona süper bir oda tahsis etmiş, karnını en güzel yiyeceklerle doyurmuş, saçlarını altın taraklarla taramış vesaire. Meğerim o da ne zamandır bir kızı olsun istermiş. Bu yüzden bağlanıvermiş Gerda’ya. Zaten homini gırtlak olan bir kız olan Gerda, ekmek elden su gölden yaşayıp giderken biraz da kadının büyülerinin etkisiyle nereden gelip nereye gittiğini unutuvermiş. Fakat büyücü kadın Gerda’nın o angut Kay için kendisini terk etmesinden hâlâ çok korkarmış. Gerda bahçede gezerken Kay ile aşklarının sembolü olan gülleri görüp de herşeyi hatırlayıvermesin diye bir gece gidip o güzelim bahçesindeki güllerin hepsini tek tek ezmiş. Ne var ki Gerda Yaşlı büyücünün üzerindeki bir gül işlemesini görmüş ve hafızası yerine gelmiş. Nankör, kadıncağıza yaptıkları için teşekkür bile etmeden ağlaya zırlaya oradan kaçmış. Bu arada Kay, Laponya’da gününü gün etmekteymiş. Karlar Kraliçesi, artık bunda ne bulduysa, bir dediğini iki etmiyormuş. Kay, otuzbir çekmekten artan vaktinin büyük bölümünde buzdan heykeller falan yapıyormuş. Gerda, Karlar Kraliçesinin ‘evde’ olmadığı bir gün pat diye çıkagelmiş. Haliyle, Kay’ın fena tadı kaçmış. Ne ki, kız oralı değilmiş. Kay’a sarılmalar, yavşamalar falan; yalakalığın bini bir para. Kay da bakmış kızın laftan anladığı yok, Allah yarattı dememiş, vermiş buna sopayı. Yer misin, yemez misin gibilerinden. Fakat karıda numara çok. Dehal başlamış, ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak,’ diye şakımaya. Bu şarkıyı duyan Kay’ın gözlerinden bir damla yaş süzülmüş. İşte o anda gözüne kaçan cam parçacığı da çıkıp gitmiş. O zaman dünyayı yine eskisi gibi görmüş, Gerda’yı ne kadar sevdiğini hatırlayıvermiş falan fıstık. İkisi birlikte, yaşadıkları onca maceradan sonra bile, dirhem olgunlaşmamış çocuklar olarak evlerine, ninelerinin dizlerinin dibine dönmüşler.”

 

İnsanın kitabın tamamını alıntılayası geliyor ama daha fazlasını okumak için, kitabı edinmenizi şiddetle tavsiye ederim.