Sosyofobik
Pazar, 16 Ağustos 2009Yüzüme maske ettiğim beyaz dumanlar kaybolalı geçen günler sayılıydı. Haftalık terapi grubuma doğru giderken, merkezin bulunduğu sokağa girmeden önce, yakalanma ihtimalimin nispeten az olduğu bu köşebaşında son bir tane yakıp yakmamak arasında tereddütteydim. Aklımın tüm baskısını yenen bağımlılığıma boyun eğip elimi cebime attım. Yan sokaktan gelen patırtıyla panik olup, aynı hızda geri çıkardım.
Köşeyi dönüp görüş alanıma girdiğinde nefes nefeseydi. Az önce izlediği bir filmin etkisinde kalıp, aslında varolmayan tehditleri atlatarak buraya ulaşmıştı sanki. Bir yerbezi kadar buruşuk duran beyaz Gucci pantalonunu çekiştirip, iki adım daha attıktan sonra durakladı. Saçları, yere düşen gül ağacı tokanın baskısından kurtulmanın şerefine dansediyordu. Hayalet görmüş gibi donuk bir bakış ve yarı açık ağzıya bir süre sendeledi. Kirlenmiş olmalarına rağmen hala bakımlı ve estetik gözüken çıplak ayaklarından birini eliyle ovuştururken, diğer eliyle elektrik direğinden destek aldı. Tam o sırada buruşmaya başlayan ağzından çıkan mırıltı, beni delip geçen bakışlarını uzak bir noktaya kilitlemesiyle bir çığlığa dönüşüverdi.
Çığlığının içinde kaybolan kelimeleri seçemeseler de, büyük bir hatanın sonucu gibi duran bu görüntüden rahatsız olan pek çoğu, ne olup bittiğini anlamak için en fazla on saniye daha ayırıp, hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti. Bense, içlerindeki yardım etme isteğini tartarak bekleyenlerin arasındaydım. Belki de onlarınki sadece meraktı; bilemiyorum. Onun elektrik diğerine sırtını verip titreyerek yere çöküşünü izlemekse, daha önce mesafeli duran birkaçını onun yanına yaklaştırdı. Benimse bakışlarım hafifçe aşağı, sonra da geriye kaydı; bir büyünün etkisinden kurtulmak istermişçesine. Dizimi hafifçe kırıp, parmak ucumda yükselmiştim ki, “neyse ki aramızda hala iyi insanlar var” diyen bir yaşlı kadının sözlerinde hapis kalıp, hepten yere bakmaya başladım.
Tekrar ona bakabildiğimde, ıslak kaldırımla buluşan sarı saçlarını, boş bir çabayla toplamaya çalışıyordu. Sonra da elini gevşetti; yavaşça tekrar kaldırıma dökülen saçlarının eşliğinde ağlamaya başladı. Az önce ortalığı inleten isyankar kadın gitmiş, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi sessizce ağlayan bir mağdur gelmişti yerine. Etrafında toplananların sayısı ve yarattıkları gürültü de her geçen saniye artıyordu. Bende değişen tek şeyse, alnımdaki ter damlalarıydı.

Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. 