kurgu

...kategoriye göre gösteriliyor

 

Benimizin Hayatımızları

25 Ağustos 2010

Her akşamın üzerinde yaptıklarımı ezberlemiş iç ses. Güldürürken düşündüremeyip, sadece sırıtmalarını sağladığımı tekrarlar durur. Kumlu televizyon ekranındaki yüzler, ağlamazlar ki hiç. Bir dediğimi iki etmeseler de, ağlatmayı başaramadım henüz.

Tepeden baktığın insanların tepelerine çıkmaya çalışmamanın tek sebebinin yükseklik korkun değil ama tırmanmayı bilmemen olduğunu bilir miydin? Öğrenmen gereken çok şey var ama asla öğrenemeyeceklerin hep daha fazla. Öğrenmemek ayıp değildir; öğrenmemek, dürüst olmaktır. Beni tepede hissettiren kulemde düşünürken, çok aşağıladım seni; her kimsen.

Gözcü kulemden, aralarına karışmak için acele etmeyerek ve az kalsın merdivenden yuvarlanarak ayrıldım. Felsefeyle gönül eğlendirerek geçmezdi hayat. Dokunsalar ağlayacak ama dokunan kimsesi olmadığı için ağlamak bilmeyen bir adam olmak istemedim yani. Yoksa, aranıza hala ilgisizim.

Basit ama dönüşü olmayan bir yoldur kuleminki. Her iki tarafı da evin sanıp, sonra dönmeyi umarak gidersin. Yolda yaya geçitleri hayatını kurtarır, üzerlerine basıp geçersin. Gidiş yolunda tekrar görmeyi umduğun ama umursamadığın ayrıntılardır bunlar.

Click to continue »

Sosyofobik

16 Ağustos 2009

Yüzüme maske ettiğim beyaz dumanlar kaybolalı geçen günler sayılıydı. Haftalık terapi grubuma doğru giderken, merkezin bulunduğu sokağa girmeden önce, yakalanma ihtimalimin nispeten az olduğu bu köşebaşında son bir tane yakıp yakmamak arasında tereddütteydim. Aklımın tüm baskısını yenen bağımlılığıma boyun eğip elimi cebime attım. Yan sokaktan gelen patırtıyla panik olup, aynı hızda geri çıkardım.

Köşeyi dönüp görüş alanıma girdiğinde nefes nefeseydi. Az önce izlediği bir filmin etkisinde kalıp, aslında varolmayan tehditleri atlatarak buraya ulaşmıştı sanki. Bir yerbezi kadar buruşuk duran beyaz Gucci pantalonunu çekiştirip, iki adım daha attıktan sonra durakladı. Saçları, yere düşen gül ağacı tokanın baskısından kurtulmanın şerefine dansediyordu. Hayalet görmüş gibi donuk bir bakış ve yarı açık ağzıya bir süre sendeledi. Kirlenmiş olmalarına rağmen hala bakımlı ve estetik gözüken çıplak ayaklarından birini eliyle ovuştururken, diğer eliyle elektrik direğinden destek aldı. Tam o sırada buruşmaya başlayan ağzından çıkan mırıltı, beni delip geçen bakışlarını uzak bir noktaya kilitlemesiyle bir çığlığa dönüşüverdi.

Çığlığının içinde kaybolan kelimeleri seçemeseler de, büyük bir hatanın sonucu gibi duran bu görüntüden rahatsız olan pek çoğu, ne olup bittiğini anlamak için en fazla on saniye daha ayırıp, hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti. Bense, içlerindeki yardım etme isteğini tartarak bekleyenlerin arasındaydım. Belki de onlarınki sadece meraktı; bilemiyorum. Onun elektrik diğerine sırtını verip titreyerek yere çöküşünü izlemekse, daha önce mesafeli duran birkaçını onun yanına yaklaştırdı. Benimse bakışlarım hafifçe aşağı, sonra da geriye kaydı; bir büyünün etkisinden kurtulmak istermişçesine. Dizimi hafifçe kırıp, parmak ucumda yükselmiştim ki, “neyse ki aramızda hala iyi insanlar var” diyen bir yaşlı kadının sözlerinde hapis kalıp, hepten yere bakmaya başladım.

Tekrar ona bakabildiğimde, ıslak kaldırımla buluşan sarı saçlarını, boş bir çabayla toplamaya çalışıyordu. Sonra da elini gevşetti; yavaşça tekrar kaldırıma dökülen saçlarının eşliğinde ağlamaya başladı. Az önce ortalığı inleten isyankar kadın gitmiş, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi sessizce ağlayan bir mağdur gelmişti yerine. Etrafında toplananların sayısı ve yarattıkları gürültü de her geçen saniye artıyordu. Bende değişen tek şeyse, alnımdaki ter damlalarıydı.

Click to continue »

Tepeden Bakan Kadın

28 Haziran 2009

Doğalgaz faturasındaki kırmızı yazıların önemini, o sabah soğuk suyla duş alırken kavradı. Su damlaları, uykudan yeni kalkmış bedenine birer iğne gibi batıyordu. Soğuktan mı yoksa sinirden mi olduğunu anlamadığı bir şekilde titriyordu. Onu titreten sinirleriyse, bari boşuna gitmesin diye kendi kendine küfür etti. Titremesi geçmemiş, ancak yüzündeki karıncalanma biraz olsun azalmıştı. Her ne kadar bir bahaneye bağladıysa da, küfürler ağzından kesik kesik, kendini tutamayıp da kusar gibi çıkmıştı. Sanki onu duyabilecek birileri varmış gibi tedirgin oldu. Yine aniden gelen bir taşkınlıkla, tırnaklarındaki kabarmış ojeyi biraz daha kemiriverdi.

Yüzünde bir ekşilik, omuzlarında da biraz çöküklük vardı. İki sene önce, karşı apartmanın altına dükkan açan terzi onu işe aldığında, ne kadar da heyecanlanmıştı oysa. Hayatın ona verdiği yegane ipucu, geri kalan yaşamında yakalaması gereken ip uçları da olsa mutluydu. Mutlu muydu? En azından bir baltaya sap olmuştu ya! Tepedeki keserin kaybolup, onu sadece bir sap olarak bırakacağını bilemezdi o zamanlar. Kimsenin amacı olmayı başaramamış, çok basit zevklerin aracı olma kaderinden kaçamamıştı. En azından, artık öyle hissediyordu.

Click to continue »

Küçük Pencere

23 Mart 2009

Cama yasladığı ellerinin etrafında oluşan buğuyu çok seviyordu. Hemen aşağıdaki çirkin otoparkın görülmez olmasını sağlamakla kalmıyordu buğu. Esas güzelliği, üzerine parmaklarıyla çizdiği herşeyi bir dahaki sefere hatırlamasıydı; tabii cam silinmediği sürece. Ne yazık ki çerçevenin altı aylık beyaz badanası bez darbeleriyle yer yer dökülmüştü bile. Ufuk çizgisinin biraz aşağısında, deniz olduğunu hayal ettiği mavi bir bulutun üzerinde dansediyordu gözbebekleri. Sahilde sapsarı kumlar, kumların üzerinde kırmızı plaj havluları vardı. On senedir o masanın üzerindeymiş gibi duran “yeni” bilgisayarını çok sevmişti. Babası bilgisayarına internet de bağlatınca, penceresinden gözükenleri daha iyi anlar olmuştu. Manzarasına denizi getiren, bir gel-git olmalıydı. O bölgede olduğunu bildiği teyzesinin evini de sular altında bırakarak gelmiş, ama gitmeyi unutmuştu. Otoparka gelip de aylardır gitmeyen, kırmızı, 1958 model Cadillac Deville gibi. Araba o kadar muhteşem gözüküyordu ki, ilk gördüğü anda onu bilgisayarına duvarkağıdı yapmaya karar vermişti. Benzini içiyor, şanzımanı da sürekli sorun çıkarıyordu ama muhteşem bir haftasonu arabası olabilirdi! Sahibi onu bu sorunlar yüzünden mi terketmişti acaba? Yoksa, engellilere ayrılmış alana park ettiği için sahibinin bacaklarını kırmış olabilirler miydi ki? Son zamanlarda sokaklarında kavga eksik olmuyordu zaten. Kavgalıların sesi yeri göğü inletiyor, kendi resimleriyle süsledikleri koca otobüsleri daracık sokaklara sürerek, neden haklı olduklarını herkese duyuruyorlardı. Arabanın sahibine zarar vermemiş olmalarını dileyerek, kendini yatağına bırakıp düşüncelere daldı. Click to continue »

Bil Bakalım Ben Kimim

03 Kasım 2008

Şarkı sözü gibi yaşanmıştı hayatı. Değişik olmak için ne kadar çabalasa da, nakarat geliyor ve boşa çıkarıyordu bütün çabasını. Dünyaya gelmesi bir cinayetti sanki, değişime olan inancın cenazesiydi kalkan. Satırlara döktü derdini; mürekkep içinde kaldı her tarafı. Temizlendi hemen. Bu hastalığı onun yaydığını kimseler bilmemeliydi. Bir farklılık yarattığını anladı o anda, tırnaklarının kenarları koyuydu artık. Önce sola, sonra sağa bakıp, sonra tekrar sola bakmayı unutup da atladığı bir yolda kucaklaştı kaderiyle. Acele etmeden topladılar yola dökülenleri; ikisi de sağa baktığından, birbirlerini göremeyip çarpışınca. Ellerini sordu ona yeni arkadaşı. Ne bulaşmıştı tırnaklarına? Bizimkisi, yola kapaklanmasını hatırlatıyordu ama devamını getiremedi bahanesinin. Anladı ki, suç ortağını kandırmaya çalışmıştı. Gülümsediler. Geçmişte tanışmak istediler birbirleriyle. Hemen samimi olabileceklerdi böylelikle. Nakarat gelmeden önceki kısıtlı zamanı çok iyi kullanmalıydılar. İki sene önce tanışmış olmaya karar verdiler. Dolu dolu yaşayıp, boş geçen iki senenin acısını çıkardılar. Tadı güzel yiyecekler, yapmayı sevdiğimiz o “sıradışı” hareketler, güzeli gördüğümüzde aklımızdan geçenler… Nasıl ki bunların hepsi zararlıydı; onlar da, yanyana gelmeyi seviyorlardı, beraberlerken herşey güzeldi ve akıllarında saklamıyorlardı arzularını: Onlar da zararlıydı. Daha fazla zaman kaybedilmeden, hayatları başa sarıldı.

Bir ÖSS Daha Geçti, Benim Aklım 2004′te

16 Haziran 2008

Annemlerin evindeki eski odamı karıştırırken bulduğum karalama defteri, ÖSS’ye hazırlanırken ne kadar zor bir dönemden geçtiğimi hatırlattı. Oynatmaya az kalmış ama ucuz kurtulmuşum sanırım. Okurken zaman zaman “eskiden ne aptalmışım” dedirten karamalarımdan bazı ilginç yerleri paylaşmak istedim:

Cafeye gitmeyeceğime yemin ettim, bugün tarihi bir gün: 22/12/03 (evde bilgisayar da yok, bunun yanında).

ÖZZ (öğrenciye zıçıp zıvama) sınavı dolayısıyla odama kapanmış bulunmaktayım, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.Yanıt vermezsem, hıncınızı kapıdan çıkarabilirsiniz. Miyav!

Benim boyum hala uzuyor mu yoksa artık enine mi gitmeye başladım? (Yaşa ÖZZ) Bana dokunmayan yılan burj al arab’da yaşasın.

Click to continue »

Neden Sizce?

09 Nisan 2008

Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. Click to continue »

Bir Obsesifin Hatır Sorgusu

08 Mart 2008

Günler sana yazacaklarımı planlayarak geçtiğinden, atacağım ilk elektronik posta biraz gecikti; kusura bakma. Yetmiş beşinci sınıf Amerikan (şimdi orada olduğundan, belki de örneğim daha zekice gözükür sana) filmlerinde yapılan “iğrenç bahane” esprisiyle girdiğim için özür dilerim ama aklım sen oraya gitmeden önceki gün başıma gelip, sonra senin peşinden gidip, takip eden üç haftanın sonunda ancak geri gelince, bahane bulmak zorlaşıyor açıkçası. Bu konuyla ilgili söyleyeceğim her şey, zaten lafın gelişinden dolayı bir bahane niteliği kazanacağından, karman çorman olan lafı da daha dolandırmadan, konumuza dönelim istersen? İstersem! Senin isteklerini binlerce kilometre öteden tahmin edebildiğimi düşünecek kadar da delirmedim. Gel gör ki, lafı da gidişine bırakıverebiliyorum, işte böyle. Gerçi görmek için gelmene de gerek yok, nasılsa bu bir elektronik posta; en azından, öyle olma yolunda.

Her ne kadar yüzsüz bir insan olsam da bu kadar uzun bir süre tek kelime konuşmadığım için kendimi suçlu hissediyorum ve senden özür diliyorum. Şaka bir yana, sırf gecenin bu saatinde canım sıkıldığı için, biraz da parmaklarıma egzersiz olsun diye, sana bu postayı gönderiyorum; sakın şımarma. Şımarma ama, seni şımartmak istemediğimi de sanma. Click to continue »

Son Sayfa

15 Şubat 2008
Kimsenin okumayacağını bile bile yazılmış bir romanın kahramanıydı o. Bir kitap dolusu yazılmış zırvanın arasında kayboluyor ve her bölümün sonunda da yığılıyordu bir köşeye. Kanlar içindeyken bile kimse el uzatmadı. Herkes nefret ediyordu ondan. Kitabın yazarına küfür etti ama bir şey değişmeyecekti. Onu hayatta tutan tek şey, o kitaptaki kahraman olduğunun bilinciydi.
Ne biçim kahramanlıktı bu? Hep, iyi karakterlerden yiyordu tekmeyi. İyiler, kahramana kötülük yapabilir miydi? Sonradan mı düzeleceklerdi? Biraz duraksadı ve allak bullak olmuş kafasını daha da fazla bunlara yormamaya ve her şeyi akışına bırakmaya karar verdi; sanki başka bir şansı varmış gibi. Yan karakterler, ondan daha fazla ilgi çekti. Hep arkada kalıyor ve ne zaman odak noktası olsa, tekmeyi yiyip, bir parçasını daha kaybediyordu aklının. Sayfa aralarından ara sıra kendini gösteren ışığı yakaladıkça gözleri kamaşıyor ve hayallere dalıyordu. Yaratılmış kocaman dünyanın içinde sayısız olay dönüyor, sayfalar ilerliyor, o ise bir köşede kıvrılmış hayal kuruyordu sadece. Kahramanın köşede bırakılıp, hiçbir şeye bulaşmadığı bir denemenin mi kurbanıydı?

Kitapta biraz daha ilerleyince, işler daha da kötüleşti. Bir bölümün sonunda ağır yaralanıp, her zamanki gibi bir köşeye yığılmıştı. Ölümün soğukluğunu yavaş yavaş hissederken, bu bölümün çabucak sonlanmasını ve her romanda olduğu gibi, bir sonraki bölüme tamamen iyileşmiş bir kahraman olarak başlamayı arzu ediyordu. Etrafında bir kalabalık bile toplanmadı. Yazar, kahramanımızın birkaç sayfa sonra turp gibi tekrar sahneye çıkacak olmasını nasıl açıklayacaktı acaba? İçinde yaşadığı halde çözemediği kurguyu, hangi okur severek takip edebilirdi ki? Bu, yazarın derdiydi. Etrafta olup bitenlere iyice kulak kesildi. Bir alt paragrafta kavga çıkacaktı, anladığı üzere. Sinirler gerilip, yan karakterler kozlarını paylaştıkça, sıranın ne zaman ona geleceğini düşünmeye başladı. Belki de diğerleri, onu kötü adamların elinden kurtarmanın savaşını veriyordu? Belki…
Sonraki bölümde, intihar etmiş bir evsizin cesedini inceleyen polisler vardı. İki bileğini de kesmişti zavallıcık. Elinde küçük bir defter buldular. Kana bulanmış yaprakların üzeri, anlaşılması zor bir el yazısıyla kaplıydı. Kimsenin onu okumadığından dert yanmıştı, sayfalar boyunca. Yazı olmayan boş alanlar, kan ile kırmızıya boyanmıştı. Birkaç saat önce önünde kavga eden travestilerden biri, ters ters baktığı bahanesiyle bir tekme savurmasa, öldüğünü bile fark etmeyeceklerdi.