Ninatta’nın Bileziği

Yayın Tarihi: 10 Mayıs 2007

Ahmet Ümit’in hayranlık uyandıran akıcı anlatımını değişik bir kalıpta görmeye ne dersiniz? “Ninatta’nın Bileziği” adlı romanında, Ümit, Hititler zamanında geçen bir yasak aşk hikâyesini, o zamanın tabletlerinin tercümelerinde rastladığımız epik şiirsel kalıpta, zaman zaman hüzünlenip, bazen de coşkuyla yoğrulan bir anlatımla sunuyor. Aşkın her iki tarafı da yakan alevinin etkisini hayatınızda bir kez olsun hissettiyseniz, kitapta olup bitenler arasında zaman zaman hayatınızdaki olayların antik benzerlerine rastlayabilirsiniz. Hititli soylu bir aileden gelen Ninatta’nın, komutan Nuvanza’ya olan aşkının mantık ve umuttan yoksunken bile, beklenenin aksine daha da bir güçlenerek yanan ateşi, Kadeş Savaşı ve toplumun baskısından nasibini alsa da, bu kitapta ölümsüzleşmiş. Üç bin üç yüz yıldır devam eden bu sevdaya tanıklık etmek istiyorsanız, bu kitabı hemen edinin derim.

Kafası Karışmış Genç

Yayın Tarihi: 8 Mayıs 2007

Hayatımın saçmasapan bir döngüden ibaret olduğu teorisini yeniden ciddiye almaya başladığım bir dönemde hayatıma giren bir kıza olan alışılagelmiş kısa dönemli aşırı ilgim ve ardından gelen kopuk ve soğuk ilişki, endişelerimi doğrular nitelikte. Acaba o vak’adan sonra (sonra dedirtecek bir gelişmeyi müjdeleyemesem de, eskisine göre daha iyiyim) bir daha aşık olamayacak mıyım? Bu döngüden kurtulmak için kendimi müziğe ve kitaplara adamış durumdayım. Şaka gibi; benim gibi aşka aşık adamı bile ilişkilerden soğutan etken ne acaba… Her neyse, bunlar hakkında yazmaktan sıkıldım zaten. Arada okul bile kaynıyor bu gidişte. Neler olacağını zaman gösterecek ve YND’de buna sık sık değineceğim tabii ki. Buraya yazdıklarım genelde daha az duygusal içerikte olacak ve geyik yapma ihtimalim de haliyle daha fazla olacak. Araya, ikinci yazımda olduğu gibi, kitap veya film yorumları da sıkıştırabilirim çünkü bu konuda da kendimi geliştirmem gerekiyor. Okuması pek zevkli değil belki ama… kimi kandırıyorum; yazması da okuması kadar sıkıcı!

Demirciköy’deyim ve bizi sahibi olarak seçen kedimizin bahçede dünyanın en önemli işini yapmasını, kendini temizlemesini boş boş izliyorum. Kedi demişken, kedilerin kafalarının sığabileceği her delikten geçebileceğini biliyor muydunuz? Kendilerine tapan ve tevazuya zıtlıklarıyla ikonlaşan bu hayvanlara hep hayran olmuşumdur. Bizimkisi ise tamamen ayrı bir araştırma konusu. Kesinlikle tırmalama, miyavlama, tıslama vesaire kedilere has davranışlardan arınmış ama kendini bir şekilde sevdirtmeyen ve her nasılsa kendine hayran bırakmayı da bilen bir acayip kedi. Neyse… Kedilerden bahsetmeye başlarsam bu sefer herkesin bildiği şeyleri defalarca yazıp, bu yazının okunabilirliğini düşürmekten başka bir iş yapmış olmayacağım. Yazıya yabancılaştım bile, nitekim.

Bu aralar erken seçimin etkisiyle herkesin diline yapışmış “hangi partiye oy vereceksin” sorusuna mükemmel cevabı arayışım devam ederken, bazı aklından şüphe ettiklerimin saçma cevapları da zaman zaman sinir krizlerime sebep oluşturuyor. Bilirsiniz, kolay kolay sinirlenmem ama olan bitene yönelik yaklaşımın öylesine safça ve içi boş olduğu anlar oluyor ki, elime kocaman bir AKP simgesi geçirip, kafalarında parçalamak istiyorum. Vahşileşiyorum muntazaman. Bir insan sırf benimkilerle zıt görüşler taşıyan bir partiye oy verecek diye sinirlenmeyecek kadar makul bir insan olmama rağmen, mesele oy verme sebeplerine gelince aldığım bazı yanıtlar, mantığın sınırlarını çoktan yıkıp geçmiş ve kendi gerzek denklemleri içinde anlam bulmuş oluyor. Bunlardan en sık karşılaştığım ve dolayısıyla en çok nefret ettiğimi sizlerle paylaşayım ki, karşıma çıkma ihtimali biraz daha azalsın; kimse kafasında ampul kırmamı istemez, değil mi? AKP’ye oy vermek için insanlar çeşitli bahanelere sahipler ama başka bir partiye nefretten dolayı oy vermek de ne oluyor? Yok Baykal’a oy versek ne değişecekmiş, yok DSP’ye zaten kimse oy vermiyormuş, solda birleşme olsa işe yaramazmış… Kusura bakmayın ama, tümden gelimle oy vereceği partiyi belirleyen zihniyete en ufak bir saygım yok. Oy vereceği partinin iyi yönetilmediğini düşünüp de, tamamen zıt görüşteki bir partiye oy vermek de nesi? Bu bir kişilik bozukluğu ve tamamen aşağılıkça. Bir de benimle yaşıt veya bir kaç yaş büyük olanların, en küçük bir siyasi geçmiş bilgisi kırıntısından mahrum, ondan bundan duyduklarıyla kendilerine görüş yaratmalarına ayrıca sinir oluyorum. Hesapta sakin bir adamım; kendi yağımızda kavruluyoruz işte, kimseye zarar vermeden. Tabii ki ampul konusunda ciddi değildim!

Karnım aç! Annemlerin yokluğunda geçirdiğim günlere bir yenisini Demirciköy’de eklemek gibi eğlenceli gözüken bir süreci rezil edebilecek şey nedir? Tabii ki, evdeki yiyecek kırıntılarının bile sayılı olması. Üç kereviz parçası ve bol ekmekle hayatta kalmaya çalışıyorum; buzdolabının üzerinden bana gülümseyen Domino’s çıkartmasına (bunlara sticker diyenlere de sinir olurum bu arada) inat. Kedinin maması da güzel kokuyor, balıklı balıklı… o kadar da değil tabii. Günün diyeti, sabahki muzlu süt, üç bardak kahve, kereviz suyuna bandırılmış ekmek ve bir tane çikolatalı gofretten oluşuyor. Ha bir de depoda bulduğum beş aylık patates cipsi var! Dolaptaki süzme yoğurt ve baharatlarla bir sos yapmayı becerebilirsem, yenebilir hâle gelebileceğinden eminim. Zayıflamak için yemek yemekten vazgeçen mankenlere empati kurmama az kaldı. Dominosun’ telefonu kaçtı…

Kesinlikle izlemem gerekenler listesinden üç filmi daha bu gün izlemeyi planlıyorum. İnsanın tamamen kendine ayırdığı o günlerden biri ve pizza yiyip film seyretmek dışında yapacak bir şey bulamıyorum. O kadar mükemmelim ki, kendime ayırdığım günde geliştirebileceğim bir özellik bulamıyorum… hahaha… biraz mütevazı olmayı öğrenmekle başlayabilirim belki. En iyisi, koşu bandının motorunu zorlayıp yüzümdeki, sürdüğüm ilaçlardan etkilenmeyen, şu salak yara için bir daha doktora gitmek. Daha fazla yapılacakları uzatmamalıyım yoksa gün yetmeyecek. Uzatmamam gereken bir şey daha varsa, o da bu yazı herhalde. Telefondaki uzun ve soğuk bir konuşmanın ardından zamanı iyice katletmiş olmanın hüznüyle son noktamı vuruyorum; evet.

Oğullar ve Rencide Ruhlar

Yayın Tarihi: 8 Mayıs 2007

“Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar”. Kendini, “erkek Japon Bıldırcınlarının cinsel hayatı konusunda otorite ve orta boylu” olarak tanımlayan Alper Canıgüz’ün, ilk baskısı 2004 yılında İletişim Yayınevi tarafından yapılan “Oğullar ve Rencide Ruhlar” adlı kitabında, en azından yirmi yaşındaki birinin sahip olabileceği bir kültür birikimi ve mantığa sahip olan beş yaşındaki bir çocuk olan kahramanımız Alper Kamu, yaşadığı mahallede olup bitenleri kendi bakış açısından değerlendiriyor. Yaratıcı tanımlamalara ve bir beş yaşındakinin seviyesinden bakıldığında daha da komik ve absürd görünen durumlara bu kitapta sık sık rastlanıyor. Fırlamalığı ve filozofluğu aynı, üstelik de sadece beş yaşında olan bir karakterde toplayan Canıgüz, bu sıradışı karakterin etrafında dönen hikayeye polisiye, fantazi, drama ve hatta mizahı bolca katarak, sürekli karmaşık duygularla okuyacağınız bir hikâye sunmuş. Kitabın ne kadar değişik bir yapıya sahip olduğunu göstermek adına bir kaç alıntı yapmalıyım; Canıgüz’ün tarzını en iyi kendi cümleleri ifade edecek gibi:

“Ben Alper Kamu, bir kaç ay önce beş yaşıma bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük bir kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyordum. (…) (Anaokulunda) Benden, evde Shostakovich dinleyen benden, “kestane, gürgen, palamut” diye yırtınmam bekleniyordu. Neyse ki, asosyalliğim ve ara ara içimde kopan fırtınaları dışa vuran mimiklerim sayesinde öğretmenim benim zihinsel özürlü olduğuma hükmetti de düştü yakamdan. (…) Bir devlet memurunun eti budu ne? Çocuklarına işkence etmek için maaşının yarısını isteyen o iğrenç sömürgenler utansın. Bir de ona o maaşı layık görenler. Sonunda, baba tartışmayı noktalayan kararını açıkladı: ‘Ecdadını sikerim ben anaokulunun’ (…) (Alev Ablasının anlattığı masalı aktarıyor) Karlar Kraliçesi, işi gücü hainlik ve fesatlık olan Laponyalı bir cadıymış. Sözü geçen pis karı öyle bir ayna yaptırmış ki, bu aynaya yansıyan tüm görüntüler güzelliklerini yitirir, iğrenç ve kötücül şeylere dönüşürmüş; dünyayı bir kez oradan görenler anında taş kalpli, berbat insanlar oluverirlermiş. Karlar Kraliçesi’nin çömezleri, dalgayı yer yüzünün her köşesine götürüp milletin suratına tutarlarmış. Kraliçe de bundan sapıkça bir zevk alırmış. Fakat uçarak seyahat ettiklerini çıkarsadığım bu geri zekâlı çömezler bir gün aynayı ellerinden düşürüp kırmışlar. Gelin görün ki, bu kaza hiç de insanlığın hayrına sonuç vermemiş. Tuzla buz olan aynanın tozları kuzey rüzgârlarıyla dünyanın dört bir tarafına dağılıp, onun bunun gözüne girmiş; ortalık bok heriflerden geçilmez hâle gelmiş. Kay adlı oğlan ile Gerda adlı kız, birbirine bitişik iki evin tavanarasında oturan iki ailenin sevimli çocuklarıymış ve birbirlerine bayılırlarmış. Karşılıklı odalarının pencere kenarında birer sandık dururmuş. Her iki sandığın içinde de aşklarının simgesi olan bir gül fidanı bulunurmuş. Bu ikisi yaz aylarında sürekli birlikte takılır, çayırlarda hoplayıp zıplar, çoğunlukla da birbirlerinin evlerine girip, pis günahları boynuna, herhalde bir takım haltlar karıştırırlarmış. Ne var ki kışın ana babaları onları sokağa bırakmadıkları için buluşup oynayamazlarmış. Üstelik pencerelerini kaplayan buz, birbirlerini görmelerini bile engellermiş. Ama onlar pes etmez, bir demir parayı şöminede ısıtıp cama dayarlarmış. Camın üzerinde oluşan küçücük deliğe gözlerini dayayıp birbirlerine bakarlarmış. O kadar saplantılılarmış yani. Ha bir de Gerda’nın durup durup söylediği bir şarkı varmış: ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak’. Tahmin edebileceğiniz gibi bir gün Kay’ın gözüne o aynanın zerrelerden biri kaçmış ve o sevgi dolu sünepe çocuk yerini soğuk, ukala bir seks manyağına bırakmış. Kısa süre sonra da basıp Karlar Kraliçesi’nin Laponya’daki sarayına gitmiş. Gerda da herhalde kendisiyle evlenecek başka bir salak bulamayacağından korktuğu için onun peşine düşmüş. Yol boyunca ne badireler atlatmış, ne insanlarla karşılaşmış. Hırsızlar, uğursuzlar, konuşan kargalar, lezbiyen büyücüler… Doğrusu bunlardan birinin hikâyesi bana dokundu azıcık. Onu anlatmadan geçemeyeceğim. Gerda oradan oraya sürüklenirken, meyve ağaçları ve her türden çiçeklerle dolu harika bir bahçesi olan evin kapısını çalmış. Ev sahibesi, iyi yürekli, yaşlı bir büyücüymüş. Kadın, hikâyesini dinledikten sonra Gerda’yı evine almış. Ona süper bir oda tahsis etmiş, karnını en güzel yiyeceklerle doyurmuş, saçlarını altın taraklarla taramış vesaire. Meğerim o da ne zamandır bir kızı olsun istermiş. Bu yüzden bağlanıvermiş Gerda’ya. Zaten homini gırtlak olan bir kız olan Gerda, ekmek elden su gölden yaşayıp giderken biraz da kadının büyülerinin etkisiyle nereden gelip nereye gittiğini unutuvermiş. Fakat büyücü kadın Gerda’nın o angut Kay için kendisini terk etmesinden hâlâ çok korkarmış. Gerda bahçede gezerken Kay ile aşklarının sembolü olan gülleri görüp de herşeyi hatırlayıvermesin diye bir gece gidip o güzelim bahçesindeki güllerin hepsini tek tek ezmiş. Ne var ki Gerda Yaşlı büyücünün üzerindeki bir gül işlemesini görmüş ve hafızası yerine gelmiş. Nankör, kadıncağıza yaptıkları için teşekkür bile etmeden ağlaya zırlaya oradan kaçmış. Bu arada Kay, Laponya’da gününü gün etmekteymiş. Karlar Kraliçesi, artık bunda ne bulduysa, bir dediğini iki etmiyormuş. Kay, otuzbir çekmekten artan vaktinin büyük bölümünde buzdan heykeller falan yapıyormuş. Gerda, Karlar Kraliçesinin ‘evde’ olmadığı bir gün pat diye çıkagelmiş. Haliyle, Kay’ın fena tadı kaçmış. Ne ki, kız oralı değilmiş. Kay’a sarılmalar, yavşamalar falan; yalakalığın bini bir para. Kay da bakmış kızın laftan anladığı yok, Allah yarattı dememiş, vermiş buna sopayı. Yer misin, yemez misin gibilerinden. Fakat karıda numara çok. Dehal başlamış, ‘Güller açıp solacak / Gök meleklerle dolacak,’ diye şakımaya. Bu şarkıyı duyan Kay’ın gözlerinden bir damla yaş süzülmüş. İşte o anda gözüne kaçan cam parçacığı da çıkıp gitmiş. O zaman dünyayı yine eskisi gibi görmüş, Gerda’yı ne kadar sevdiğini hatırlayıvermiş falan fıstık. İkisi birlikte, yaşadıkları onca maceradan sonra bile, dirhem olgunlaşmamış çocuklar olarak evlerine, ninelerinin dizlerinin dibine dönmüşler.”

 

İnsanın kitabın tamamını alıntılayası geliyor ama daha fazlasını okumak için, kitabı edinmenizi şiddetle tavsiye ederim.