Kadın ve Erkekler İçin Temel Dersler

Tarih: 01 Haziran 2009

Kimisi ayrı gezegenlerden geldiğimizi iddia eder, kimisi de farkın sadece fiziksel olduğunda ısrar eder… Öyle ya da böyle, günlük hayatta özellikle karşı cinse sinirlenmek için pek çok bahanemiz vardır. Acaba bazı davranış biçimleri okulda okutulsaydı, bunun üstesinden gelebilir miydik? Evet, yine “internette dolaşırken rastladığım bir yazının tercümesi” ile karşınızdayım:

Kadınlar İçin Dersler (KDN) :

  • 101 : Ev işlerine giriş: Feminizm ile Faşizm arasındaki benzerlikler
  • 102 : Dırdır etmeden ev işi yapma yöntemleri ve faydaları
  • 103 : Televizyonun önünden geçmemenin önemi
  • 104 : Bulaşık makinesi: Önceden suda çalkalamanın gereksizliği
  • 111 : Ev ekonomisine giriş: Basit para hesabı
  • 112 : Taşıyabildiğini değil, paranın yettiğini almanın önemi
  • 121 : Kendi başına lavaboya gitmek
  • 122 : Tuvalet kapağı: Sinirlenmeden, kendi kendinize indirmek

Yazının Devamı »

 

Bereketli Topraklar Üzerinde

Tarih: 24 Mayıs 2009

bereketlitopraklaruzerindeBu kitabı şimdiye kadar okumamış olduğum için o kadar üzüldüm ki, Orhan Kemal’den özür dileyesim geldi. Kitabı okudum diye duvara falan asacağım – o derece! Klişeler kralı “hayat acımasız” mesajını, milyonlarcası yazılmış şu “köy insanı şehre iner” hikayesinin içinde düşünün. Baymaması mümkün gözükmüyor, değil mi? İşin aslı hiç öyle değil. “Bereketli Topraklar Üzerinde”, okuduğum en sürükleyici, derin ve samimi kitaplardan biri. Pehlivan Ali, Köse Hasan ve İflahsızın Yusuf sanki yan komşunun oğullarıymış gibi. Yapmacık duran tek cümle yok.

Kitabın telif haklarıyla ilgili bir meseleden dolayı, uzun zamandır yeni baskısı olmamış galiba ama öyle ya da böyle, benim elimde tuttuğum 18. baskısı ve Everest yayınevinden çıkmış. En kısa zamanda edinilip okunmalı.

 

Sıkan Detaylar

Tarih: 08 Mayıs 2009

Bazı günler vardır ya, yolda giderken size paralel eşlik edip de yolun kenarında görmek istediğiniz şeyin artık göremeyeceğiniz noktaya kadar önünü kapatan araçları, havaya uçurmak istediğiniz… Uzun uzadıya derdinizi anlatırken, yanınıza sadece kendi derdini paylaşmaya gelmiş olduğunu anladığınız arkadaşınızın titreyen kirpiklerini yolmak istediğiniz? Bizi hiç aramayanları denize dökmek; gereğinden fazla arayanları da en pahalı telefon tarifesine geçirmek istemez miyiz, o bunalım günlerinde?

Böyle günlerde yazı yazmak tehlikelidir. İstemeden taş atabilir, ummadık taşınızla nice başlar yarabilirsiniz. Sokağa çıkmak da tehlikelidir. Trafikte bir kilometre başına iki kavgayla yol alıp, üstüne gittiğiniz yerde bulunduğunuza da pişman olup, geri dönebilirsiniz. Böyle günlerde en iyisi, bütün gün televizyon seyretmek ve pizza yemektir. Tayyip’siz ve Deniz’siz kanalları özenle seçip, el ve hamur işi ile ağız dalaşı programları dışında bir şeye rastladınız mı, peşini bırakmamanız gerek.

Oturun, evinizde dizi falan seyredin. Bırakın da İstanbul o gün sizsiz karışsın.

 

İşçi Bayrağı

Tarih: 02 Mayıs 2009

Bir işçi bayramı daha geride kaldı. Akıllarda kalansa hep aynı. Her sene yanlış yere düşen o “bir gaz bombası”, bu sene cuma namazındaydı. Bu garip bayramı “halk işsiz kalmasın, çalışmaya özensin” diye kutluyorsak, mucidini de gözaltına almalılardı. Tıpkı, halkı savaştan soğutanlara yaptıkları gibi. İşçiler makul sayıyı makul ölçüde aşıp da yürüdüler Taksim’e doğru. Makul olmayan üç-beş yüz kişiyi, yirmi bin kişilik makul polis gücü yollayıverdi geri. Bir ileri, bir geri giderek yürüdüler Osmanbey’de. Taksim’e geldiklerinde,  “o otel” de nasibini aldı. Araya da birileri karışmış; bir baktık kepenk tekmeliyorlar. Herhalde, dedim, bunlar işsiz ve kıskanıyorlar? Biri “bunlar terörist” dedi; “buranın karışması için teröriste gerek yok” dedi beriki. Ben de evde oturup patlıcan dolması yedim. Bugün sanki işçi bayramı sayesinde işsiz gibiydim! Bir avuntu! Bayraklarını meydandaki anıta asarlarken, “ya kayıp düşseniz, kafanız kırılır” dedim içimden.

 

Küçük Pencere

Tarih: 23 Mart 2009

Cama yasladığı ellerinin etrafında oluşan buğuyu çok seviyordu. Hemen aşağıdaki çirkin otoparkın görülmez olmasını sağlamakla kalmıyordu buğu. Esas güzelliği, üzerine parmaklarıyla çizdiği herşeyi bir dahaki sefere hatırlamasıydı; tabii cam silinmediği sürece. Ne yazık ki çerçevenin altı aylık beyaz badanası bez darbeleriyle yer yer dökülmüştü bile. Ufuk çizgisinin biraz aşağısında, deniz olduğunu hayal ettiği mavi bir bulutun üzerinde dansediyordu gözbebekleri. Sahilde sapsarı kumlar, kumların üzerinde kırmızı plaj havluları vardı. On senedir o masanın üzerindeymiş gibi duran “yeni” bilgisayarını çok sevmişti. Babası bilgisayarına internet de bağlatınca, penceresinden gözükenleri daha iyi anlar olmuştu. Manzarasına denizi getiren, bir gel-git olmalıydı. O bölgede olduğunu bildiği teyzesinin evini de sular altında bırakarak gelmiş, ama gitmeyi unutmuştu. Otoparka gelip de aylardır gitmeyen, kırmızı, 1958 model Cadillac Deville gibi. Araba o kadar muhteşem gözüküyordu ki, ilk gördüğü anda onu bilgisayarına duvarkağıdı yapmaya karar vermişti. Benzini içiyor, şanzımanı da sürekli sorun çıkarıyordu ama muhteşem bir haftasonu arabası olabilirdi! Sahibi onu bu sorunlar yüzünden mi terketmişti acaba? Yoksa, engellilere ayrılmış alana park ettiği için sahibinin bacaklarını kırmış olabilirler miydi ki? Son zamanlarda sokaklarında kavga eksik olmuyordu zaten. Kavgalıların sesi yeri göğü inletiyor, kendi resimleriyle süsledikleri koca otobüsleri daracık sokaklara sürerek, neden haklı olduklarını herkese duyuruyorlardı. Arabanın sahibine zarar vermemiş olmalarını dileyerek, kendini yatağına bırakıp düşüncelere daldı. Yazının Devamı »

 

Darwin Ödülleri

Tarih: 12 Mart 2009

Darwin Awards diye bir sitenin varlığını bilmeseniz bile, en azından, orada yayınlanan pek çok hikayenin sanki arka sokakta yaşanmış gibi dilden dile dolandığına şahit olmuşsunuzdur. Salaklıkları “Düşünmeden yaptıkları safça(!) hareketler” sonucu ölerek evrim teorisini destekleyen (desteklemiş bulunan) bazı insanların hikayelerinin anlatıldığı site, uzun zamandır yayında. Haliyle de gayet geniş bir hikaye arşivi var. Bunların arasında Türkiye’den tek örnek olmamasını bizim ülkede evrimin durduğuna kanıt gösteremem belki ama, Darwin’in fotoğrafını bastı diye işinden olan genel yayın yönetmeninin durumu,  bizde evrimin tersine gerçekleştiği şüphesini korumama yetiyor. Kendi kafalarıyla süsledikleri bayrak, afiş, broşür ve benzeri bilimum bol masraflı zırvayla gökyüzünü kapatmayı huy edinenlerden bahsediyoruz. Onlar ki, adı “bilim-teknik” olan derginin kapağındaki yaşlı, hayatını börtü böcek inceleyerek geçirmiş adamın kafasından rahatsız oldular. Kendilerinden yakışıklı mı buldular? Bir tür kompleks? Bilemem… Belki de Darwin haksızdı çünkü eğer evrim doğru olsaydı, kendisini anlayabilecek kapasitede insanların nüfusun kalanına oranı artardı. Şimdiyse bırakın anlamayı, anlamaya çalışanların sayısı bile sürekli azalıyor. Google Uluslararası‘nda İlkel Çorba veya Miller Experiment diye aratınca (ki bu Evrim Teorisi’ni destekleyen deneylerden biridir, hatta önemlilerindendir) ilk sıralarda çıkan Harun Yahya (gerçekten kim olduğunu biliyorsunuzdur) sitelerine şaşkın gözlerle bakabiliyorum sadece. Bu sitelerin genel olarak “güneşi balçıkla sıvamak” için kurulduğunu da tahmin edersiniz herhalde. Bu Harun Yahya mı desem, yoksa diğer takma adlarıyla mı bahsetsem bilemediğim adamın bir kankası da çıkmış, (ki kendisi tüm Türkiye’yi dolandırmasıyla ünlüdür) Vatikan’ın düzenlediği bir tıp konferansında Harun Yahya iddialarını aynen savunmaya kalkmış ve haliyle de salondan kovulmuş. Coştular bunlar herhalde? Vatikan konferansında İslam’ı da yaymaya çalışmamışlar neyse ki. Evrimi kabul etmeseniz de olur ama bizi “yola sokma” azminiz nedendir? Bol miktarda mantık ve saygı öneriyoruz kendilerine.

 

Tek Kuşla İki Taş Vurmak

Tarih: 28 Şubat 2009

İnternette gezerken, bir fıkra gördüm. Aklımda kaldığı kadarıyla, Türkçe’ye çevirip paylaşmak istedim:

Berberin biri, gelen müşterilerine çırağının ne kadar aptal olduğunu ispat etmek için bir eline 5 lira, diğerine de 1 lira alıp, çırağına bunlardan birini seçmesini istemiş. Hiç düşünmeden 1 lirayı tercih eden çırak, izleyenlerin “bu kadar da olmaz hakkaten, safa bak” ve benzeri aşağılamalarına maruz kalmış. Aralarından biri merakına dayanamayıp çırağı yanına çekmiş ve neden az parayı aldığını sormuş. Cevap çok basitmiş: “Bu numarayı herkese yapıyor. Eh, altın yumurtlayan tavuk kesilir mi hiç”!

Şovmen ruhlu berber ve sinsi çırağın hikayesi, hayatta benim de böyle saflıklar veya sinsilikler yapıp yapmadığımı sorgulamama neden oldu. İstediğim herşeyin kontrolünü elimde tutabiliyor muyum, yoksa bizim berber gibi odaklandığım işlerdeki heyecanım diğer mevzularda bana zarar mı veriyor? Diyelim ki zarar veriyor; peki ya, bu zararı önemsiyor muyum? Bunları esaslıca düşünmek için gereken sürede herhalde iki defa sonsuza dek sayabilirdim; geçmiş ve gelecek için… Bu yüzden de, fazla deşmedim. Muntazaman deliriyorum işte böyle.

 

Başlamak Bitirmenin Eşanlamlısıdır

Tarih: 20 Şubat 2009

Bu satırları yazmaya başladığımda, kendime yabancılaşacak kadar ertelemiş olduğumu fark ettim, cümlelerimi. Öyle bir an gelsin istemişim ki, bırakın bir taşla iki kuşu, bir kuşla iki taş vurabilecekmişim gibi. Yazı yazmak, parçaları birleştirmektir; hatta eksiltmek, çarpmak, bölmek… Yaratıcılığın temel kuralı geçerli anlayacağınız. Burada tek bir mesele var: Çok fazla parça olunca, dört işlemde bile zorlanıyor insan. On bilinmeyenli dokuz denklem gibi sanki: İstesem de çözemem yani. Sonra bir an geliyor, eksik parçayı bulduğunuza inanıp geçiyorsunuz klavyenin başına. Yabancılaşma tam bu noktada, oturduğum koltukta başlıyor. Bir ayda -taş çatlasın- yüz kişi değil de, seksen milyon okuyacak sanki. Hatta, yazımı okumak isteyenlerin sunucumu kilitleyeceği fırtınanın öncesindeki sessizlik yaşanıyor beynimde. O derece yabancılaşıyorum ve dolayısıyla yabanlaşıyorum da. Bilgisayar çöp gibi gözüküyor; nefret ediyorum klavyeden. Son bölüm canavarı bu işte: Başlayabilmek. Bu canavarı telef ettikten sonra altyazılar akıyor ve artık hiç tuşa basmasan da, ekranında müjde var: “Game Over”. Bitti işte!

Ama sen neden bahsettin ki şimdi?

Dediğinizi duyar gibiyim ve tabii ki duymamazlıktan geliyorum. Çok gıcık oldum ben; evet.

 

Gelinim, Sana Söylüyorum; “Hadi Gidelim”!

Tarih: 22 Ocak 2009

Yalan söylemeye başlamadan önce ne diyeceğini bildiğimiz biri daha geldi; parası birim, halkı gaz, gazı da zorbalıkla alır olmuş bir diğer ülkenin başına. Herhangi bir ülkeye düşman değilim, yoldan geçen adam olarak söylüyorum bunları. Gerçek olmuş bir “Hayvanlar Çiftliği” var karşımızda. Dünya daha bir kafes göründü şimdi, yirmili yaşlarımda. Üniversitede hiçbir şey yapmamış olmamın ezikliğiyle yazdıklarım değil bunlar, onlar çok başka. Sinir oluyorum ben sadece. “Obama başkan oldu, demek ki Amerika’da her şey mümkün”; oldu. Saf mısınız ki? Saf mı sandınız bizi yoksa? Macbook kullanıp, blog yazınca şeffaf olunmuyorsa, beyaz olanı siyah yapınca da ülke kalkınmaz. “Sen yıkıcı eleştiri yapıyorsun, onu seçmeselerdi de Bush’un devamı olan mı gelseydi”, demeyin sakın. Benim eleştirdiğim seçilen değil, verilen tepki. Polyanna kaç çocuk doğurdu bilmiyorum ama bütün bu yaygarayı yapanlarla illa ki akrabalığı vardır, bence. “Adam gibi adam” diye geleni bizim ülkede de gördük. Hepsi aynı: dinci, milliyetçi, radikal, amiral, yumurtacı, siyah, beyaz, naif, delikanlı, trend düşmanı, blog yazarı, kasımpaşalı, muhafazakar düşmanı, ergenekoncu, gecekonduya tapu veren soyguncu, gizli devrimci, devirdik taş bırakmayan bir kinci, vesaire. Issız Ada’m yerine Son Ada’yı aramaya devam edeceğim. Apolitik bir yer istiyorum, dili-dini farketmez.

 

Evdeki Zamanlar

Tarih: 14 Ocak 2009

Evde geçirdiğim zamanların boşa gittiğini düşünüyorken, sürekli evde zaman geçirmek isteyen biri olmaya doğru gittiğim sürecin sonlarındayım, sanırım. Evde kalkıştığım her iş, dışarıdaki ikamesinden daha eğlenceli ve ilgi çekici gözüküyor (Yahu bu “challenging” kelimesinin Türkçe’de bir karşılığı yok mudur? Araya sıkıştırsam da çok dikkat çeker, yemezsiniz siz). Pazartesi uyandığımda burnuma barikat kurulmuş ve her uzvumu bağlamışçasına hareketlerimi ağırlaştıran bir tür sıkı yönetim ilan edilmişti vücudumda. Evde kalmalıydım, o halde işe gidemezdim. İlkokuldan beri sık sık yaptığım hasta numarasından sonra bensiz giden servisin ardından bakaren duyduğum vicdan azabına o kadar alışmışım ki, gerçekten hasta olduğumda bile hala huzursuz oluyorum, işe gitmedim diye. Bu huzursuzlukla beraber, çok sinirliyim bu aralar ama neye sinirlendiğimi de hatırlayamıyorum, asla. Unutuyorum. Unutkanlık zaten bu ülkede yaşamanın en önemli özelliği oldu. Toplumsal hafızamız zayıfmış ya, ben de bireysel olarak üstüme düşeni yapıyorum böylelikle. Bir şeylere sinirlendim işte… Evde oturmuş sinirli sinirli kitap okuyor, sonrasında da sinirli sinirli yazıyorum bunları. Birazdan da küfrederek yemek yiyeceğim, hastalık dinlemeden. Gerçi, üşengeçlik de yoğunlaştı bende. Hani tipik bunalım üşengeçliği. Bu yazıya son verip de yemek hazırlamıyorsam, ya da kapıyı açıp şu anda merdivenlerden gürültüyle çıkan komşulara ters ters bakmıyorsam da bu üşengeçlikten geliyor. Daha da fazla yazmak istemiyorum.

İmza: Huzursuz, Sinirli, Unutkan ve Üşengeç Adam (Yetmezmiş gibi grip, bir de).