Tarih: 14 Ocak 2009
Artık her yerde yorum olarak yazmaktan sıkıldığım için, iyice açarak, dil konusundaki düşüncelerimi özetlemek istiyorum. Bakarsınız yorum olarak bu yazıya link verip kısa yoldan birilerine cevap veririm:
- Türkçe’nin (veya herhangi bir başka dilin) mükemmel bir hali yoktur. Kimse (TDK da dahil) kendi bildiği kuralların en mükemmel hali olduğunu iddia edemez. Herkes 20′li yaşlarda kullandığı dili, o dilin mükemmel hali zanneder ve sonraki değişimleri yozlaşma olarak görür. Dilin yozlaştığı falan yoktur aslında. “Yanlış” yazılan kelimeler bir tür kolaylıktan ötürü öyle yazıldıysa ve bu kolaylık herkes için geçerliyse öyle yazılmaya devam edilebilir. Bunda ne sakınca var? Anneannenize dilinizin ne kadar yozlaşmış olduğunu sorun lütfen.
- Taş çatlasın iki yüz yıldır dilimizde olan noktalama işaretlerinin kullanımının son derece kesin kurallarla belirlenmesine ve bu kuralların ısrarlıca savunulmasına anlam veremiyorum. Ben, noktadan sonra boşluk bırakmazsam, beni anlamayacak mısınız? Virgülleri kafama göre dağıtabilirim! Burada kendimi ifade eden benim. Siz anlamıyorsanız ya okumazsınız, ya da anlamaya ısrarlıysanız, ne anlatmak istediğini anlamadığınızı belirtirsiniz.
- Yabancı kelimeler konusunda da hassas olunması, bir noktadan sonra yersiz. Ben “buzlu çay” yerine “ice tea” diyorsam, bu “buzlu çayın” kafamda iğrenç birşeyi çağrıştırmasından dolayıdır. Türkçe’de halihazırda karşılığı olan kelimeler yerine sırf hava olsun diye yabancı kelime kullanımlarına kızmamız normal ama uzun uzun “tamam” demek yerine “ok” demenin bence bizi İngiliz falan yapacağı yoktur. Dilimizde Orta Asya Yazılı Türkçesi’ne dayanan yaklaşık bin kelime varken, kırk beş bin kelimelik (bazıları daha fazla söylese de bence bu iyimser rakam) dilimizde, geri kalan kelimeler nereden geldi sanıyorsunuz? Etimolojik sözlükleri karıştırmanızı tavsiye ederim. Şu an kullanımda olan kelimeleri mükemmel kabul ederseniz, ben de mektep yerine okul (l’ecole) denmesine yozlaşma derim; sonu gelmez.
Kısacası, dil, siz nasıl konuşuyorsanız öyledir. Elma yerine alma diyorsanız, buyrun diyin. Sizi anlayan birileri olduğu süreve “evet” yerine “ewt” de diyebilirsiniz. Beni hiç dinlemeyip tüm zorlama kurallara da uyabilirsiniz. Arapça kelimeleri nasıl attıysak (deli miyiz, niye attık, onu hiç bilmiyorum), Fransızca, Urartuca, İtalyanca, Venedikçe, Sanskritçe ve diğer dillerdeki kelimeleri de atın, bin kelimeyle konuşun. Dünyadaki bütün dillerin kaynağı birdir. Bu “bir”, bana bir hocamın söylediğine göre bilimsel bir veridir ama inanın ki öyle olmasa bile bir şey değişmez. Kelime üretmenin yedi yolu var ve kullanımın %70 oranıyla alıntı ağırlıklı olması, onu da türetmenin izlemesi size birşeyleri açıklıyor olmalı.
(oh)
Kategori: deneme | 1 Yorum »
Tarih: 25 Aralık 2008
Türkçe’de veya herhangi başka bir dilde, ifade edilemeyecek duygu yoktur! Çok iddialı gibi duran, ama dil ile bilimsel olarak ilgilenmiş birinin rahatlıkla onaylayabileceğine inandığım iddiam bu benim. Zülfü Livaneli’nin “Son Ada” romanının başında, söz konusu adanın kelimelerle anlatılamayacak kadar iyi olduğunu söyleyerek kestirip atmasına da sinirlenirim, “söyleyecek söz bulamıyorum” diyen sıradan vatandaşa da… Birini hemen oracıkta boğazlayıp işini bitirmeyi istemekle, kafasına sert bir cisimle sadece bayıltacak şiddette vurmayı istemek arasında garip bir yerde bile olsanız, onu yok etmek istediğinizi söyler veya pörtletmek diye yeni bir kelime üretirsiniz. Hoşlandığınız kızın güzelliğinin tarifi mi yok? Mükemmel deyin ya da görülmemiş olduğunu söyleyin, güzelliğinin. Tabi bu sözcüklerin yetersiz kalması durumunun kendisinin de bir ifade biçimi olduğunu biliyorum, ama ben zaten bu ifadenin temelinde yatan düşüncelere karşıyım; anlatım yerleşmiş nasılsa. Nitekim çaylığa “çaylıklık”* dememizden, bitik-betik dönüşümüne kadar pek çok derdimiz olurdu, yerleşmiş hatalara da kafayı taktığımız zaman.
Kategori: deneme | Yorum Yapılmamış »
Tarih: 27 Kasım 2008
Belediye seçimleri yaklaşıyor. Ülkemde bu sebeple olan bitenden acı duyduğum için, uzaklaşan seçim tarihleri istiyorum artık. Her geçen gün daha mantıklı işler yapmaları fena olmazdı. Koca koca tırlara kömürleri yükleyip, bizim istemediğimiz belediye başkanlarının reklamını, bizim paramızla yapmazlardı en basitinden. Seçim yardımı kısır döngüsünün ötesinde, başımızdakiler olan biteni bir polyanna filtresinden geçirmeden de kabullenebilip, halka sahte rahatlık sunmazlardı. Dini inanış gereği kafasına muz kabuğu bağlayanlar olabileceği gibi, bir parça tekstil koyanların da ayrımcılık görmeme hakkı olması bir yana; siyaset yapanların sözlerinde, “başı kapalı olan uzaya bile gider ki, süperler ki…” cümleleri bu kadar sahte durmazdı. Biri kendi süper “internet yasası”nın sonuçlarını unutup, “yuutuba bakın ya orada var” demez, taraflı medya kötüleme yarışına girmez, esnafımız sanal bir parayı kredi diye çekmez… Süper olurdu bence; kısacası.
Kategori: deneme | Yorum Yapılmamış »
Tarih: 12 Kasım 2008

Pilli Network Ekran Görüntüsü
12 Kasım Çarşamba günü Pilli Network’ün anasayfası olan www.pilli.com adresine girmeye çalışanlar, “Owned” mesajlı bir şifre sorgu ekranıyla karşılaştılar. Sistemdeki bir açıktan dolayı kontrol paneline erişerek yönetimi ele geçiren bazı kullanıcıların kötü niyetli eylemi olarak gerçekleşen ilk saldırıdan sonra, çok daha vahim bir gözüken bir ikinci hacklenme vakasıyla karşı karşıyayız. (aybars badur’dan gelen açıklama üzere, durumun teknik bir sorun olduğu anlaşıldı) Siteye giren kullanıcılar “welcome to nginx!” mesajıyla karşılaştılar ve bu sefer sunucu elden gitmiş gibi çünkü Ruby on Rails üzerine kurulu sistemdeki herhangi bir sayfaya erişmek mümkün gözükmüyor. Güncelleme: Nginx’in kurulumu henüz tam yapılmamış bir RoR modülü(sunucusu?) olduğunu yeni kavradım. Muhtemelen bunun konfigürasyonunda bir hata oldu ama bu, “owned” yazısı nedir onu açıklamıyor.
Yazı yayınlanmadan önce bir gelişme: Bildirgec.org, Hafif.org ve diğer pilli sitelerinde yaklaşık yarım saat içinde müdehale oldu ve “Bakımdayız” mesajlı bir sayfa görüntüleniyor. Güncelleme: Web sayfaları kısa bir süre sonra tekrar normal yayınına devam etmeye başladı. İlgili ekran görüntüleri için yazının devamını okuyun… Yazının Devamı »
Kategori: olan biten | 6 Yorum »
Tarih: 03 Kasım 2008
Eski Reklamlar – Burada toplanmış çok iyi bir eski Türkçe reklam arşivi var. Bir göz atın derim.
İstanbul – Veysel Gençten’in bu şehri çok iyi ifade eden çalışmasını izlemeden geçmeyin sakın.
Mustafa – Çok konuşulan filmin tanıtımı için web sitesine göz atmalısınız.
Kelimelerin Soyağacı – Çeşitli kaynaklardan pek çok kelimenin soyağacı araştırılıyor ve detaylı olarak açıklanıyor bu blogda.
Öğren.tv – Bilgisayarla ilgili pek çok konuda hazırlanmış video öğretilerle, ilginizi çeken bir konuda kendinizi geliştirebilirsiniz.
Lusid Rüya Görme Rehberi – Garip ve gerçek değil ama gerçek gibi. Öyle.
Bitki Çayları – Bitki çayı hazırlama rehberi buldum. Belki meraklısı vardır.
İlk5 – “Yaşamın Listesi” sloganıyla, top5 listeleri yayınlıyorlar. İlginç listeler mevcut. Bir göz atmalı.
Dandikmail – Mailinator benzeri, gereksiz sitelere kayıtta kullanılabilecek geçici eposta adresleri veren bir site.
Hız Testi – Dakikada kaç kelime yazbiliyorsunuz? Ben, ilkokul üçten beri bilgisayar kullanan ben, sadece 43 kelimede kaldım. Ama birisi okusa rahat 60′ı geçeceğime inanıyorum. Gururluyum.
Mitoloji – Mitoloji meraklıları için iyi bir kaynak.
Kategori: liste | 1 Yorum »
Tarih: 03 Kasım 2008
Şarkı sözü gibi yaşanmıştı hayatı. Değişik olmak için ne kadar çabalasa da, nakarat geliyor ve boşa çıkarıyordu bütün çabasını. Dünyaya gelmesi bir cinayetti sanki, değişime olan inancın cenazesiydi kalkan. Satırlara döktü derdini; mürekkep içinde kaldı her tarafı. Temizlendi hemen. Bu hastalığı onun yaydığını kimseler bilmemeliydi. Bir farklılık yarattığını anladı o anda, tırnaklarının kenarları koyuydu artık. Önce sola, sonra sağa bakıp, sonra tekrar sola bakmayı unutup da atladığı bir yolda kucaklaştı kaderiyle. Acele etmeden topladılar yola dökülenleri; ikisi de sağa baktığından, birbirlerini göremeyip çarpışınca. Ellerini sordu ona yeni arkadaşı. Ne bulaşmıştı tırnaklarına? Bizimkisi, yola kapaklanmasını hatırlatıyordu ama devamını getiremedi bahanesinin. Anladı ki, suç ortağını kandırmaya çalışmıştı. Gülümsediler. Geçmişte tanışmak istediler birbirleriyle. Hemen samimi olabileceklerdi böylelikle. Nakarat gelmeden önceki kısıtlı zamanı çok iyi kullanmalıydılar. İki sene önce tanışmış olmaya karar verdiler. Dolu dolu yaşayıp, boş geçen iki senenin acısını çıkardılar. Tadı güzel yiyecekler, yapmayı sevdiğimiz o “sıradışı” hareketler, güzeli gördüğümüzde aklımızdan geçenler… Nasıl ki bunların hepsi zararlıydı; onlar da, yanyana gelmeyi seviyorlardı, beraberlerken herşey güzeldi ve akıllarında saklamıyorlardı arzularını: Onlar da zararlıydı. Daha fazla zaman kaybedilmeden, hayatları başa sarıldı.
Kategori: kurgu | Yorum Yapılmamış »
Tarih: 22 Ekim 2008
Del.icio.us Randomizer – Delicious‘u duymuşsunuzdur. Duymadıysanız, hayır, bir yemek sitesi değil. Çok büyük bir kullanıcı kitlesinin paylaştığı linkler, etiketlenerek ayrılıyor ve popülerliğe göre listeleniyor. Arkadaşlarınızla link paylaşmak için çok güzel. Bu verdiğim linkin işleviyse, internet’in ücra köşelerinden bulunup da del.icio.us’a son 10 dakikada eklenen rastgele bir link’e sizi yönlendirmek. Her tıkladığınızda, başka bir yere yönleneceksiniz.
English Russia – Çok komik bir İngilizceyle yazılmış olsa da, kuzeyimizdeki bu garip ülkeyi biraz daha yakından tanımak için iyi bir fırsat veren, fotoğraflarla rusya blogu.
The Money Meltdown – Süper müttefikimiz Amerika’da başlayan, (şimdilik) finans piyasalarındaki krizin anlaşılabilmesi için, İngilizce bilenler tarafından uğranılması gereken bir web sitesi. BBC’nin dünya analizinden, gelecek senaryolarına kadar her şeyi bulabilirsiniz.
Bzzzpeek - Dünyanın çeşitli ülkelerinden insanların, hayvan seslerini nasıl taklit ettiğini merak eder miydiniz? Cevabınız ne, bilemiyorum ama merak eden birileri varmış ve hepsini de bu sitede toplamaya çalışmış.
Old Creepy Ads – Garip ve gerçek ikilisinin genellikle gülümsetici karışımlarını sergilemiş olan Weirdomatic‘in bu listeyle dengeyi sağlamış olduğu söylenebilir. Yine de, eski ve ürkütücü reklamlar listesinde gördüklerinize inanmakta güçlük çekmeyeceğinizi tahmin ediyorum; nasılsa biz böyle şeylere ülkece alışığız.
Perspctv - Amerika’daki seçimleri takip etmek istiyorsunuz. Bunu neden yapasınız ki? Bu sorudan sonra yaptığınızı sorgulayıp da saçma bulmadıysanız, saniye saniye (evet neredeyse her saniye) güncellenen bir web sayfası. Herhalde oylama başladığında çöker bu.
The Brokers With Hands On Their Faces Blog – Kriz sırasında, “bittik abicim” konulu bir yazı yazıyorsanız size ilham verecek, eliyle yüzünü tutan broker fotoğrafları arşivi. İşi gücü yok insanların, cidden.
Kategori: liste | Yorum Yapılmamış »
Tarih: 09 Ekim 2008
O alıştığımız “bugün benim doğumgünüm ve her şey kötüye gidiyor, hayat da çok zor” yazılarından baygınlık geldiği için, yaratıcılığımın sınırlarını da zorlayarak, bu yazıyı ertesi güne erteledim. Aslına bakarsanız, dün yazmaya zamanım yoktu ve hatta uzun zamandır klavyenin üzerini toz tutmuştu, kısacası, yaratıcılığımı bahane üretmeye kullanıyorum şu anda. Bu kadar boş lafla zaman kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Doğumgününün ardından yirmi dört saat bile geçmemiş birine karşı bu ilgisizlik, çok üzücü. Hem, bir yazının içeriğini neden kafanıza takasınız ki? Kafanıza taktığınız tek yazı, sizi doğduğunuz andan beri yalnız bırakmayan alın yazınız olsun. Onu da kafanıza göre değiştirin, derim. Bu anlamsız cümleleri, sondaki karizmatik mesaj uğruna kurduğumu tahmin ettiyseniz, toplumda en azından yüzde seksenlik zeka dilimine girdiğinizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında sonuca, yani ortaya çıkan saçma yazıya bakmamak lazım, insanın ne amaçladığı daha önemli bence. Hep derler ya, trafik kazaları o, bu, şu ve beriki sebeplerden meydana gelen ölümlerden daha fazla can aldı diye; galericilerin topunu hapse atmalıydık, sonuca bakma felsefesine göre.
Kategori: deneme, geyik | 2 Yorum »
Tarih: 20 Eylül 2008
Gecenin bir saati, geçmiş ve geçecek bütün saatleri, masamda duran boş yoğurt kabıyla özdeleştirmişken başladım sayıklamaya. Sayıklamalarla beraber gelen, “camdan kafayı uzatıp da derin nefesler eşliğinde boğulma hissinden kurtulma” seansı ihtiyacı, beni pencereye yöneltti. Yoğurt kabı manzarasından sonra, uzun zamandır kafamı kaldırıp da bakmamış olmamın da etkisiyle, iyice karışık ve lüzumsuz geliyor bu garip şehrin görüntüsü. Basit, ama elimi uzattığımda dokunabileceğim bir yoğurt kabının görüntüsünü neden tercih ettiğimi hatırlıyorum. Kabı camdan fırlatsam içine düşeceği, çöplerden yaratılmış kargaşanın içinde onun ne kadar anlamsızlaşabileceğinin bilincine karşı, masanın üzerinde kendi halinde durmasına yüklediğim felsefi anlamlar… İçinin boş olması onu anlamsızlaştırmaktan ziyade, ona bir anlam katıyor. İnsanların birer yoğurt kabı bile olamamaları ne acı; o, boşluğunu apaçık gözler önüne sererken, biz, sürekli bizi kıymetli kılacak değerleri barındırdığımız palavrasını sıkıyoruz. Etrafındaki cehale prim vermeyen, hiçbir şey bilmediğinden başka bir şey bilmeyen bir çoban olmak istediğimi yineliyorum. Kimse duymuyor; istediğime de inanmazlardı zaten, kaybolmuşlar çöp yığınlarının arasında.
Kategori: bunluk | 2 Yorum »