Yayın Tarihi: 3 Kasım 2008
Şarkı sözü gibi yaşanmıştı hayatı. Değişik olmak için ne kadar çabalasa da, nakarat geliyor ve boşa çıkarıyordu bütün çabasını. Dünyaya gelmesi bir cinayetti sanki, değişime olan inancın cenazesiydi kalkan. Satırlara döktü derdini; mürekkep içinde kaldı her tarafı. Temizlendi hemen. Bu hastalığı onun yaydığını kimseler bilmemeliydi. Bir farklılık yarattığını anladı o anda, tırnaklarının kenarları koyuydu artık. Önce sola, sonra sağa bakıp, sonra tekrar sola bakmayı unutup da atladığı bir yolda kucaklaştı kaderiyle. Acele etmeden topladılar yola dökülenleri; ikisi de sağa baktığından, birbirlerini göremeyip çarpışınca. Ellerini sordu ona yeni arkadaşı. Ne bulaşmıştı tırnaklarına? Bizimkisi, yola kapaklanmasını hatırlatıyordu ama devamını getiremedi bahanesinin. Anladı ki, suç ortağını kandırmaya çalışmıştı. Gülümsediler. Geçmişte tanışmak istediler birbirleriyle. Hemen samimi olabileceklerdi böylelikle. Nakarat gelmeden önceki kısıtlı zamanı çok iyi kullanmalıydılar. İki sene önce tanışmış olmaya karar verdiler. Dolu dolu yaşayıp, boş geçen iki senenin acısını çıkardılar. Tadı güzel yiyecekler, yapmayı sevdiğimiz o “sıradışı” hareketler, güzeli gördüğümüzde aklımızdan geçenler… Nasıl ki bunların hepsi zararlıydı; onlar da, yanyana gelmeyi seviyorlardı, beraberlerken herşey güzeldi ve akıllarında saklamıyorlardı arzularını: Onlar da zararlıydı. Daha fazla zaman kaybedilmeden, hayatları başa sarıldı.
Kategori: kurgu | Yorum Eklenmemiş »
Yayın Tarihi: 22 Ekim 2008
Del.icio.us Randomizer – Delicious‘u duymuşsunuzdur. Duymadıysanız, hayır, bir yemek sitesi değil. Çok büyük bir kullanıcı kitlesinin paylaştığı linkler, etiketlenerek ayrılıyor ve popülerliğe göre listeleniyor. Arkadaşlarınızla link paylaşmak için çok güzel. Bu verdiğim linkin işleviyse, internet’in ücra köşelerinden bulunup da del.icio.us’a son 10 dakikada eklenen rastgele bir link’e sizi yönlendirmek. Her tıkladığınızda, başka bir yere yönleneceksiniz.
English Russia – Çok komik bir İngilizceyle yazılmış olsa da, kuzeyimizdeki bu garip ülkeyi biraz daha yakından tanımak için iyi bir fırsat veren, fotoğraflarla rusya blogu.
The Money Meltdown – Süper müttefikimiz Amerika’da başlayan, (şimdilik) finans piyasalarındaki krizin anlaşılabilmesi için, İngilizce bilenler tarafından uğranılması gereken bir web sitesi. BBC’nin dünya analizinden, gelecek senaryolarına kadar her şeyi bulabilirsiniz.
Bzzzpeek - Dünyanın çeşitli ülkelerinden insanların, hayvan seslerini nasıl taklit ettiğini merak eder miydiniz? Cevabınız ne, bilemiyorum ama merak eden birileri varmış ve hepsini de bu sitede toplamaya çalışmış.
Old Creepy Ads – Garip ve gerçek ikilisinin genellikle gülümsetici karışımlarını sergilemiş olan Weirdomatic‘in bu listeyle dengeyi sağlamış olduğu söylenebilir. Yine de, eski ve ürkütücü reklamlar listesinde gördüklerinize inanmakta güçlük çekmeyeceğinizi tahmin ediyorum; nasılsa biz böyle şeylere ülkece alışığız.
Perspctv - Amerika’daki seçimleri takip etmek istiyorsunuz. Bunu neden yapasınız ki? Bu sorudan sonra yaptığınızı sorgulayıp da saçma bulmadıysanız, saniye saniye (evet neredeyse her saniye) güncellenen bir web sayfası. Herhalde oylama başladığında çöker bu.
The Brokers With Hands On Their Faces Blog – Kriz sırasında, “bittik abicim” konulu bir yazı yazıyorsanız size ilham verecek, eliyle yüzünü tutan broker fotoğrafları arşivi. İşi gücü yok insanların, cidden.
Kategori: liste | Yorum Eklenmemiş »
Yayın Tarihi: 9 Ekim 2008
O alıştığımız “bugün benim doğumgünüm ve her şey kötüye gidiyor, hayat da çok zor” yazılarından baygınlık geldiği için, yaratıcılığımın sınırlarını da zorlayarak, bu yazıyı ertesi güne erteledim. Aslına bakarsanız, dün yazmaya zamanım yoktu ve hatta uzun zamandır klavyenin üzerini toz tutmuştu, kısacası, yaratıcılığımı bahane üretmeye kullanıyorum şu anda. Bu kadar boş lafla zaman kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Doğumgününün ardından yirmi dört saat bile geçmemiş birine karşı bu ilgisizlik, çok üzücü. Hem, bir yazının içeriğini neden kafanıza takasınız ki? Kafanıza taktığınız tek yazı, sizi doğduğunuz andan beri yalnız bırakmayan alın yazınız olsun. Onu da kafanıza göre değiştirin, derim. Bu anlamsız cümleleri, sondaki karizmatik mesaj uğruna kurduğumu tahmin ettiyseniz, toplumda en azından yüzde seksenlik zeka dilimine girdiğinizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında sonuca, yani ortaya çıkan saçma yazıya bakmamak lazım, insanın ne amaçladığı daha önemli bence. Hep derler ya, trafik kazaları o, bu, şu ve beriki sebeplerden meydana gelen ölümlerden daha fazla can aldı diye; galericilerin topunu hapse atmalıydık, sonuca bakma felsefesine göre.
Kategori: deneme, geyik | 2 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 20 Eylül 2008
Gecenin bir saati, geçmiş ve geçecek bütün saatleri, masamda duran boş yoğurt kabıyla özdeleştirmişken başladım sayıklamaya. Sayıklamalarla beraber gelen, “camdan kafayı uzatıp da derin nefesler eşliğinde boğulma hissinden kurtulma” seansı ihtiyacı, beni pencereye yöneltti. Yoğurt kabı manzarasından sonra, uzun zamandır kafamı kaldırıp da bakmamış olmamın da etkisiyle, iyice karışık ve lüzumsuz geliyor bu garip şehrin görüntüsü. Basit, ama elimi uzattığımda dokunabileceğim bir yoğurt kabının görüntüsünü neden tercih ettiğimi hatırlıyorum. Kabı camdan fırlatsam içine düşeceği, çöplerden yaratılmış kargaşanın içinde onun ne kadar anlamsızlaşabileceğinin bilincine karşı, masanın üzerinde kendi halinde durmasına yüklediğim felsefi anlamlar… İçinin boş olması onu anlamsızlaştırmaktan ziyade, ona bir anlam katıyor. İnsanların birer yoğurt kabı bile olamamaları ne acı; o, boşluğunu apaçık gözler önüne sererken, biz, sürekli bizi kıymetli kılacak değerleri barındırdığımız palavrasını sıkıyoruz. Etrafındaki cehale prim vermeyen, hiçbir şey bilmediğinden başka bir şey bilmeyen bir çoban olmak istediğimi yineliyorum. Kimse duymuyor; istediğime de inanmazlardı zaten, kaybolmuşlar çöp yığınlarının arasında.
Kategori: bunluk | 2 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 17 Eylül 2008
Okul başlamıyor bu sene. Her geçen günün daha da şiddetli olarak hatırlattığı, sürekli bir eksiklik hissettiren bir durum. Evden çıkarken, anahtarı almayı unutmuşsunuz gibi bir şey. “Yahu daha dün başlamıştık sanki” laflarıyla bezenmiş, bütün üniversiteden arkadaşların diyalogları. Okulda hala yapmadığım birşeyler olmalı. Seçmelisinden temeline bütün dersleri aldım, kantinde oturmadık sandalye bırakmadım, festivaline katıldım, “gencim” bahanesiyle saçmaladım… Kısacası, üniversite öğrencisi olmanın tüm olanaklarından faydalandım ama birşey eksik! Acaba öğretinin içeriğinden mi tatmin olmadım, “ekonomist” kabuğunu mu yadırgadım yoksa, sinir olduğum bir öğretim görevlisinin kafasına taş atamadım diye mi bu takıntım? Cevabını bilmediğim sorular için olasılıkları saymayı bırakmam gerek; kafam, daha da karışıyor.
Belki de sonu “ist” yerine “olog” ile biten bir meslek bulmalıydım. Makinist ve hatta çapulcu aktivist’i hatırlatan ekonomist (iktisatçı, evet) ünvanı yerine; jinekolog, sosyolog, antropolog, biyolog, teknolog, psikolog ve benzeri karizmatik isimli mesleklerden birini edinseydim, tatmin olacaktım belki. Olamadım ama, kimsenin okumadığı ve koskoca bir monolog olan bir blog yazmaya başladım. Yetmez mi dersiniz?
Kategori: günlük | 5 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 12 Eylül 2008
Hayatta bazı gerçekleri daha net görebildiğim yaşlara geldiğimden (?) yeni mi farkediyorum, yoksa bana yansıyan gibi, insanlar her geçen gün daha da fırsatçı ve kötü mü oluyorlar? Ortada köprü olmadığı sürece dayıya dahi ayı diyenler, zeytin dalından bozma oklarla güvercin avına çıkanlar, iyiliği denize atmak yerine prim yapmak için bir göklere yazmadığı kalanlar ve türevleri; diğerlerinin haklarına, denizden çekilip de çocuklara oynasın diye verilen kaya balıklarının yaşam hakkına verdiği kadar değer veren şu insancıklar, aniden hortlayan bir tür olmalı. Kolay para, kolay şöhret ve hatta kolay (rahatsız olanları hiçe sayan) eğlence bağımlısı olmuşuz. Mutlu olmayı, diğerlerinden daha üstün olmakla bağdaştırdığımız için, herkesin yaptığımıza imrendiği etkinliklerin bağımlısı olmuşuz; bizi gerçek anlamda mutlu etmeseler bile. Niye ki? Salak mıyız biz? (unutmayın: uzun vadede hepimiz ölüyüz)
Kategori: deneme | 2 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 9 Eylül 2008
Son zamanlarda, teknolojinin iyice hayatımıza girmesiyle, her türlü değişime doğası gereği direnen toplum biraz zorlandı. O veya bu şekilde, artık, sıradan bir insan internetten bankacılık, bürokrasi, alışveriş ve diğer pek çok işini halledebiliyor. Değişim süreci içinde haşır neşir olmanın zorunlu kılındığı zamanlarda nefret duyulan bilgisayarlar, gitgide daha da tercih edilir hale geldiler ve artık bazı işlerin sadece bilgisayarlar ve bağlandıkları akıl almaz büyüklükteki ağ -internet- olmadan yapılamaması pek yadırganmıyor. Dünyanın gelişmiş kesiminin geçişinden 10 sene sonra gerçekleşmiş olsa da, bu yapılanmanın yarattığı kolaylıkları keşfedenlerin, her alanda bunlardan yararlanmak istemesi sayesinde çabucak diğerlerine yetişeceğimizden eminim.
Bu kadar iyimser havanın ardından, bu yazıyı yazmama neden olan bazı saçma tavırlara değinmek istiyorum. Bilgisayar kullanmak, doksanlı yıllarda bir asosyallik ve hatta sosyofobiklik gösterge sayılıyordu. Aslında bu çok da temelsiz bir görüş değildi nitekim, bir sorun çıktığında başvurulacak kaynakların azlığı, programların henüz evrimlerinin başında olmalarından kaynaklanan karmaşık yapı, sık görülen mavi ekranlar ve can sıkıcı donanım arızaları; bütün kullanıcıları birer uzman olmaya itiyor ve bu da sosyal hayattan ciddi fedakarlıklar gerektiriyordu. Kimisi gerçekten bilgisayarlara ilgi duymazken, bu belirttiğim varsayımlardan dolayı ondan uzak duranların sayısı da az değildi. Yazının Devamı »
Kategori: deneme | 2 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 7 Ağustos 2008
Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta. Yazının Devamı »
Kategori: bunluk, deneme, geyik | Yorum Eklenmemiş »
Yayın Tarihi: 23 Temmuz 2008
Bugünlerde durgunlaştım yine. Hatta, elimdeki bulguları birleştirince, bunalımda olduğumu söyleyebilirdim ama eminim ki değilim, çünkü mutsuz değilim. Mutlu olduğum için mi rahatsızım, yoksa mutluluğumdan rahatsız olanlar yüzünden mi tedirginim; bilemiyorum. Çok garip, duygusal tecrübeler yaşatıyor bana bu sahte bunalım. Bunlardan en ilginciyse, sık sık yaşadığım yabancılaşmalar. Herhangi bir konuşmanın ortasında, araba kullanırken, merdivenleri çıkarken ve hatta hiçbir şey yapmadan dururken; bütün her şeyden sıyrılıp, yaptığım işi otomatik pilota devredip, kendimi ve içinde bulunduğum ortamı dışarıdan seyretmeye başlıyorum. Bununla da kalmayıp, her an, her şeyi sorgulamaya başlıyorum. Mesela; evliliğin, o akşam sevişeceğinizi akrabalar başta olmak üzere mümkün olduğunca fazla sayıda insana duyurmak olduğuna dair yüzeysel ve “fena” bir yargıya, uzun uzadıya düşündükten sonra varmış bulunuyorum ve bulunduğum yerin, “normal insanlarca”, yanlış yola saparak varılan “sapık” bir konum olarak görüldüğünü de gayet iyi biliyorum. Kısa bir mesafeyi yürüyecekken, içimden rastgele bir sayı seçip, her adımda bu sayıyı bir eksilterek ilerlerliyorum ve sıfırı bulursam moralim de sıfırlanıyor. Yazının Devamı »
Kategori: bunluk, günlük | 2 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 7 Temmuz 2008
Kronik ekonomik sıkıntılar, psikotik vatandaşlar, trafikte harcanan saatler, namı sivrisinekleri sollayan keneler, küresel ısınma, ülkemizdeki yozlaşma, ergenekon bayramının kurbanları, türban tartışmaları, “Rüştü bizi harcadı”, “peki ya AKP kapatılacak mı” derken, stres topu olduk hepimiz. Bizi bizden soğuttu birileri. Ben de bu akımdan nasibimi alıp, dolar hesabımı kapattım ve paramın tamamını altın fonuna yatırdım. Yalan tabii. Üstte saydıklarımın herhangi biri için yapacak hiçbir şeyimin olmaması; olsa da, yapacak cesaretimin hiç olmamasındandır ki, ben de, toplumun geri kalanı gibi, yazın ortasında bir kış uykusuna yattım; bekliyorum. Tostunu yemiş Çağla gibi, son otobüsün kalkış saatinde durağa varmış sarhoş gibi, çocuğu ÖSS’ye girmiş veli gibi; endişeyle, merakla, bir tutam da “ya bir mucize olursa” umuduyla bekliyorum. Basit espriler yapıyorum, fazla düşünmüyorum, gülerken fazla ses çıkarmayıp, güldürürken de düşündürmüyorum; düşündürücü bir geleceğe doğru sürüklenen toplumda, ters yöne kürek çekmenin boşa olduğunu anlamış, akıntıya saldım kendimi, gidiyorum. Giderken kol bile çırpmayıp, sadece bekliyorum. Beklerken gözlerim boş durmasa da, “geleceğe bakıp da moral bozmak yerine, arkamı dönüp de geçmişi mi sevsem”, diyorum. Geleceğin çöpten çelebileri yerine, geçmişte saçmalarken bile samimi olmayı başaranları sevmeye devam etsem, bir işe yarar mıydı?
Kategori: bunluk | 2 Yorum Yapılmış »