Yayın Tarihi: 16 Haziran 2008
Annemlerin evindeki eski odamı karıştırırken bulduğum karalama defteri, ÖSS’ye hazırlanırken ne kadar zor bir dönemden geçtiğimi hatırlattı. Oynatmaya az kalmış ama ucuz kurtulmuşum sanırım. Okurken zaman zaman “eskiden ne aptalmışım” dedirten karamalarımdan bazı ilginç yerleri paylaşmak istedim:
Cafeye gitmeyeceğime yemin ettim, bugün tarihi bir gün: 22/12/03 (evde bilgisayar da yok, bunun yanında).
ÖZZ (öğrenciye zıçıp zıvama) sınavı dolayısıyla odama kapanmış bulunmaktayım, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.Yanıt vermezsem, hıncınızı kapıdan çıkarabilirsiniz. Miyav!
Benim boyum hala uzuyor mu yoksa artık enine mi gitmeye başladım? (Yaşa ÖZZ) Bana dokunmayan yılan burj al arab’da yaşasın.
Yazının Devamı »
Kategori: geyik, günlük, kurgu | 6 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 4 Haziran 2008
Bir liste çalışması daha, karşınızda.
Buffalo buffalo Buffalo buffalo buffalo buffalo Buffalo buffalo – İngilizce’de anlamlı bir cümle.
List of banned films – Hangi ülkelerde, şimdiye kadar hangi filmler yasaklanmış?
Turkey From 1000 Feet – “Yaklaşık 300 Metreden Türkiye” adlı çalışma, “Turkish From 1000 Feet” mi aslen, acaba.
Kare – Salih Memecan’dan, uzun lafın kısası; hatta, karikatürü.
Unutulmaz plak kapakları – Fazla söze gerek yok; yine.
Düğün davetiyesi – İlaç gibi geldi.
Küçük Prens – Yine mi sen? Prens kafalı pilot. Yılan takıntılı, küçük ressam.
Dobişko – Web2.0 dedik, bağrımıza bastık ama… Suyunu mu çıkardılar? Mekan bulma aparatı. Evet.
Markalar Tarihi – Yarım yıllık “gelenek”lerden tutun, en bi köklülerine…
Öğren - Bir gün gelir, senin de bilmediğin bir şey çıkar. O değil de, bilgisayar becerisini arttırmak adına pek bir verimli, pek bir Türkçe.
Gafoloji – Düşünmeden konuşanların tutanağı
Bira – Evde yapmaya ne dersiniz?
Kategori: liste | 5 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 3 Haziran 2008
Yer: Avcılar. Akşamüstü. Zaman, tam olarak, bankaların kapanmasına beş kala. Saatte yüz kırk kilometre hızla giden bir araba. İçinde ben. Benim de içimde bir sıkıntı. Ne olduğu belirsiz bir şekilde beynimi zorlayıp, saçma düşüncelere yöneltiveriyor. Bankaya yetişmekten çok, İstanbul’da yaşayanların onda biri, birbirine dava açsa, Çağlayan’da (şimdilik bir temelden ibaret olarak) “avrupa’nın en büyük adliye sarayı” olmayı bekleyen yapının yetip yetmeyeceği gibi garip şeyleri düşünüp, endişeleniyorum. Sakın birbirinize durup dururken dava açmayın. Yetmeyebilir çünkü bence. Çevreyolunun ortasına “SWH” yazıp, üzerinden geçen herkesi, -bilmem kaçıncı- dereceden cinayetle suçlayıp, kapasiteyi tek başıma doldurasım da var aslında.
Kategori: geyik, günlük | Yorum Eklenmemiş »
Yayın Tarihi: 2 Haziran 2008
Benim çok hoşuma giden, eğlencelik bir test öğrendim bugün. Testin mantığıyla ilgili birşeyler yazmadan önce, yazdıklarımın etkisi altında kalmamanız için, nasıl yapıldığını söylemeliyim. Eğer testi uygulamadan yazının devamını okursanız, başarılı sonuçlar alamayabilirsiniz. Öncelikle, bir A4 kağıdın üzerine, buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz, bir’den altı’ya kadar numaralandırılmış şekilleri çizin veya resmin çıktısını alın. Daha sonraysa, sırasıyla her bir şeklin üzerini dilediğinizce çizerek, onlardan birer resim yaratın. Önemli olan, ne kadar yaratıcı olduğunuz değil, çizdiklerinizin sizi ifade edip etmediği. Testin değerlendirilebilmesi için, elinizde her birinin içinde bu şekillerden ayrı biri kullanılmış olan, altı tane resim olması gerekiyor. Hepsi bu kadar. Şimdi gelelim testin değerlendirilmesine. Yazının Devamı »
Kategori: geyik | 7 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 30 Mayıs 2008
“Olasılıksız’ın Yazarı Adam Fawer’dan” ibaresi, kitabın adından daha büyük yazılmış olduğundan, çekinerek aldığım bu kitap hakkında biraz yazmak istedim (evet, uzatmadan da başlayacağım hatta). Kitabın dış görünüşü, yazarı (en azından, bence) gereğinden (!) fazla meşhur eden ilk romanı, “Olasılıksız”ın, renklendirilmiş bir kopyası gibi. Beyaz, sade bir kabuğun üzerinde, rastgele saçılmış (daha sonradan, empatiyi temsil edeceklerini öğrendiğimiz) birkaç renk damlası ve bu cümbüşün tam ortasında konumlandırılmış “Empati” başlığı ile, onun biraz altında, yazarın adı. Şimdiye kadar saydığım her özelliğini itici bulduğum kitabı, artık süpermarketlerde bile satılmasının da getirdiği küçümsemeyle (biraz burnum havada, evet), bir süre okumadan beklettim. Baş ucumda, “bir açıp baksan aslında, neler bulacaksın içimde” dermiş gibi bekleyen kitabı birkaç gün önce açtım ve “Olasılıksız” kadar olmasa da, içinde geçen gerçek temelli ama sahte bilim ve felsefe dünyasına kendimi kaptırıp, kısa zamanda bitirdim. Yazının Devamı »
Kategori: kitap | 22 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 27 Mayıs 2008
Hayat bir gürültü. İstanbul çok kalabalık. Her yerde müzik çalıyor. İnsanlar yalnız. Uzun cümleler kurmamak lazım. Kısa kesip, tantanaya yer bırakmamalı. Doğru konuşarak yalan söyleyenler yüzünden canı sıkkın, on milyon kadar insan. Biri seni haykırıyor; adın her neyse. Evet; sen de yalan söyledin ve suçlusun. Yani, kötüsün. Elmayla armudu karıştırmamak gerek aslında: Aynı zamanda iyisin de.
Kısa cümlelerin sana saldırdığı kabustan ter içinde uyandıktan sonra ilk yaptığın iş, filtre kahvenin dibine vurmak oldu. Uyku beni bendenizle yüzleştirdikçe kaçacağım ondan, demekte ısrarcısın. Aşık olduğun kızın güzel gözlerine bir türlü bakamamak kadar sebepsiz, tenha bir sokaktan geçmemek için yolu uzatmak kadar da önyargılara mahkum bir korku bu. Kendine güvenmenin önemini kavradığın yaşta, kendinden sonra güvenmen için bekleyenlerin oluşturduğu kuyruk, çoktan gözünde büyümüş. Herkes senin kadar değişken değil; bunun farkındasın ama, herkesin kötü olabildiğini de sürekli izlemişsin hayatta. Farkında olmamanın dayanılmaz hafifliğine hasret, kendi kendine söylenen bir zavallı olmaktan öteye gidebilmek için, kapatman mı gerekiyor algını? Görmemezlikten gel, kötüleme! Söylemesi kolay?
Kategori: bunluk | Yorum Eklenmemiş »
Yayın Tarihi: 25 Nisan 2008
Kişisel blogumda politik konulara girmekten nefret etsem de, zaman zaman çok dolup, beni kafamı karıştıracak kadar bilgili birine danışmak yerine, kimseyi rahatsız etmeden bu köşede haykırmayı daha mantıklı buluyorum. Körü körüne destekten, boşvermişliğe giden yolun herhangi bir noktasından bağlandığım bir siyasi görüş, din ve hatta yaşam felsefesi bile yokken (bazıları bu cümleden sonra, “öl o zaman sen” diyor gerçi), bu konularda hiç fikrim olmadığını söylemek de yanlış olur tabii. Sahip olduğum az bilginin bile benim bir konuda dolmama yetmesiyse, herhangi bir normatif düşüncenin kurallarının körü körüne uygulanıp, insanların hayatının rezil edilmesi sonucu mümkün oluyor.
Bu uzun açıklamadan sonra, gelelim konumuza: “Baş örtüsü”; namı diğer, “türban” (ikisinin farklı şeyler olduğunu biliyorum aslında). Türbanı tartışmak moda oldu diye değil, beni son derece rahatsız eden bir (çok) görüntü üzerine sıralıyorum kelimelerimi. Tahmin edebileceğiniz gibi, bahsi geçen görüntü sağdaki. En katı kökten İslamcılardan tutun, Afrika dağlarında yaygın “gnhakira” dinine (salladım) mensup olanlara; başka dünyaya göç etmiş gnostiklerden, sokrates’e tapan agnostiklere; Maraş dondurmasını yerinde yemeyi sevenlerden, ona Frozen-Yoghurt diyenlere kadar, herkesin rahatsız olması gereken bir görüntü bu. Doğal olarak dünyayı sadece ailesinin gözlerinden gören; etrafındaki isyankâr kalabalığın ne istediğini veya istemediğini bile anlamadığı halde, sırf ailesi öyle söyledi diye elinde tuttuğu -ve muhtemelen okuyamadığı- pankartı gururla taşıyan bir ufaklık. Bu kadar rezillik ve düşünce sömürüsü yetmiyormuş gibi, fazladan yaptıkları duygu sömürüsünün kahramanı bir çocuk! Kendi özgür iradeleriyle kapadıkları kafalarını çalıştırıp, seçme şansı olmayan bir çocuğun bu gösteride yer almasının ne kadar ironik olduğunu düşünmeleri şöyle dursun, üzerinde ne yazarsa yazsın, koskoca bir pankartı taşıyan şu ufaklığa acımaz mı kimse?
Kategori: geyik | 4 Yorum Yapılmış »
Yayın Tarihi: 9 Nisan 2008
Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. Yazının Devamı »
Kategori: deneme, kurgu | Yorum Eklenmemiş »
Yayın Tarihi: 25 Mart 2008
0 (1986) Galiba kelim parladı! Çernobil’e doğuverdik sanırım.
1 (1987) Yürü yürü nereye kadar? Yürütecime uzanan eller kırılsın!
2 (1988) Bana uzun cümleler kurdurtmayın! İleride önce hanginize hitab ettiğim konusunda bile uzlaşamayacaksınız zaten.
3 (1989) Yuvada acayip çevre yaptım. O değil de, bugün hoca elimi tuttu.
4 (1990) Ön koltukta ben oturacağım! Kolama su katmayın! Ben de Parlament gece sinemasını izlemek istiyorum! Kardeşimi artık istemiyorum, geri alın!
Yazının Devamı »
Kategori: liste | Yorum Eklenmemiş »
Yayın Tarihi: 21 Mart 2008
Herkesin onu kullanmaya çalıştığı paranoyasına kapılmıştı. Durup değerlendirme yapmaya bile fırsat bulamadan kullanılıyordu. Çok korkaktı. Sesini çıkarmaya korkuyor, yanlış anlaşılacağı endişesi onu esir almış, bırakmıyordu. Kendi başına çözemeyeceğini çoktan kabullendiği bu sorunu aşmak için, yardım isteyebileceği kimsenin olmadığına da emindi. Bu çıkmazdan kurtulmanın en kısa yolunun ölüm olabileceğini düşünerek, kendini bir uçurumdan atıverdi. Yarıyolda vazgeçti. Bu sorun, varoluşunu amaçsız kılacak kadar büyük değildi. Yavaşça yere indi. Ayaklarının yere tam bastığını hissederek, yerçekimini daha da bir sevdi; az önce karşı gelmiş olsa da. Eve dönüş yolunda, içinden geçtiği ormandaki ağaçları tekmeledi. Ağaçlar, kendilerini uçurumdan attılar. Hiçbiri yere inemedi.
Kategori: bunluk | Yorum Eklenmemiş »