"Olasılıksız’ın Yazarı Adam Fawer’dan" ibaresi, kitabın adından daha büyük yazılmış olduğundan, çekinerek aldığım bu kitap hakkında biraz yazmak istedim (evet, uzatmadan da başlayacağım hatta). Kitabın dış görünüşü, yazarı (en azından, bence) gereğinden (!) fazla meşhur eden ilk romanı, "Olasılıksız"ın, renklendirilmiş bir kopyası gibi. Beyaz, sade bir kabuğun üzerinde, rastgele saçılmış (daha sonradan, empatiyi temsil edeceklerini öğrendiğimiz) birkaç renk damlası ve bu cümbüşün tam ortasında konumlandırılmış "Empati" başlığı ile, onun biraz altında, yazarın adı. Şimdiye kadar saydığım her özelliğini itici bulduğum kitabı, artık süpermarketlerde bile satılmasının da getirdiği küçümsemeyle (biraz burnum havada, evet), bir süre okumadan beklettim. Baş ucumda, "bir açıp baksan aslında, neler bulacaksın içimde" dermiş gibi bekleyen kitabı birkaç gün önce açtım ve "Olasılıksız" kadar olmasa da, içinde geçen gerçek temelli ama sahte bilim ve felsefe dünyasına kendimi kaptırıp, kısa zamanda bitirdim.
Empati
Tarih: 30 Mayıs 2008Kimin Sesi?
Tarih: 27 Mayıs 2008Hayat bir gürültü. İstanbul çok kalabalık. Her yerde müzik çalıyor. İnsanlar yalnız. Uzun cümleler kurmamak lazım. Kısa kesip, tantanaya yer bırakmamalı. Doğru konuşarak yalan söyleyenler yüzünden canı sıkkın, on milyon kadar insan. Biri seni haykırıyor; adın her neyse. Evet; sen de yalan söyledin ve suçlusun. Yani, kötüsün. Elmayla armudu karıştırmamak gerek aslında: Aynı zamanda iyisin de.
Kısa cümlelerin sana saldırdığı kabustan ter içinde uyandıktan sonra ilk yaptığın iş, filtre kahvenin dibine vurmak oldu. Uyku beni bendenizle yüzleştirdikçe kaçacağım ondan, demekte ısrarcısın. Aşık olduğun kızın güzel gözlerine bir türlü bakamamak kadar sebepsiz, tenha bir sokaktan geçmemek için yolu uzatmak kadar da önyargılara mahkum bir korku bu. Kendine güvenmenin önemini kavradığın yaşta, kendinden sonra güvenmen için bekleyenlerin oluşturduğu kuyruk, çoktan gözünde büyümüş. Herkes senin kadar değişken değil; bunun farkındasın ama, herkesin kötü olabildiğini de sürekli izlemişsin hayatta. Farkında olmamanın dayanılmaz hafifliğine hasret, kendi kendine söylenen bir zavallı olmaktan öteye gidebilmek için, kapatman mı gerekiyor algını? Görmemezlikten gel, kötüleme! Söylemesi kolay?
Biri Bana Açıklasın
Tarih: 25 Nisan 2008Kişisel blogumda politik konulara girmekten nefret etsem de, zaman zaman çok dolup, beni kafamı karıştıracak kadar bilgili birine danışmak yerine, kimseyi rahatsız etmeden bu köşede haykırmayı daha mantıklı buluyorum. Körü körüne destekten, boşvermişliğe giden yolun herhangi bir noktasından bağlandığım bir siyasi görüş, din ve hatta yaşam felsefesi bile yokken (bazıları bu cümleden sonra, “öl o zaman sen” diyor gerçi), bu konularda hiç fikrim olmadığını söylemek de yanlış olur tabii. Sahip olduğum az bilginin bile benim bir konuda dolmama yetmesiyse, herhangi bir normatif düşüncenin kurallarının körü körüne uygulanıp, insanların hayatının rezil edilmesi sonucu mümkün oluyor.
Bu uzun açıklamadan sonra, gelelim konumuza: “Baş örtüsü”; namı diğer, “türban” (ikisinin farklı şeyler olduğunu biliyorum aslında). Türbanı tartışmak moda oldu diye değil, beni son derece rahatsız eden bir (çok) görüntü üzerine sıralıyorum kelimelerimi. Tahmin edebileceğiniz gibi, bahsi geçen görüntü sağdaki. En katı kökten İslamcılardan tutun, Afrika dağlarında yaygın “gnhakira” dinine (salladım) mensup olanlara; başka dünyaya göç etmiş gnostiklerden, sokrates’e tapan agnostiklere; Maraş dondurmasını yerinde yemeyi sevenlerden, ona Frozen-Yoghurt diyenlere kadar, herkesin rahatsız olması gereken bir görüntü bu. Doğal olarak dünyayı sadece ailesinin gözlerinden gören; etrafındaki isyankâr kalabalığın ne istediğini veya istemediğini bile anlamadığı halde, sırf ailesi öyle söyledi diye elinde tuttuğu -ve muhtemelen okuyamadığı- pankartı gururla taşıyan bir ufaklık. Bu kadar rezillik ve düşünce sömürüsü yetmiyormuş gibi, fazladan yaptıkları duygu sömürüsünün kahramanı bir çocuk! Kendi özgür iradeleriyle kapadıkları kafalarını çalıştırıp, seçme şansı olmayan bir çocuğun bu gösteride yer almasının ne kadar ironik olduğunu düşünmeleri şöyle dursun, üzerinde ne yazarsa yazsın, koskoca bir pankartı taşıyan şu ufaklığa acımaz mı kimse?
Neden Sizce?
Tarih: 09 Nisan 2008
Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. Yazının Devamı »
Her Yaşın Ayrı Özet Cümleleri Vardır
Tarih: 25 Mart 20080 (1986) Galiba kelim parladı! Çernobil’e doğuverdik sanırım.
1 (1987) Yürü yürü nereye kadar? Yürütecime uzanan eller kırılsın!
2 (1988) Bana uzun cümleler kurdurtmayın! İleride önce hanginize hitab ettiğim konusunda bile uzlaşamayacaksınız zaten.
3 (1989) Yuvada acayip çevre yaptım. O değil de, bugün hoca elimi tuttu.
4 (1990) Ön koltukta ben oturacağım! Kolama su katmayın! Ben de Parlament gece sinemasını izlemek istiyorum! Kardeşimi artık istemiyorum, geri alın!
Yazının Devamı »
Sembolik
Tarih: 21 Mart 2008Herkesin onu kullanmaya çalıştığı paranoyasına kapılmıştı. Durup değerlendirme yapmaya bile fırsat bulamadan kullanılıyordu. Çok korkaktı. Sesini çıkarmaya korkuyor, yanlış anlaşılacağı endişesi onu esir almış, bırakmıyordu. Kendi başına çözemeyeceğini çoktan kabullendiği bu sorunu aşmak için, yardım isteyebileceği kimsenin olmadığına da emindi. Bu çıkmazdan kurtulmanın en kısa yolunun ölüm olabileceğini düşünerek, kendini bir uçurumdan atıverdi. Yarıyolda vazgeçti. Bu sorun, varoluşunu amaçsız kılacak kadar büyük değildi. Yavaşça yere indi. Ayaklarının yere tam bastığını hissederek, yerçekimini daha da bir sevdi; az önce karşı gelmiş olsa da. Eve dönüş yolunda, içinden geçtiği ormandaki ağaçları tekmeledi. Ağaçlar, kendilerini uçurumdan attılar. Hiçbiri yere inemedi.
Bir Obsesifin Hatır Sorgusu
Tarih: 08 Mart 2008Günler sana yazacaklarımı planlayarak geçtiğinden, atacağım ilk elektronik posta biraz gecikti; kusura bakma. Yetmiş beşinci sınıf Amerikan (şimdi orada olduğundan, belki de örneğim daha zekice gözükür sana) filmlerinde yapılan “iğrenç bahane” esprisiyle girdiğim için özür dilerim ama aklım sen oraya gitmeden önceki gün başıma gelip, sonra senin peşinden gidip, takip eden üç haftanın sonunda ancak geri gelince, bahane bulmak zorlaşıyor açıkçası. Bu konuyla ilgili söyleyeceğim her şey, zaten lafın gelişinden dolayı bir bahane niteliği kazanacağından, karman çorman olan lafı da daha dolandırmadan, konumuza dönelim istersen? İstersem! Senin isteklerini binlerce kilometre öteden tahmin edebildiğimi düşünecek kadar da delirmedim. Gel gör ki, lafı da gidişine bırakıverebiliyorum, işte böyle. Gerçi görmek için gelmene de gerek yok, nasılsa bu bir elektronik posta; en azından, öyle olma yolunda.
Her ne kadar yüzsüz bir insan olsam da bu kadar uzun bir süre tek kelime konuşmadığım için kendimi suçlu hissediyorum ve senden özür diliyorum. Şaka bir yana, sırf gecenin bu saatinde canım sıkıldığı için, biraz da parmaklarıma egzersiz olsun diye, sana bu postayı gönderiyorum; sakın şımarma. Şımarma ama, seni şımartmak istemediğimi de sanma. Yazının Devamı »
Eğlendim Biraz
Tarih: 29 Şubat 2008Belki şehre canayakın bir kedi gelir diye umdum, şımardım ve küsüverdim anneme. Sinemaya gidecektik oysa; kedileri de almazlar ki içeri, yazı var kocaman. Biz de ormana gideriz artık, kedi avlanır, ben de akdeniz ikliminin tadını çıkarırım. O avlanır ama ben, avlanmak bir yana, yemek yapmayı bile bilmiyorum aslında; tut ki karnım acıktı, tek yiyeceğim, aynı zamanda tek arkadaşım olan kedim. Oysa ki eskiden saz fabrikam vardı, ırmağın yanında. Tüm şehir orada takılırdık. Çakıl taşlarıyla bir-iki laflar, sonra da onları suda sektirmeye çalışırdık. Gerçi, sen anlamazsın bu tür zevkleri, sen başkasın. Anlıyor musun? Anlamadığını biliyorum, lafın gelişi sormuştum. Bütün gün somurtacağına, biraz gülümse bari. Hadi, gülümse; ne kaybedersin? Gülümsemezsen şerefsizsin.
Son Sayfa
Tarih: 15 Şubat 2008Kitapta biraz daha ilerleyince, işler daha da kötüleşti. Bir bölümün sonunda ağır yaralanıp, her zamanki gibi bir köşeye yığılmıştı. Ölümün soğukluğunu yavaş yavaş hissederken, bu bölümün çabucak sonlanmasını ve her romanda olduğu gibi, bir sonraki bölüme tamamen iyileşmiş bir kahraman olarak başlamayı arzu ediyordu. Etrafında bir kalabalık bile toplanmadı. Yazar, kahramanımızın birkaç sayfa sonra turp gibi tekrar sahneye çıkacak olmasını nasıl açıklayacaktı acaba? İçinde yaşadığı halde çözemediği kurguyu, hangi okur severek takip edebilirdi ki? Bu, yazarın derdiydi. Etrafta olup bitenlere iyice kulak kesildi. Bir alt paragrafta kavga çıkacaktı, anladığı üzere. Sinirler gerilip, yan karakterler kozlarını paylaştıkça, sıranın ne zaman ona geleceğini düşünmeye başladı. Belki de diğerleri, onu kötü adamların elinden kurtarmanın savaşını veriyordu? Belki…
Sonraki bölümde, intihar etmiş bir evsizin cesedini inceleyen polisler vardı. İki bileğini de kesmişti zavallıcık. Elinde küçük bir defter buldular. Kana bulanmış yaprakların üzeri, anlaşılması zor bir el yazısıyla kaplıydı. Kimsenin onu okumadığından dert yanmıştı, sayfalar boyunca. Yazı olmayan boş alanlar, kan ile kırmızıya boyanmıştı. Birkaç saat önce önünde kavga eden travestilerden biri, ters ters baktığı bahanesiyle bir tekme savurmasa, öldüğünü bile fark etmeyeceklerdi.

