Kendime zaman yaratmak işinde harikalar yarattığım şu dönemde, keyfimi kaçıran detaylar daha da bir göze batar oldu, büyük sorunların yokluğunda. Okulda üst katlara asansör kullanmadan çıkmayı imkânsız hâle getirmek üzere merdivenlere baraj kuran geri zekâlı üniversite tayfasını öldürmek için de zaman yaratabilirim mesela. Bu kadar sinirlenecek bir şey yok demeyin; son bozuk paranızla aldığınız kahvenin, bu bariyer-insan kırmalarının arasından slalom yaparak geçerken döküldüğünü ve hatta ileri seviyede kafein bağımlısı olduğunuzu bir düşünün. O an içimden plansızca saldırmak geldiyse de, üniversite hayatımın kalan son döneminde “kahvesini dökene kafa atan çocuk” veya kısacası “ruh hastası” olarak anılmak istemediğimden olacak, kendimi tuttum. Salaklıklar çeşit çeşittir ve maruz kalmadıkça derecelendirmek zordur işte. Zaten, bu nefret fışkırmasının tek kaynağının “merdivene kamp kurmuş üç beyin hücreli yaşam formları” olmadığını da belirtmeme gerek yok herhalde? Ancak, daha fazla ayrıntıya girmeyip, daha ne saçma şeylere sinirlenebileceğimi siz okurlarımın tahminine bırakıyorum (hemen de sahiplendim ve okurum oluverdiniz bu arada). Hayatı basit bir havuz problemi gibi gördüğüm ve bazılarını dört işlem yapmaktan aciz bulduğum oluyor işte böyle zaman zaman. Boşvermişlik felsefemle tamamen zıt olan bu düşüncelerin beynimi kemirmeye başlamasıyla, bütün dünyayı yıkasım geliyor. Aykırı düşünceleri “tasvip etmeyen” ve ağırbaşlılığı olgunluk sanan, hatta odunluğu onaylayanlarla sık sık karşılaşmanın yan etkileri bunlar. Aykırı olmayı sonuna kadar desteklediğimi söyleyemem tabii, belki de ben de bazen odunlaşabiliyorum. En azından bunu ifade edebiliyorum. Bir teselli? Bir sayrı? Bir bilsem…
Bazı Kimseler, Her Kimseler…
Tarih: 17 Kasım 2007Zaman zaman insanlar sinirlenir ve o sinirle ne yaptıklarını bilemezler. Benim içinse bu durum biraz farklı gelişiyor; yaptıklarımı kontrol edebilsem de, yazdıklarım hep istisna kalıyor. Tabii bu, çizdiklerime de yansıyor. Soldaki karalamanın ve üstüne tıklandığında gelen devamının, kendimi değil de, etrafımda olan biteni (çarpıtıp kurgu katarak) ifade etmesi böyle açıklanabilir ancak. Beni tanımayan biri o karalamayı gördüğünde bunalıma girdiğimi düşünebilirdi veya böyle zamanlardan birinde not defterine saçtığım siniri herkesle paylaştığımda, aslında ne kadar kaçınılması gereken (!) birisi olduğumu keşfettiğini sanabilirdi. Yine de tutamayacağım kendimi:
“Hayatının sadece bir gününde bile ne hâyâl kırıklıkları yaşarsın. Belki de hepsini haykırıp, bir anda içinden atmak istersin ama yan yana dizemezsin. Kendini doğru ifade etmenin sadece doğru kelimeleri seçmek değil, onları söyleyecek cesaretinin olmasını da gerektirdiğini bir gün anlayacaksın nasılsa. Yapmacıklık öyle bir çarpacak ki yüzüne, belki de insan ilişkilerinden tiksineceksin ve haykırma isteğini iliklerinde hissedeceksin. Laf olsun diye ağzından çıkıverenleri gerçek olabilme ihtimâllerine bakmadan ciddiye alan özgüven yoksunları, en çok ihtiyacın olduğu anda kaçacak yer arayan tarla fareleri, sırf olup bitenlere anlam verememen için yaratılan ironik kurgu, zekâ pırıltısından yoksun yalanlarına aldanmış gibi yapmak zorunda kaldığın kırılgan ama gururlu serçe kuşları, söylediğin yalanlara inanmışçasına gülümseyebilen binbir suratlar, gerçeklerden kaçarken rüyalarda yaşamaya başlayan sanal kahramanlar, senin etrafında dönmeyi başardığı kısa zamanın tadına varmayı bir türlü beceremese de mutlu gözüken geoid…
Napoleon’un da dediği gibi, düşmanların hata yaparken, onları rahat bırakmalısın; peki ya dostların? Dostun olduğunu sandıkların ve hatta sevmeye çalışıp, onlarca da sevildiğine ikna oldukların? Yaptıkları bütün yanlışları birer birer yüzlerine vurabilirdin ama yapmadın. Onlar etrafındakileri aptal yerine koymanın verdiği özgüvenin tadını çıkarırken, bu içi boş getiri adına farkında olmadan kendileri aptal konumuna düştüler ama sen, sana yaptıklarından ve hatta seni hafife almalarından dolayı yüzünde oluşan hafif kırgınlığa bile bir bahane uydurmak için bin dereden su getirdin. Yoksa, onlara doğruyu göstermek yerine, aynı hatayı tekrar etmekle mi yetindin? Sonsuz döngü diye buna derim ben. İnsanlar, neden ne kadar zeki olduklarının altını çizmekten çekinirler sanarsınız? Mütevazı olduklarından değil, emin olun. Etraflarında olup bitenlerden habersiz gözükerek, onları aptal yerine koymaya çalışanları aldattıklarını sandıkları ve bu oyunu bozmak istemedikleri için. Ben de oyunun içinde yer alarak hata yaptım ve ne yazık ki yaptığımın da farkındaydım; belki de herkes farkında. Aslında, beni tanıyanların önemli bir kısmının bunları okurken tedirgin olacak olmasının gerekçesi de, bu oyunun kusursuz işleyişinden başka bir şey değil. Peki, ne oldu da ben oyunbozanlığa başladım? Bir serçe, acemi şansının yardımıyla beni yendi ve ben, bunu kendime yediremiyorum (…)”.
Benim gibi her şeyi boşveren birinin düşünceleri gibi gözükmüyor olsalar da, zaman zaman ikinci bir kişiliğin yönetimi ele geçirdiği aşikâr. Bütün olaylara bakış açımın da bir öncesi ve sonrasının hep olması bu yüzden herhâlde. Gerçi son zamanlarda olmuyor hiç. Herhangi bir arayış içerisinde olmamam (mutlu haberleri böyle köşerlerde vermek de bana göre zaten) veya daha kolay mutlu olabilmeye başlamam da etkili olabilir bunda. Bilmiyorum.
Üç Yüz Altmış Bir Numaralı Ruh Hâli
Tarih: 17 Kasım 2007İnsanların neden canı sıkılır? Günlük salgılamamız gereken asgari bir adrenalin miktarı ya da konuşmamız gereken belli bir süre mi vardır? Edinilebilecek uğraşlar neredeyse sınırsızken, ders çalışmak mümkün müdür? Ders çalışmak neden bu kadar zordur? Yarın ekonometri sınavı var ve şu an ızgarada yatan tedirgin bir sazan gibiyim. Sabahtan beri, yapmam gerekmeyen ve hatta yapmamam gereken sayısız işe zaman yatırıp, yarın kopacak kıyametin alametlerini her dakika daha iyi kavrarken, hocalar ve asistanlar sanki roka, peynir ve rakıları hazırlıyorlar. Ben bu kadar sapık kâbuslar görürken, üstüne bir de gökyüzünün yeryüzümü ışıkla buluşturmamaktaki kararlığı ekleniyor; odamın garip manzarası sebebiyle, kalın perdesi üzerinden hiç eksik olmayan penceremin durumu bana her zamankinden daha fazla acı veriyor şimdi. Çalışırsam başarabileceğime olan inancımın tek olumsuz yanı, yani bu gidişle çalışamayacağımın bilinciyle birleştiğinde yarattığı bunalım, daha da hissedilir oldu. Ders çalışmak için birisinin katalizörlüğü üstlenmesi lazım. Telefonum çaldı az önce ve başka bir şey dilemediğime üzüldüm. Neyse ki sonunda ders çalışabileceğim, sanırım. Gerçi toplu yapılan her iş ve eylemi, eğlence olarak tanımlayan hastalardansanız derdimi size anlatamam. Neyse.
Yazı Yazmayı Çok Küçükken Öğrendim
Tarih: 19 Eylül 2007Merhaba;
Ben sıradan bir insanım. Sıradanlığı sıradışı yapmaya çalışanlarla mücadele edecek kadar sıradanım. Mücadele etme şeklim de sıradandır benim; onların tanımladığı “sıradışı sıradanlığa” sığan laf oyunları yerine, kafalarına taş atmayı yeğlerim. Kelimelerle saldırdığım olsa da bazen, lafı ne yapar eder kaba kuvvete getiririm. Romantik de değilim ben. Sıradan insan romantik olmaz. “Ben senin benim seni sevdiğimi bildiğini biliyorum” bakışından başka bir şey bilmem. Oyunuma gelenle evlenir; hayatının kalanında ona baktığım nadir anlarda da bir şey yüklemem bakışlarıma. Boş bakmayı severim. Boş bir adamım ben aslında. Boşlukları doldurmaya çalışanlara silah doğrultacak kadar boşum. Boş yere öyle hırslanırım ki “o adam nereye ateş ediyordu” diye sayıklarsınız boş anlarınızda. İçimi boşaltmak için yazı yazdığım zamanlar olsa da, yazdıklarıma anlam yüklemem. Saçmalarım. Saçma bir hayatım var aslında. Pompalı tüfekten çıkan sayısız saçma gibi her bir tarafa saçılmış, sayısız hobim var. Hiçbirini tam yapamıyorum ve başarısız olduğum anda da saçmalığa sığınıyorum. Sığınmayı seviyorum. Lider olmak yerine sıradan bir grup üyesi olmak ve sadece verilen göreve (hani şu katma değeri düşük olanlardan) odaklanmak çok basit. Basit güzeldir. Ben güzel olan her şeyi severim. Çiçekleri severim, sıradan kar tanelerini severim, çimlere boş boş bakmayı ve hâttâ güzel kadınları severim. Bir süre sevsem de çabuk bıkarım çünkü mânâlar yüklenir boş ve sıradan sevgime. Her şeye bir anlam yüklemeyi sevmem. Şair zırvasıdır bunlar. Şairler sıradan veya boş değildir. Şairler güzel de değildir. Güzel şairler vardır elbet ama ben istisnaları da sevmem. İstisnalar sıradan değildir; onları görmezden gelirim. Görmezden gelerek, her sorunun üstesinden gelirim. Genelde işe yarar. İşe yaramazsa, bu durumun bir istisna olduğunu söyler ve yine görmezden gelirim. Sanırım yine sonsuz döngüye girdim. Sonsuz döngülerden nefret ederim.
Elbette ki ben bu değilim ama dediğim gibi: Kelime oyunlarını değil, taş atmayı severim. Yine kendimle çeliştim.
Yaz Akşamı Parodisi
Tarih: 09 Eylül 2007En iyi oynadığın oyunu, hatta kendini bile kaybetmişsin ve aramaya nereden başlayacağını bilmiyorsun. Benim için boş bir sokak düşleyin; bir futbol topu, onunla oynayan çocuklar, topun kırabileceği bir pencere, evden çocukların üstüne terlik fırlatacak sinirli bir ihtiyar, yan komşu, onun kızı, apartmanlar, çöp tenekeleri veya sokak kedileri bile olmasın, ama yine de sokak olsun orası. Şimdi bunu bir insana uyarlayın; gerisini ben getiremeyeceğim.
İpi kopunca elinde kalakalmış bir tasma sapı gibi taşıdığın, beyninden sarkan yarım kalmış duygular birer ipucu mudur acaba? Araştırmaya değer bulup da kurcalayınca birini, bulunduğum yer bana acı vermekten öteye gidemedi. Anladım ki, basit bir duygusal kaşıntı değildi bu. Loş köşe başlarında, yüksek bahşiş hedefine ulaşmak için her an atılmaya hazır garsonların bekleştiği ama dandik otuz yedi ekran televizyondan seyredilen maçlarda konuk takıma avaz avaz küfredilebildiği, en az benim kadar kimliği kayıp ve garip bir mekândaydım. Yarım kalmış duygularımdan oraya giderken seçtiğimin temelindeki anım canlanıverdi aklımda:O gidecekti ve bir daha göremeyecektik birbirimizi ama ben o köşebaşlarından birine kurulmuş maç seyretmeyi yeğliyordum. O sırada gözlerime bakan, düşünceli olduğumu söylerdi. Aslında ne düşünebiliyor, ne de maçı seyredebiliyordum. Skoru sorsan düşünür, ne düşündüğümü sorsan geçiştirmek uğruna belki de skoru söyleyiverirdim.
Belki de bu, beynimin bir kısmının tekrar çalışmak için bir uyarıcıya muhtaç kaldığı, kurtulması kolay bir bunalımdı. Elimin ufak bir hareketiyle yanımda biten garsondan yine de sadece soğuk su istedim. Soğuk suyun mideme akmasıyla beynime süzülen yaşama hissinin beni canlandırıverdiği zamanda boş kalan gözlerim, asi bir tavırla etrafı süzdü durdu. Böyle denemelerle, yarım kalmış herhangi bir şeyi tamamlayamayacaktım; hayır.
Her Yiğidin Farklı Bir Vurgun Yiyişi Vardır
Tarih: 09 Eylül 2007Salyangozları kedi mamasıyla besleyip fotoğrafladığım dakikaları bile eğlenceli sayabileceğim kadar sıkıcı geçmekte olan yazın sonlarına yaklaşırken, ilginç hobiler edinmesiyle ünlü bir arkadaşım olan Ali’nin dalış kursuna gideceğini öğrendiğimde, beni saatte on binde beş yüz on sekiz kilometre (~52m/saat)(evet, hesapladım) hızla hareket eden yaşamdan kurtaracak fırsat elime geçmişti. Bahçeye biraz tuz döküp kanıtları yok etmekle işe başladım! (tabii ki ciddi değilim) Her ne kadar Ali, Turkuaz’da çoktan karar kılmış olsa da, ben ancak biraz araştırıp kendi vicdanımı rahatlattıktan ve üstüne bir de eğitimdeki havuz dalışlarının Korukent’te (evimin dibi; kapıdan 38 adım) yapılacağını öğrendikten sonra, aynı balıkadam kursunda karar kılabildim. Hedef, PADI Adv.O.W. alıp Sharm-el-sheikh’in altını üstüne getirmekti (sportif dalışta yüzeye bir şey çıkarmak yasak ama mayomun gizli cebi var ve evet ben yine ciddiyetsizleştim). Hemen kayıtlar yapıldı ve haftasonu heyecanla beklenilmeye başlandı.
İlk günkü teorik derslere giderken pek bir hevesliydim ve eğitmeni pür dikkat dinleyebileceğimi sanıyordum. Elimize tutuşturdukları, sanki suyun ne olduğunu bile bilmeyenler için hazırlanmış gibi duran PADI O.W. kitabını bile büyük bir sabırla okumaya koyuldum. İlk sunum yapılırken yani bize durum komedisi yaratacak kadar basit şeyler anlatılırken bile ilgim azalmadı… Ama ikinci sunum öncesinde, anlatırken benim bildiğim sıfatların yetersiz kalacağı kadar değişik bir kızın sınıfa girmesiyle her şey değişti. Sürekli oynayan ve etrafındaki her cisme soracak bir sorusu varmış gibi bakan bir çift gözün önünü hafifçe kapatan yıpranmış saçları kızıldı ve sıradan birinde görsem tüylerimi diken diken edecek ince kırık tırnaklar geziniyordu, uçları kırık saç tellerinde. Gereksiz bir detay gibi gözükebilir ama onun yüzünden (sayesinde?) teorik ders de yalan oldu çünkü hayatımda ilk defa gördüğüm herhangi bir şeye baktığımda kullandığım bakışlarımla onu inceliyordum. Bu dikkat kaybına da “homo saphien neureticus oversigticus” adını verdim. Esentepe’deki Değirmen pastanesinin üst katına gün boyunca tıkılı kaldık ve ben su derinleştikçe artan basıncın etkileri dışında hiçbir şey dinlemedim.
Korukent’in havuzundaki geyik eğitim de bitince, tamamlamamız gereken dört deniz dalışı vardı ama yakın zamanda gidebileceğimiz bir tur yoktu çünkü 30 Ağustos haftası için ben Rock’n Coke biletimi almıştım, Ali de Ajda Pekkan’ın konserini iple çekiyordu. Bizim gibi dengesizlerin bütün programlarını iptal edip de 29 Ağustos gecesi Ayvalık’a hareket edeceklere katılmaya karar vermesi için 28 Ağustos’u ertesi güne bağlayan gecede yapılan birkaç telefon görüşmesi yetti. Yetti yetmesine de, turda yer de yoktu. Gecenin ilk yarısı ve ertesi günün ilk on saatinde otobüs bileti aradık durduk ama dönüş biletini ayarlayamadık. Bunun üzerine, “aman canım ne de olsa oradan cumartesi gecesine Ayvalık’tan dönüş bileti bulup rockn coke’a bile yetişiriz” düşüncesine kapıldık ve sadece gidiş bileti alındı. On ikiye yirmi kala Esentepe’den kalkması gereken otobüs, bizi birkaç Rus işkadını (!) ve Türk işadamlarından oluşan kalabalık bir grubun arasında (nereden gelip nereye gittiklerini çözemedim) uzunca bekletip, geceyarısı olduğunda ancak köprüye yöneldi. Otobüse binerken bavulları teslim alan muavin ve onun başında dikilip sürekli nasihat veren şoförün atışmaları eşliğinde bindiğimiz otobüs, saat bire doğru ancak Küçükyalı’dan hareket edebilmişti yani artık Ayvalık’taki gruba katılmak üzere yola çıkmıştık. Çıkmıştık çıkmasına ama gideceğimiz otelin bırakın yerini, adını bile tam bilmiyorduk ve bunu, katil tipli muavinin ineceğimiz yeri sormasıyla farkettik. Bu küçük detayı atladığımız ortaya çıkınca bir panik anı yaşandı ama yapılabilecek tek şey, ilk durakta rehberi arayıp bilgi almaktı. Otobüs Susurluk’ta durunca şöyle bir diyalog yaşandı:
Ege – hadi olm arasana rehberi
Ali – e iyi de bende telefon numarası yok
E – iyiymiş…
A – turkuaz da kapalıdır bu saatte… ne yapsak?
E – kahve içelim bak şurda starbucks var
A – peki…
E – lan bak burda “susurlukta ayran içilir, tost yenir” yazıyo!
A – uyalım derim
E – çok kendinden emin yazmış hakkaten
A – evet…
E – 2 ayran 2 kaşarlı lütfen
Durumun vehametini Ayvalık sapağından itibaren “nerde inceksiniz?! nerde, nerde, nerede? hı?” şeklinde yetmiş beş kere soran muavinin telaşından anladık. Biz, nasıl bir rahatlıktır bilemiyorum ama, sakince etrafa bakınıp, nerede olduğumuzu kavramaya çalışıyorduk. Ayvalık otobüs garını görünce, herhalde burasıdır diye, bir inip sormaya karar verdik:
Ege- kardeş burada çamlık otel mi ne varmış bilir misin?
Taksici – çam oteli mi diyosun?
E – galiba
T – ??!
E – evet evet, çam otel
T – burdan bir buçuk kilometre var en fazla
E – Ali gel abi iniyoruz
Sonunda otele varmıştık! Yani, en azından öyle umuyorduk. Otelin kapısından gayet kendimizden emin girerken, beni bir telaş kapladı:
E – olm sen eminsin dimi ayırtmışlardır yer bize
A – tabi ya ben konuştum yani kesin demedim ama biliyorlar
E – ne demek kesin değil ya kesin şimdi kaldık böyle
A – bıdıbıdı
E – bidibidi…
Karşılıklı bidibıdı devam ederken resepsiyona yaklaştık:
A – Ali Malkoçoğlu ve Ege Özcan’a yer ayrıltılmış olacaktı
Görevli – a evet, ayrıca sizi rehber bekliyor, yaklaşık… (saatine bakar) beş dakika içinde burada olmanız gerekiyor
Koşarak odaya çıkıp bizim mayoları ve havluları sırt çantama doldurduğumuz gibi aşağıya indik ve ilk dalış için tekneye gimek üzere yola koyulduk. Ayvalık muhteşem bir yer. Serviste geçen dakikalarda emekliliğimi hangi evde geçirsem diye henüz yirmi birimde plan yaparken buldum kendimi. Suyun altı ise daha da muhteşem. Mercanlar bizim indiğimiz derinliklerde çok fazla değildi (limitimiz on sekiz metre idi) ama görülecek sayısız deniz canlısı, özellikle de ahtapotlar vardı. Denizin dibinden çıkıp, scubayı çıkardığımız gibi kendimizi tekrar denize atıp yüzdük durduk.
Her gecenin birbirinden değişik ve güzel lokantalarda geçtiği (o girit lokantasını unutamayacağım), ekibin “tat insanları” (obez) ile dolu olduğu, kişibaşı kırk (toplamda 400) midye yedikten sonra bir de Ayvalık tostu yenebilen (Ayvalık’ta tost yenir… ama ne içilir bilemedik), teknede dağıtılan yemeğin hiçbir zaman artmadığı ve üst katındaki masada birçok şekerleme ve böreğin her zaman hazır bulunduğu böyle bol kalorili bir tatildi ayrıca.
Sıradaki hedef sharm!
(Ayrıca dönüş bileti bulamadık ve ben rockncoke’a yetişemedim)
(Belki de iyi oldu?)
Kertenkele
Tarih: 17 Ağustos 2007Siz de kertenkelelerin derilerinin parlaklığı yüzünden, gayet kuru olan ciltlerini ıslak zannedenlerden misiniz? Islak veya değil, çok hızlı hayvanlardır bu kertenkeleler. Öyle ki, başka bir savunma mekanizmaları yoktur. Oradan, “eh, kuyrukları kopuyor, kandırıyor düşmanları” diye ukalalık yapmaya çalışacaklar olacaktır ama bana bunlarla gelmeyin lütfen; bu devirde, kopan kuyruk numarasını kim yer ki? Gerçi kopan kuyruğun kendisini yiyenler vardır elbet. Zaten önüne gelen yemeğin kıymetini bilmezsen, hayatın boyunca aç kalırsın diye boşuna dememişler. O eski kıymet bilinci kalmadı artık. Aynı kıyafetle iki kere görününce ayıp mı oluyor nedir, herkes deli gibi saldırıyor tekstile. “Ye kürküm ye” demenin de mânâsı kalmadı yani bilin ki o kürk, ilk ve son gününü yaşıyor. Kişiliğimizi ceket yapıp giymişken, her tür absürdlük hoş gözükebiliyor. Birisi kertenkele derisi ayakkabılarla dolaşsa, ayıplanmak yerine daha da dikkat çekmez miydi sizce de?
Olmaması Gereken Şeyler Oluyor
Tarih: 15 Ağustos 2007Oğlunu bulana yüz bin lira vereceklerin ilanlarının yirmi beş sene sonra yeniden anlamlı kılındığı; muhteviyatında insandan çok silikon bulunup, bir de melodik ses çıkarabilenlerin şarkıcı; o sesi birkaç sene çıkarabilenlerin de sanatçı olduğu; ilişki kelimesinin ilk anlamının cinselliğe, ikinci anlamının da çıkara dayandığı; acıyıp da bozuk paralarınızı paylaşacak olduğunuz veletin, daha fazlası için boğazınıza bıçağı dayadığı ve az düşünenin çok kazandığı garip bir ülkede yaşıyoruz. Daha sağlam kazıklanınca ayrıcalıklı, paramızın karşılığını almaya çalışınca ikinci sınıf vatandaş oluyoruz. Nasıl bir düzen (!) kurduk biz böyle? Düzen? Galiba… İşin kötü yanı, bu kargaşanın içinde bir şekilde mutlu kalabilmemiz. Pisliği temizlemek yerine, pislikte yaşamayı öğreniyoruz. Ben de öğreniyorum. Mutlu muyum? Mutluyum. Hayır, mutsuzum. Çalkalanıyorum muntazaman.
Sen De Uçtun Be, Penguen Abi!
Tarih: 13 Ağustos 2007Bir durumun her insan tarafından farklı yorumlanabildiği, “cumaya gittim gelicem” cümlesinin müslüman bir esnafın kapısında çok masum durup, robinson’un adasında eşcinsel ilişkiyi simgeleyebildiği bir dünyada yaşadığımız hâlde, bütün hareketlerimizi kendi algımızla temellendirebilen garip yaratıklarız biz. Çok iyi geçinen insanların, bakış açısı yüzünden ters düşüp, ortak bir bırakış açıklamasıyla birbirlerine sırtlarını dönmesi, sık görülür oldu son zamanlarda. Yorum farkı; çeşitliliktir, düşünmeye yöneltir ve hoşgörüyle beraber kullanıldığında harikalar yaratır. Karşıdan karşıya geçerken önce sola bakmayı ve konuşmadan önce söz almayı unuttuğumuz gibi, belki de daha da hızlı bir şekilde, bizi dünyada farklı kılan o eşsiz hoşgörümüzün bize kattıklarını da unutuyoruz. Üzücü… Başka ne söylenebilir ki?
İlişkişiliksizler ve Türkiye’nin İlişkisizlik Problemi
Tarih: 24 Temmuz 2007Harf oyunlu cin başlıktan anlarsınız herhalde; dertliyim bu aralar. Kafamın içinde sevişmesi gereken sinirler tepişir vaziyette. Çok bilimselim canım; zaten katı mantıktan başka ne kurtarır, boğmuşken beni duygu selim. Mantık da sadece yaşamamı sağlıyor aslında; ne hareketli ne de başka bir şekilde işlevselim. Küçük hesapları için, bol keseden diğerlerinin dayanma güçlerini harcayanlarla muhatap olmanın götürülerini keşfediyorum ve sinirlerim sonuna kadar zorlanıyor. İçinde “zorlanmak” geçen her eylemin insanı geliştirici bir etkisi olacağına inanan salaklardansanız, ne demek istediğimi anlayamazsınız ve zaten benim naçizane derdim de sizin kıt algınız. Algısızsınız ve bununla yaşamaya, sadece tüketip zarar vererek de olsa, alışmışsınız. Empati kelimesini sadece kedinizin mama isterken yaptığı yavşaklığı bir başka duruma örnekleyerek açıklarsınız. Eğer bütün insanlar sizin düz mantığınız ve hırsınızla donanmış olsalardı, sömürecek duygu bulamayacağınızdan, varoluşunuzun çürük temellerini belki de kavrardınız. Acı çekişinizi zevkle izleyeceğim kuzum (izlemeye başladım bile…=) )


