bakış açısı

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Kibar Almanlar Bunlar

13 Eylül 2009
Almanya Bayrağı (hadi?)

İstanbul denilen mega-köyden, gerçek bir köye terfi edince (!) ortaya çıkan durum komedisini unuttum gitti. Schwabların arasında, Almanca bilsem bile tek kelimesini anlayamayacağım garip konuşmalarının ortasında kala kala içine düştüğüm “asktr bir daha kimseye derdimi doğru düzgün anlatamayacağım ulan” endişesi de yavaş yavaş geçmeye başladı. Elde kaldı bir. Ama öyle bir bir ki, bütün derdim o birim için! Ders: Bayat Yaşanmışlık Bilgileri. Konu: Kibar Almanlar.

Kibar Almanlar, bin dokuz yüzlü yılların ortalarında, bu ikinci dünya harbinin etkilerinin azalmasıyla türemişlerdir. “Germenus Gereksizus Levos” olarak kitaplara geçmelerine rağmen, gamalı haçın bükük uçlarını düzeltip dolaşınca kendilerini iyi ve örnek insanlar sanmalarından ötürü, diğer halklar tarafından “hadi lan ordan” diye anılmışlardır. “Eğer yeterince kural koyarsak, elimizi bile kıpırdatamayacağımızdan, biz bile suç işleyemeyiz” anlayışının yaratıcısı da yine bu topluluktur. Toplum içinde “belki bir gün kullanırız” diye yarattıkları garip ve yapmacık sosyalleşme araçlarının hepsini birden kullanmak zorunda kalmış bu kibar insanların davranışlarını “grup” ve “birey” olarak ayırmak da çok yerinde olacaktır. Bütün sosyal çabalarına rağmen hayatları boyunca aynı grupla takılmaları da üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer husustur.

Click to continue »

Öğrenmemek Ayıp Değil Mi Artık?

09 Eylül 2008

Son zamanlarda, teknolojinin iyice hayatımıza girmesiyle, her türlü değişime doğası gereği direnen toplum biraz zorlandı. O veya bu şekilde, artık, sıradan bir insan internetten bankacılık, bürokrasi, alışveriş ve diğer pek çok işini halledebiliyor. Değişim süreci içinde haşır neşir olmanın zorunlu kılındığı zamanlarda nefret duyulan bilgisayarlar, gitgide daha da tercih edilir hale geldiler ve artık bazı işlerin sadece bilgisayarlar ve bağlandıkları akıl almaz büyüklükteki ağ -internet- olmadan yapılamaması pek yadırganmıyor. Dünyanın gelişmiş kesiminin geçişinden 10 sene sonra gerçekleşmiş olsa da, bu yapılanmanın yarattığı kolaylıkları keşfedenlerin, her alanda bunlardan yararlanmak istemesi sayesinde çabucak diğerlerine yetişeceğimizden eminim.

Bu kadar iyimser havanın ardından, bu yazıyı yazmama neden olan bazı saçma tavırlara değinmek istiyorum. Bilgisayar kullanmak, doksanlı yıllarda bir asosyallik ve hatta sosyofobiklik gösterge sayılıyordu. Aslında bu çok da temelsiz bir görüş değildi nitekim, bir sorun çıktığında başvurulacak kaynakların azlığı, programların henüz evrimlerinin başında olmalarından kaynaklanan karmaşık yapı, sık görülen mavi ekranlar ve can sıkıcı donanım arızaları; bütün kullanıcıları birer uzman olmaya itiyor ve bu da sosyal hayattan ciddi fedakarlıklar gerektiriyordu. Kimisi gerçekten bilgisayarlara ilgi duymazken, bu belirttiğim varsayımlardan dolayı ondan uzak duranların sayısı da az değildi. Click to continue »

Sessizce Delirenin Savunması

03 Ocak 2008

Bugün kar yağdığında, sanki hâlâ lisedeymişim ve sokağımızdaki beyaz objeler, içine çöp doldurulmuş alışveriş poşetlerinden ibaret olmadığı anda okul tatil olacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Pek de gereksiz bir kardı. Neden yağdı bilmiyorum. Muhtemelen kendisi de bilmiyordur. Kar taneleri düşünemez. Güzel ve düşünemeyen her şeyi seven biz erkekler, pencereden, yağan karı seyretmeyi severiz. Dikkatinizi çekerim, yağışın adını “-i” hâlinde çekerek yapılan basit espriye yeni bir bakış açısı getirdim; böyle de gözünüze sokarım, çok kötü olduğu hâlde. Bizim sevgimizin, yüzüne krem sürebilip, bir de yediklerine az da olsa dikkat edebilenlerle sınırlı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorum aslında. Erkekleri saygın gösterme cemiyetinin en halka karışmış üyesiyim ve size kimsenin okumadığı bir blogdan sesleniyorum; evet. Uydurduğum saçma durum komedisini çözmeye çalışarak okumaya devam ediyorsanız, yeni paragrafa atlamadan önce durun. Hızınızı alıp, öyle gelin. Click to continue »

Bu Sene Yazdığım En Kötü Yazı Bunu On’a Katlasın

01 Ocak 2008

Eskiden yeni yıla, ne güzel, sessiz sakin girerdik ailece. Kendimizi, bütün sene biriktirdiklerimizi bir gecede oraya buraya saçmak ve bir bütünün parçası olarak görmek zorunda hissetmezdik. Uzun zamandır görüşmediğimiz dostlarımızı aniden hatırlayıp, onları “yılbaşında ne yapıyorsun” başlıklı konuşmalara muhatap etmezdik. Rehberdeki herkese kısa mesaj yollamak diye bir kavram yoktu ve hatta kısa mesaj nedir bilenler bile çok küçük bir topluluktu. Birisine yılbaşı mesajı veya kartı gönderildiğinde cevap verilmesi, nezaketen değil de, gayet samimi olurdu. Geçen her seneyle kötüye gittiğimizi söylemiyorum; demek istediğim başka bir şey. “En kötü günümüz böyle olsun” dileğinin ne kadar saçma olabileceğini, dilendiği zamandan itibaren değişenlerin, o günü gerçekten tekrar içinde bulunulması hoş olmayan durumlar silsilesinden ibaret bırakabileceğini söylemek istiyorum. Bakış açısı hızla değişirken, en kötü günümüzün alt sınırını yukarılara taşıma dileği de saçma hale geliyor; bir diğer deyişle. Değişik bir örnek de verelim: Masanın karşısında oturan, hoş bayan, unutulması gereken bir anı haline gelebilir belki birkaç ay sonunda. Bu yüzden ben, “en kötü gün” üzerinden bir dilek tutmak yerine, sadece mutluluk diledim. Click to continue »

"Takmayacaksın, Tak-Açacaksın"*

12 Aralık 2007

Uykum açılsın diye kahve içip durmamın, evdeki su stoğumu tehdit etmeye başladığını farketmem moralimi bozamayacak! Uyumamakta ısrar ediyorum bu aralar. “Fight Club” adlı filmi yeni keşfetmiş bir ergen gibi geceleri ayrı bir hayatım olduğunu iddia etmeyeceğim tabii ama, dinlediğim müzikten, olaylara bakış açıma kadar her şey değişiveriyor on ikiden sonra. Saat ikiyi gösterene kadar deli gibi kodlarla boğuşup, harflerden hâlâ sıkılmamış olarak, üstüne bir de yarım saat kitap okuyabilen; sonrasındaysa delirip, “e” harfinin dişi mi yoksa erkek mi olduğunu uzun uzun düşünen ve bu konuda objektif olamayacağına karar verip, bir kahve daha almak üzere mutfağa giden bir adam. Bu saatte nereden su bulabilirim acaba? Kola içmeyi bir anda kestiğimden beri başa çıkamadığım kafein bağımlılığı, hayatı zorlaştıracak noktaya ulaştı galiba. Anlaşılan, Türk Diplomatın Kızının anılarını okumayı bitiremeyeceğim, bu gece de. Müjde Ar’ı ve saçma gazoz kapağı mecazını (şimdi yaptığım gibi) küçük çaplı ve korkak görmenize neden olabilecek kadar göze çarpan, ve detaylarıyla yazılsa, bırakın tek romanı, düzinesinin bile kapsayamayacağı kadar fazla kaçamak hikâyesini (hayat tecrübesini?) toplamış Selin “ablamız”. Ülkemizde, biz erkeklerin çapkınlık adı altında rahatça yaptığı ama yapmaya yeltenen kadınların en iyi ihtimalle hafif meşrep olarak küçümsendiği gönül eğlencelerini böylesine cesur anlatmayı nasıl başarmış; hayret ettim. Kitabı satın aldığım D&R mağazasında, kitabın kapağını bile görmeyenlerce yapılan çarpıtılmış dedikodulara maruz kaldığını düşündüğüm kasadaki bayan, kitabı gördükten sonra yüzüme hiç bakmadı; mazur görmek lazım, belki de. Bana bakış açısına katlanmayı da göze alamam gerçi. Nitekim, bu ülkede cinselliğin bir tabu olarak görülmemesini isteyenlere, eğer erkekse “abaza” veya “eşcinsel”, kadınsa da “azgın” veya “kaşar” gözüyle bakılıyor ki, öyle olsalar bile bize ne; o da ayrı ve derin bir konu. Bu konuda söyleyecek çok sözü olanlara susmayı öğrettiler ve çoğunluk kaldıkları sürece kendilerini güvende hissedecekler. Bu noktada, “hangi çoğunluk” demek gerekiyor tabii. Ordusunun yarısı karşı tarafa geçen Osmanlı komutanı gibi kalmaya mahkumlar bence. Susup, bildiğimizi ve düşündüğümüzü söylememeyi bir bok sanıyoruz ya; bu salak içgüdünün yarattığı iletişim eksikliğiyle herhangi bir çoğunluktan bahsetmek, kökten yanlış. Gümüş sözlerin diyarında, sükûtun vaadlerine kanıp, altın arıyor millet.

*Grup Vitamin’den alıntı

Kertenkele

17 Ağustos 2007

Siz de kertenkelelerin derilerinin parlaklığı yüzünden, gayet kuru olan ciltlerini ıslak zannedenlerden misiniz? Islak veya değil, çok hızlı hayvanlardır bu kertenkeleler. Öyle ki, başka bir savunma mekanizmaları yoktur. Oradan, “eh, kuyrukları kopuyor, kandırıyor düşmanları” diye ukalalık yapmaya çalışacaklar olacaktır ama bana bunlarla gelmeyin lütfen; bu devirde, kopan kuyruk numarasını kim yer ki? Gerçi kopan kuyruğun kendisini yiyenler vardır elbet. Zaten önüne gelen yemeğin kıymetini bilmezsen, hayatın boyunca aç kalırsın diye boşuna dememişler. O eski kıymet bilinci kalmadı artık. Aynı kıyafetle iki kere görününce ayıp mı oluyor nedir, herkes deli gibi saldırıyor tekstile. “Ye kürküm ye” demenin de mânâsı kalmadı yani bilin ki o kürk, ilk ve son gününü yaşıyor. Kişiliğimizi ceket yapıp giymişken, her tür absürdlük hoş gözükebiliyor. Birisi kertenkele derisi ayakkabılarla dolaşsa, ayıplanmak yerine daha da dikkat çekmez miydi sizce de?

Sen De Uçtun Be, Penguen Abi!

13 Ağustos 2007

Bir durumun her insan tarafından farklı yorumlanabildiği, “cumaya gittim gelicem” cümlesinin müslüman bir esnafın kapısında çok masum durup, robinson’un adasında eşcinsel ilişkiyi simgeleyebildiği bir dünyada yaşadığımız hâlde, bütün hareketlerimizi kendi algımızla temellendirebilen garip yaratıklarız biz. Çok iyi geçinen insanların, bakış açısı yüzünden ters düşüp, ortak bir bırakış açıklamasıyla birbirlerine sırtlarını dönmesi, sık görülür oldu son zamanlarda. Yorum farkı; çeşitliliktir, düşünmeye yöneltir ve hoşgörüyle beraber kullanıldığında harikalar yaratır. Karşıdan karşıya geçerken önce sola bakmayı ve konuşmadan önce söz almayı unuttuğumuz gibi, belki de daha da hızlı bir şekilde, bizi dünyada farklı kılan o eşsiz hoşgörümüzün bize kattıklarını da unutuyoruz. Üzücü… Başka ne söylenebilir ki?