bilgisayar

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Absürd

Pazartesi, 10 Ağustos 2009

En küçük etkilere, kocaman tepkilerim var bu aralar. Manik, depresif, agresif veya tepkisiz olmam ve hatta düpedüz beyinsiz gibi davranmam için muhtaç olduğum etki de, damarlarımdaki alkol çözeltisinde mevcut genellikle. İçki içmek için yaşıyoruz. İçki içtiğimiz için ölüyoruz. Ne demiş hamır simpsın? Dedirtildiği pek çok şey arasından biri şu: “Alkol! Dünyadaki bütün sorunların kaynağı – ve çözümü!”

Bu cümlemin sonunda kimlikleri anlaşılacakların beraberlerinde getirdikleri sinir harbiyle sildiğim o “dünyanın en muhteşem yazısını” yazdığım sırada, ortak banyoyu  temizlemeye başladılar bile işte. Aralarında muhabbet etmekten geri kalmayarak, dağınık düşüncelerimin arasına Almanca -yani bana anlamsız gelen- cümleler, ünlemler yerleştirdiler. Su damlası izlerini temizlemek için kaybettikleri dakikaları ben asabımla ödedim. Duvarlar bu kadar ince yapılmaz. Binanın müteahhidine, ona anlamsız gelecek ünlemleri cümlelere dahil etmeden, sek gönderdim. Bu Almanlar çok konuşuyorlar yahu. Bitmeyen bir “ayzı uyzu ahsoo”…

Neye sinirleneceğimi şaşırdım gibi. Aslında durum öyle değil. Herkes beni neyle sinir edeceğini şaşırdı gibi. Aslında durum şöyle: İlkokul aşkım evlenmiş; gel de bileklerini kesme… Kaçırdığım “fırsatı” değil, az kalsın ona kaçırtmış olabileceğim biricik fırsatını düşündüğümde diken oldu tüylerim. Lise aşkım evlenseydi, bu kadar üzülmezdim (aslında çoktan evlendi ve üzülmedim).

Devam etmek için tıklayın »

Küçük Pencere

Pazartesi, 23 Mart 2009

Cama yasladığı ellerinin etrafında oluşan buğuyu çok seviyordu. Hemen aşağıdaki çirkin otoparkın görülmez olmasını sağlamakla kalmıyordu buğu. Esas güzelliği, üzerine parmaklarıyla çizdiği herşeyi bir dahaki sefere hatırlamasıydı; tabii cam silinmediği sürece. Ne yazık ki çerçevenin altı aylık beyaz badanası bez darbeleriyle yer yer dökülmüştü bile. Ufuk çizgisinin biraz aşağısında, deniz olduğunu hayal ettiği mavi bir bulutun üzerinde dansediyordu gözbebekleri. Sahilde sapsarı kumlar, kumların üzerinde kırmızı plaj havluları vardı. On senedir o masanın üzerindeymiş gibi duran “yeni” bilgisayarını çok sevmişti. Babası bilgisayarına internet de bağlatınca, penceresinden gözükenleri daha iyi anlar olmuştu. Manzarasına denizi getiren, bir gel-git olmalıydı. O bölgede olduğunu bildiği teyzesinin evini de sular altında bırakarak gelmiş, ama gitmeyi unutmuştu. Otoparka gelip de aylardır gitmeyen, kırmızı, 1958 model Cadillac Deville gibi. Araba o kadar muhteşem gözüküyordu ki, ilk gördüğü anda onu bilgisayarına duvarkağıdı yapmaya karar vermişti. Benzini içiyor, şanzımanı da sürekli sorun çıkarıyordu ama muhteşem bir haftasonu arabası olabilirdi! Sahibi onu bu sorunlar yüzünden mi terketmişti acaba? Yoksa, engellilere ayrılmış alana park ettiği için sahibinin bacaklarını kırmış olabilirler miydi ki? Son zamanlarda sokaklarında kavga eksik olmuyordu zaten. Kavgalıların sesi yeri göğü inletiyor, kendi resimleriyle süsledikleri koca otobüsleri daracık sokaklara sürerek, neden haklı olduklarını herkese duyuruyorlardı. Arabanın sahibine zarar vermemiş olmalarını dileyerek, kendini yatağına bırakıp düşüncelere daldı. Devam etmek için tıklayın »

Başlamak Bitirmenin Eşanlamlısıdır

Cuma, 20 Şubat 2009

Bu satırları yazmaya başladığımda, kendime yabancılaşacak kadar ertelemiş olduğumu fark ettim, cümlelerimi. Öyle bir an gelsin istemişim ki, bırakın bir taşla iki kuşu, bir kuşla iki taş vurabilecekmişim gibi. Yazı yazmak, parçaları birleştirmektir; hatta eksiltmek, çarpmak, bölmek… Yaratıcılığın temel kuralı geçerli anlayacağınız. Burada tek bir mesele var: Çok fazla parça olunca, dört işlemde bile zorlanıyor insan. On bilinmeyenli dokuz denklem gibi sanki: İstesem de çözemem yani. Sonra bir an geliyor, eksik parçayı bulduğunuza inanıp geçiyorsunuz klavyenin başına. Yabancılaşma tam bu noktada, oturduğum koltukta başlıyor. Bir ayda -taş çatlasın- yüz kişi değil de, seksen milyon okuyacak sanki. Hatta, yazımı okumak isteyenlerin sunucumu kilitleyeceği fırtınanın öncesindeki sessizlik yaşanıyor beynimde. O derece yabancılaşıyorum ve dolayısıyla yabanlaşıyorum da. Bilgisayar çöp gibi gözüküyor; nefret ediyorum klavyeden. Son bölüm canavarı bu işte: Başlayabilmek. Bu canavarı telef ettikten sonra altyazılar akıyor ve artık hiç tuşa basmasan da, ekranında müjde var: “Game Over”. Bitti işte!

Ama sen neden bahsettin ki şimdi?

Dediğinizi duyar gibiyim ve tabii ki duymamazlıktan geliyorum. Çok gıcık oldum ben; evet.

Türkçe Seçmeler

Pazartesi, 3 Kasım 2008

Eski Reklamlar – Burada toplanmış çok iyi bir eski Türkçe reklam arşivi var. Bir göz atın derim.

İstanbul – Veysel Gençten’in bu şehri çok iyi ifade eden çalışmasını izlemeden geçmeyin sakın.

Mustafa – Çok konuşulan filmin tanıtımı için web sitesine göz atmalısınız.

Kelimelerin Soyağacı – Çeşitli kaynaklardan pek çok kelimenin soyağacı araştırılıyor ve detaylı olarak açıklanıyor bu blogda.

Öğren.tv – Bilgisayarla ilgili pek çok konuda hazırlanmış video öğretilerle, ilginizi çeken bir konuda kendinizi geliştirebilirsiniz.

Lusid Rüya Görme Rehberi – Garip ve gerçek değil ama gerçek gibi. Öyle.

Bitki Çayları – Bitki çayı hazırlama rehberi buldum. Belki meraklısı vardır.

İlk5 – “Yaşamın Listesi” sloganıyla, top5 listeleri yayınlıyorlar. İlginç listeler mevcut. Bir göz atmalı.

Dandikmail – Mailinator benzeri, gereksiz sitelere kayıtta kullanılabilecek geçici eposta adresleri veren bir site.

Hız Testi – Dakikada kaç kelime yazbiliyorsunuz? Ben, ilkokul üçten beri bilgisayar kullanan ben, sadece 43 kelimede kaldım. Ama birisi okusa rahat 60′ı geçeceğime inanıyorum. Gururluyum.

Mitoloji – Mitoloji meraklıları için iyi bir kaynak.

Öğrenmemek Ayıp Değil Mi Artık?

Salı, 9 Eylül 2008

Son zamanlarda, teknolojinin iyice hayatımıza girmesiyle, her türlü değişime doğası gereği direnen toplum biraz zorlandı. O veya bu şekilde, artık, sıradan bir insan internetten bankacılık, bürokrasi, alışveriş ve diğer pek çok işini halledebiliyor. Değişim süreci içinde haşır neşir olmanın zorunlu kılındığı zamanlarda nefret duyulan bilgisayarlar, gitgide daha da tercih edilir hale geldiler ve artık bazı işlerin sadece bilgisayarlar ve bağlandıkları akıl almaz büyüklükteki ağ -internet- olmadan yapılamaması pek yadırganmıyor. Dünyanın gelişmiş kesiminin geçişinden 10 sene sonra gerçekleşmiş olsa da, bu yapılanmanın yarattığı kolaylıkları keşfedenlerin, her alanda bunlardan yararlanmak istemesi sayesinde çabucak diğerlerine yetişeceğimizden eminim.

Bu kadar iyimser havanın ardından, bu yazıyı yazmama neden olan bazı saçma tavırlara değinmek istiyorum. Bilgisayar kullanmak, doksanlı yıllarda bir asosyallik ve hatta sosyofobiklik gösterge sayılıyordu. Aslında bu çok da temelsiz bir görüş değildi nitekim, bir sorun çıktığında başvurulacak kaynakların azlığı, programların henüz evrimlerinin başında olmalarından kaynaklanan karmaşık yapı, sık görülen mavi ekranlar ve can sıkıcı donanım arızaları; bütün kullanıcıları birer uzman olmaya itiyor ve bu da sosyal hayattan ciddi fedakarlıklar gerektiriyordu. Kimisi gerçekten bilgisayarlara ilgi duymazken, bu belirttiğim varsayımlardan dolayı ondan uzak duranların sayısı da az değildi. Devam etmek için tıklayın »

Bir ÖSS Daha Geçti, Benim Aklım 2004′te

Pazartesi, 16 Haziran 2008

Annemlerin evindeki eski odamı karıştırırken bulduğum karalama defteri, ÖSS’ye hazırlanırken ne kadar zor bir dönemden geçtiğimi hatırlattı. Oynatmaya az kalmış ama ucuz kurtulmuşum sanırım. Okurken zaman zaman “eskiden ne aptalmışım” dedirten karamalarımdan bazı ilginç yerleri paylaşmak istedim:

Cafeye gitmeyeceğime yemin ettim, bugün tarihi bir gün: 22/12/03 (evde bilgisayar da yok, bunun yanında).

ÖZZ (öğrenciye zıçıp zıvama) sınavı dolayısıyla odama kapanmış bulunmaktayım, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.Yanıt vermezsem, hıncınızı kapıdan çıkarabilirsiniz. Miyav!

Benim boyum hala uzuyor mu yoksa artık enine mi gitmeye başladım? (Yaşa ÖZZ) Bana dokunmayan yılan burj al arab’da yaşasın.

Devam etmek için tıklayın »

Buffalo buffalo Buffalo buffalo…

Çarşamba, 4 Haziran 2008

Bir liste çalışması daha, karşınızda.

Buffalo buffalo Buffalo buffalo buffalo buffalo Buffalo buffalo – İngilizce’de anlamlı bir cümle.

List of banned films – Hangi ülkelerde, şimdiye kadar hangi filmler yasaklanmış?

Turkey From 1000 Feet – “Yaklaşık 300 Metreden Türkiye” adlı çalışma, “Turkish From 1000 Feet” mi aslen, acaba.

Kare – Salih Memecan’dan, uzun lafın kısası; hatta, karikatürü.

Unutulmaz plak kapakları – Fazla söze gerek yok; yine.

Düğün davetiyesi – İlaç gibi geldi.

Küçük Prens – Yine mi sen? Prens kafalı pilot. Yılan takıntılı, küçük ressam.

Dobişko – Web2.0 dedik, bağrımıza bastık ama… Suyunu mu çıkardılar? Mekan bulma aparatı. Evet.

Markalar Tarihi – Yarım yıllık “gelenek”lerden tutun, en bi köklülerine…

Öğren - Bir gün gelir, senin de bilmediğin bir şey çıkar. O değil de, bilgisayar becerisini arttırmak adına pek bir verimli, pek bir Türkçe.

Gafoloji – Düşünmeden konuşanların tutanağı

Bira – Evde yapmaya ne dersiniz?

Her Yaşın Ayrı Özet Cümleleri Vardır

Salı, 25 Mart 2008

0 (1986) Galiba kelim parladı! Çernobil’e doğuverdik sanırım.
1 (1987) Yürü yürü nereye kadar? Yürütecime uzanan eller kırılsın!
2 (1988) Bana uzun cümleler kurdurtmayın! İleride önce hanginize hitab ettiğim konusunda bile uzlaşamayacaksınız zaten.
3 (1989) Yuvada acayip çevre yaptım. O değil de, bugün hoca elimi tuttu.
4 (1990) Ön koltukta ben oturacağım! Kolama su katmayın! Ben de Parlament gece sinemasını izlemek istiyorum! Kardeşimi artık istemiyorum, geri alın!
Devam etmek için tıklayın »

Titreşimler

Cuma, 25 Ocak 2008

titreşim(Bunları, önceki yazımın gerçek yüzü gibi görebilir veya tükenmez çelişkilerimi herhangi bir şekilde açıklamak zorunda olmadığınız için, hafif bir gülümsemeyle, okumaya devam edebilirsiniz) Hayatımı tamamen saçma işler üzerine kurmuşken, sadece hırsım yüzünden aldığım yedi dersin tek dönemlik sıkıntısının yarattığı izler, beklediğimden de kalıcı oldu. Açıklandıktan bir hafta sonra bir arkadaşı sorunca, ayıp olmasın diye notlarını öğrenen ve aldığı nota hiç itiraz etmeyip, mutlu mesut yaşamını sürdüren bu öğrenci; notların açıklanacağı tarihi yakından takip eder oldu. “Disco Partizani” gibi komik şarkılara muzur yüz ifadeleri ile eşlik etmeyi seven biriyken, Leonard Cohen’in mavi yağmurluk başlıklı “mektubunu” ezbere okur oldu; en küçük bir duygusal çöküntü dahi olmadan, hem de. Dostoyevski okumaktan sırf isimleri ezberleyemediği için çekinirken, beslediği sokak köpeğini Fyodor Pavloviç diye çağırır oldu; hayvanın soran gözlerle bakmasına da aldırmadı… “Hırs” denilenin, her ne ise, çok tehlikeli bir şey olduğunu zaten biliyordum ama, hiç denemeye fırsatım olmamıştı. Bence, insanın kişiliğini, ister istemez, çok değişik yönlere çekebilecek bir hastalık gibi. Melankoli nasıl bir sorunsa, kabul edilebilir ölçünün üzerindeki hırs da öyle değerlendirilmeli. Devam etmek için tıklayın »

Aduket!

Çarşamba, 9 Ocak 2008

hadouken!Küçük aptal bir çocukken, yazın sürekli babaannemlerin Marmara Ereğlisi’ndeki yazlıklarında kalırdım. İlk defa bisiklete bindiğim, ilk aşkımı yaşadığım, ilk defa kukalı saklambaç oynadığım, ilk cep telefonumu hediye aldığım (!) ve daha nice ilkleri yaşadığım, kendi halinde bir siteydi. Bütün bunların yanında, benim gibi hayatının önemli bir kısmı bilgisayar başında geçen birinin, illa ki bulaşacak bir elektronik eşya bulması gerekliydi. Cep telefonları yeterince eğlenceli ve gelişmiş değildi, onun-bunun uzaktan kumandalı arabalarını, teknelerini parçalamak da baymıştı… Hem sosyal, hem teknolojik (!) hem de eğlenceli olmalıydı. Denizin yanındaki uçurumun kenarına kurulmuş ve bulunduğu mekândan ancak bu kadar kopuk gözükebilecek kadar garip bir binanın içindeki “Atari Salonu” da, tam istediğim şeydi. Keşfetmemle bağlanmam, aynı saat içinde oluverdi. Devam etmek için tıklayın »