blog

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Noch Ein Bier Bitte!

Pazar, 28 Haziran 2009

Evet, klişe olduğunu biliyorum ama gittiğim ülkenin dilinden saçma bir cümleyle yazıya giriş yapmak bana hala eğlenceli geliyor. Dilini bilmediğim bir ülkeye, oranın dilini öğrenmeye ve iki sene de eğitim görmeye geldim. Her ne kadar eğitimim İngilizce de olsa, Almanlar kendi aralarında konuşurken sırf ben varım diye İngilizce kasmadığından dolayı, acilen Almanca öğrenmem lazım. Stuttgart’a bağlı Sulzbach kasabasında, şehir merkezine kırk iki kilometre, daha doğrusu 5,5€ uzakta yaşıyorum. Evet, burada tren bileti çok pahalı.

Geleli henüz bir hafta olmasına rağmen, oturma iznim çıktı sayılır, banka hesabımı açtım ve hatta sigortalandım. Buraya gelene kadar vize derdinde ne bunalımlara girdim ama geldikten sonra bakıyorum da artık işler hızlı yürüyor. Adamlarda acayip bir iş disiplini var. Buraya gelen yabancılar da (ve özellikle de Türkler) bundan fazlasıyla etkileniyorlar. Yani, hem “vay anasını” diyor, hem de örnek alıyorlar.

Sulzbach acayip ağaçlık bir yer. Murr nehrinin kıyısındaki Sulzbach’tan bahsediyorum (“Sulzbach an der Murr” diyorlar). Nitekim, aynı isimle birkaç tane daha kasaba var. Bizim Levent semtleri gibi birşey işte. Tren biletini, yani o pahalı bileti alırken çok dikkat etmek gerekli. Neyse ki, bilet makinelerinde Türkçe seçeneği de var! Devam etmek için tıklayın »

Ben sizin bildiğiniz delilerden biriyim

Perşembe, 25 Aralık 2008

Yaşadığım hafıza kayıplarının bütün (potansiyel) yazılarımı yarım bıraktırdığı şu günlerde, unutmadığım tek şeyden -her şeyi unuttuğum gerçeğinden- bahsetmek istiyorum; hatta zorunda bile olabilirim. Ne ekerseniz onu biçeceğinizin bilincinde planladığınız hayatınız hızla akıp giderken, bir duraksama anında; ne ektiğinizi ve nereye ektiğinizi hatırlamadığınızı farkederseniz, bana empati kurabilirsiniz. Belki de pilavlık pirinçlerime kırık muamelesi yapıp, muhallebiye kattılar? Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum. Benim unutkanlığımın tehditi bir yana, şu blog yazma işine olan ilgi ve merak da azalıyor her geçen gün. Gerçekten kimsenin beni okumayacağı günleri göreceğim galiba. Gerçi, bu ilgi çoktan azalmıştı ve üstüne mikro-bloglama denilen yeni bir şey bulup onu bile tükettiler de, biraz geriden takip ediyorum ben nedense. Yine de mikro-bloglama için Twitter gibi sitelere üye olup da sabahtan akşama cep telefonundan ne yaptığını yazanları anlayabiliyorum. “Bir gün herkes ünlü olacak” beklentisi bir yana, herkesin bu yalnızlıkta duyulmaya ihtiyacı var ama çoğunun da benim gibi uzun uzun yazacak zamanı yok. Zaten kitap okumaktan ve yazmaktan nefret ederek, üstelik yalnız kalarak büyüyen bir toplum; ya televizyona sarılır arkadaş diye, ya da kendini ifade etmek amacıyla en kolayından bir yol bulur. Ben de ne yazacağımı unutmamak için küçük parçalar halinde Twitter’dan mı yayınlasam cümlelerimi diye düşünüyorum zaman zaman. Hem belki ülke çapında iyice yaygınlaşırsa, bu mikro-bloglama işi bizim toplumsal balık-hafızamıza ve tepkisizliğimize bile çare olabilir, ne dersiniz?

Türkçe Seçmeler

Pazartesi, 3 Kasım 2008

Eski Reklamlar – Burada toplanmış çok iyi bir eski Türkçe reklam arşivi var. Bir göz atın derim.

İstanbul – Veysel Gençten’in bu şehri çok iyi ifade eden çalışmasını izlemeden geçmeyin sakın.

Mustafa – Çok konuşulan filmin tanıtımı için web sitesine göz atmalısınız.

Kelimelerin Soyağacı – Çeşitli kaynaklardan pek çok kelimenin soyağacı araştırılıyor ve detaylı olarak açıklanıyor bu blogda.

Öğren.tv – Bilgisayarla ilgili pek çok konuda hazırlanmış video öğretilerle, ilginizi çeken bir konuda kendinizi geliştirebilirsiniz.

Lusid Rüya Görme Rehberi – Garip ve gerçek değil ama gerçek gibi. Öyle.

Bitki Çayları – Bitki çayı hazırlama rehberi buldum. Belki meraklısı vardır.

İlk5 – “Yaşamın Listesi” sloganıyla, top5 listeleri yayınlıyorlar. İlginç listeler mevcut. Bir göz atmalı.

Dandikmail – Mailinator benzeri, gereksiz sitelere kayıtta kullanılabilecek geçici eposta adresleri veren bir site.

Hız Testi – Dakikada kaç kelime yazbiliyorsunuz? Ben, ilkokul üçten beri bilgisayar kullanan ben, sadece 43 kelimede kaldım. Ama birisi okusa rahat 60′ı geçeceğime inanıyorum. Gururluyum.

Mitoloji – Mitoloji meraklıları için iyi bir kaynak.

En Son Kaydettiğim Yerden Devam Et!

Çarşamba, 17 Eylül 2008

Okul başlamıyor bu sene. Her geçen günün daha da şiddetli olarak hatırlattığı, sürekli bir eksiklik hissettiren bir durum. Evden çıkarken, anahtarı almayı unutmuşsunuz gibi bir şey. “Yahu daha dün başlamıştık sanki” laflarıyla bezenmiş, bütün üniversiteden arkadaşların diyalogları. Okulda hala yapmadığım birşeyler olmalı. Seçmelisinden temeline bütün dersleri aldım, kantinde oturmadık sandalye bırakmadım, festivaline katıldım, “gencim” bahanesiyle saçmaladım… Kısacası, üniversite öğrencisi olmanın tüm olanaklarından faydalandım ama birşey eksik! Acaba öğretinin içeriğinden mi tatmin olmadım, “ekonomist” kabuğunu mu yadırgadım yoksa, sinir olduğum bir öğretim görevlisinin kafasına taş atamadım diye mi bu takıntım? Cevabını bilmediğim sorular için olasılıkları saymayı bırakmam gerek; kafam, daha da karışıyor.

Belki de sonu “ist” yerine “olog” ile biten bir meslek bulmalıydım. Makinist ve hatta çapulcu aktivist’i hatırlatan ekonomist (iktisatçı, evet) ünvanı yerine; jinekolog, sosyolog, antropolog, biyolog, teknolog, psikolog ve benzeri karizmatik isimli mesleklerden birini edinseydim, tatmin olacaktım belki. Olamadım ama, kimsenin okumadığı ve koskoca bir monolog olan bir blog yazmaya başladım. Yetmez mi dersiniz?

Sessizce Delirenin Savunması

Perşembe, 3 Ocak 2008

Bugün kar yağdığında, sanki hâlâ lisedeymişim ve sokağımızdaki beyaz objeler, içine çöp doldurulmuş alışveriş poşetlerinden ibaret olmadığı anda okul tatil olacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Pek de gereksiz bir kardı. Neden yağdı bilmiyorum. Muhtemelen kendisi de bilmiyordur. Kar taneleri düşünemez. Güzel ve düşünemeyen her şeyi seven biz erkekler, pencereden, yağan karı seyretmeyi severiz. Dikkatinizi çekerim, yağışın adını “-i” hâlinde çekerek yapılan basit espriye yeni bir bakış açısı getirdim; böyle de gözünüze sokarım, çok kötü olduğu hâlde. Bizim sevgimizin, yüzüne krem sürebilip, bir de yediklerine az da olsa dikkat edebilenlerle sınırlı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorum aslında. Erkekleri saygın gösterme cemiyetinin en halka karışmış üyesiyim ve size kimsenin okumadığı bir blogdan sesleniyorum; evet. Uydurduğum saçma durum komedisini çözmeye çalışarak okumaya devam ediyorsanız, yeni paragrafa atlamadan önce durun. Hızınızı alıp, öyle gelin. Devam etmek için tıklayın »

İlişkişiliksizler ve Türkiye’nin İlişkisizlik Problemi

Salı, 24 Temmuz 2007

Harf oyunlu cin başlıktan anlarsınız herhalde; dertliyim bu aralar. Kafamın içinde sevişmesi gereken sinirler tepişir vaziyette. Çok bilimselim canım; zaten katı mantıktan başka ne kurtarır, boğmuşken beni duygu selim. Mantık da sadece yaşamamı sağlıyor aslında; ne hareketli ne de başka bir şekilde işlevselim. Küçük hesapları için, bol keseden diğerlerinin dayanma güçlerini harcayanlarla muhatap olmanın götürülerini keşfediyorum ve sinirlerim sonuna kadar zorlanıyor. İçinde “zorlanmak” geçen her eylemin insanı geliştirici bir etkisi olacağına inanan salaklardansanız, ne demek istediğimi anlayamazsınız ve zaten benim naçizane derdim de sizin kıt algınız. Algısızsınız ve bununla yaşamaya, sadece tüketip zarar vererek de olsa, alışmışsınız. Empati kelimesini sadece kedinizin mama isterken yaptığı yavşaklığı bir başka duruma örnekleyerek açıklarsınız. Eğer bütün insanlar sizin düz mantığınız ve hırsınızla donanmış olsalardı, sömürecek duygu bulamayacağınızdan, varoluşunuzun çürük temellerini belki de kavrardınız. Acı çekişinizi zevkle izleyeceğim kuzum (izlemeye başladım bile…=) )

 

 

Uykusuzluğun Etkisinde Aktı Zaman

Pazartesi, 14 Mayıs 2007

Zor oldu ama zamanı donduramazdı kimse. Salı gecesinde balıkçıya gidip, arkasından sahilde oturup karanlık denizi seyre dalıp, her dalga hışırtısını farklı bir seslenişe benzetmeye çalışmayı uyumaya tercih ederken düşünmedim bunu tabii ki. O kadar şaraptan sonra ne mantık kalıyor, ne de üşüme duygusu. Eh, çılgınlık yapma arzusunun son zamanlarda yoğunlaşmasını da hesaba katarsak… Çarşamba günü saat 10′daki derse giderken, sadece iki saatlik uykuyla ayakta duruyordum ama ben ne de olsa böyle uykusuzluklara alışıktım; Burhan Hoca da… Ekonomideki güncel meselelerin tartışıldığı dersteki konuşmaları pek dikkatli dinleyemesem de bir şekilde bu interaktif dersi saçmalamadan atlattım. Çok gerekliymiş gibi bir de Ekonometri’ye girip, boş bakışlarla dersi dinlerken üç kişilik sınıfta kendimi Ali Hakan hocanın ilgi odağı yaptıktan sonra, günlük kafa yorma ihtiyacımı gidermiş olarak eve döndüm. Günlük kafa yorma ihtiyacı ne mi? Çok basit: Herhangi bir programı olmayan gencin, o gün içinde bunalıp hayatın boş olduğunu düşünmemesi için maruz kalınması gereken sıkıcı dinletiler.

Aslında Çarşamba gününü dolduracak programım hazırdı; okul çıkışı Tuğçe (hayatımdan kopmamış, en eski arkadaşım) ile buluşacak, ardından Ali ile sıradışı bir eskici turu atacak, daha sonra da Konya’dan o gün dönmüş olan Yusuf ve İstanbul’da olmasına rağmen bir türlü göremediğim Ferhat ile buluşup bir şeyler içecektim ama nasıl olduysa, gece buluşup bir şeyler içmek dışındaki program tamamen iptal oldu.

Daha sonradan anladığım üzere, Çarşamba günü programının çoğunun iptal olması da çok iyi olmuş çünkü sırf gece çıkıp, eve geldikten sonra yapılan sanal sohbet, biraz da sevdiğim ile telefon üzerinden muhabbetin bedeli, iki saatlik bir uykunun ardından, Perşembe sabahı şirketteki bilgisayarlarda sorun çıktığı için telefonla uyandırılmaktı. Telefonu açtığımda annemin sesini tanıyamamam kötüye işaretti. Bir de o kafayla araba da kullanıp Beylikdüzü’ne ulaştım. Ardından doktor randevusu, sonra da yapılması gereken alışveriş… Her şey rüya gibi. Hayatım, can çekişiyor olmamama rağmen, gözümün önünden film şeridi gibi akıp gidiyordu. Yoksa gerçekten can mı çekişiyordum? Bilmiyorum…

Akşamı yüzünü görmekte zorlandığım kız arkadaşımla geçirmenin (onun bunları okumadığından emin olarak söyleyebilirim ki, kıskançlık krizlerinden önceki son mutlu buluşmamızdı bu) mutluluğu tabii ki beni biraz kendime getirdi. Yüzüne her baktığımda, gözlerinde sadece sevgi gördüğüm birisi… Sevgiye o kadar muhtaçmışım ki, bazen küçük bir sarılmayla bile yaşam enerjisiyle dolduğumu hissedebiliyordum. Saatlerin onunla akıp gitmesini tabii ki isterdim ama onun toplantısı vardı ve boynum bükük eve dönüp, Yusuf’un telefonunu beklemeye başladım. Akşam bende kalabileceğini söylemiştim Konyalı dostumun. Onun Konya’daki misafirperverliğini yakalayamamanın mahcubiyeti bir yana, Yusuf, kendisine yapılacak iyilikleri gerçekten hak eden biri. Özünde iyi olduğunu düşündüğüm insanlar için her şeyi yapabileceğimi bilirsiniz (Her ne kadar, özünde beni aşkımdan öldürme güdüsüyle donatılmış biri için bile yapmadığım şey kalmadı aslında ama o tamamen ayrı bir hikâye). Ortaköy merkezli, Yusuf’a İstanbul’u tanıtma turundan sonra, eve geldikten sonraki muhabbet bittiğinde saat dört buçuk olmuştu ve uyku için sadece iki buçuk saatim kalmıştı. Cuma sabahı, okula gitmek üzere evden çıktığımda, ayakta durmakta zorlanıyordum.

Ekonometri sınıf dersi, salon dersi, atölye’si derken bitti dersler Cuma günü saat iki gibi. Atölye’de Cem Hoca’nın sunumum sırasında sorduğu zor soruları gözlerim yarı açık nasıl yanıtladım bilemiyorum ama fena değildi galiba. Soruları yanıtlarken, uykusuzluğun saflığı şöyle dursun, ukalalığı da elden bırakmadım ve bu da sorulan zor soruların sebebiydi belli ki. Yalpalayarak arabaya attım kendimi ve eve döndüm. Yeni uyanmış Yusuf karşıladı beni. Hindi etini garipseyip, “bozuk bunlar” diye bir kaç köfteyi çöp tenekesine gönderivermiş olmasına yarım saat güldüm galiba. Daha sonra Ali ile buluşup Çarşamba günü gidemediğimiz eskicilere gittik.

Sıraselviler’in başından sağa, Taksim İlkyardım Hastanesi’nin arka tarafına doğru giden sokağa girdiğinizde önünüze çıkan kenar sınıfı mahalleler, yayalara bile laf atan otoparkçılar ve ne idüğü belirsiz köpekleri geçtikten sonra, karşıma çıkan manzara, tam anlamıyla bir sürpriz oldu. Bir mahalle dolusu dükkân, 1960 yıllarında takılıp kalmıştı sanki. Eczanesinden manavına kadar her dükkân, eski usûldü. Eczanede bulduğum eski Aspirin reklâmının fotokopisini aldım. Eski oyuncak araba ve trenlerden cep saatlerine, sandalyelerden tilt makinelerine kadar her şey vardı. Ali’nin en geniş içeriğe sahip olduğunu söylediği dükkân olan popcorn’un kapalı olmasına rağmen bu kadar çok değişik şey bulabilmemiz etkileyiciydi. Söylemeden geçemeyeceğim, “Hatırla Sevgili” dizisinin çekim ekibi de o mahallede kamyonlarla gelmiş alışveriş yapıyorlardı. Dumurlar içinde yüzüyorum muntazaman.

Taksim’de kaşarlı dürümlerimizi yiyip, Metro ile Kanyon AVM’ye gittik. Anneler günü hesabına yazdırılan birkaç hediye alınıp, kitapçıda biraz dolandıktan sonra evin yolunu tuttuk. Akşam için rotaract’tan arkadaşlarımızın ayarladığı iki tane Efes Rock’n Dark etkinliği davetiyemiz vardı ve ben gitmek için sabırsızlanıyordum. O kadar uykusuzken tam olarak ne için sabırsızlandığımı biliyor muydum; emin değilim. Geceden ne beklediğimi bilmeden gittiğim Taksim’de Lale, Sarven, Ceren ve Serra ile buluşup, onları Yusuf ile tanıştırıp, Yeni Melek GM’ye doğru yola çıktık. Daha önceden oraya varıp, etkinliğin canı sıkıcı etkisini keşfeden Nurhan ve arkadaşları, çıkmak için bahane arıyorlardı. Yarışma benzeri aktivite bitip, rock dışında her şeye benzeyen şarkılarıyla saçma bir grup birinci olduktan sonraki konserler öncesi verilen uzun ara, tam aradıkları şeydi. Onlar gittiler gitmesine de, yavaş yavaş boşalan meydanda bizim yaptığımız apaçilikler haftanın en komik anları oldu. Sarven’in kimyasal çubuklarla yaptığı ışık gösterisini taklit etmeye çalışırken milletin kafasına yolladığım ışıklar sadece başlangıçtı. Esas bomba, ben konser sırasında dağıtılan anahtarlığı safça sallarken patladı. Sarı, ışıltılı bir anahtarlıktı. Müziğin ritmine göre sallayıp, kendime eğlence yaratmışken anahtarlığın içindeki sarı cisim fırlayıp, yerde bağdaş kurmuş iki kızın arasına düştü. Ne olduğunu anlayamadan, parçalandığını düşündüğüm anahtarlığımın parlak parçasını geri almak için kızlara yöneldim. Onlar da aralarına düşen cismi inceliyorlardı. İkisi de kıpkırmızı kesildi aniden. Sapsarı cismin, bu kadar kırmızılık yaratmasının ne gibi bir sebebi olabilirdi? Yoksa? Aman tanrım! Anahtarlığın içinden ne fırladığını anlamayanlar için aşağıda resmi var. Üstüne bir de hiçbir şey olmamış gibi yüzsüzlükle “sarı cismi” alıp, yanlarından uzaklaştım. Yüzsüzleşiyorum muntazaman.

sarı cisim

Eve geldiğimde saat sabahın beşiydi ama azimle yattım ve sabahın köründe kalkıp Yusuf’u Beşiktaş’a bıraktım. Ardından, 10:30′da taxim hill’deki host toplantısı ve çekik gözlü olmayan çinli işçilere katılmak… Yorucu ve zaman zaman rüya gördüğüm Cumartesi’nin ardından azıcık uyuyabildiğim bir Pazar ve başladı yine okul… Bu hafta Route Istanbul 2007 başlıyor ve Çarşamba’dan Pazar’a kadar İsveçli bir arkadaşı İstanbul’da hayatta tutmaya çalışacağım. Komite görevlerini saymıyorum bile… Of ki ne off…