boş

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Evdeki Zamanlar

Çarşamba, 14 Ocak 2009

Evde geçirdiğim zamanların boşa gittiğini düşünüyorken, sürekli evde zaman geçirmek isteyen biri olmaya doğru gittiğim sürecin sonlarındayım, sanırım. Evde kalkıştığım her iş, dışarıdaki ikamesinden daha eğlenceli ve ilgi çekici gözüküyor (Yahu bu “challenging” kelimesinin Türkçe’de bir karşılığı yok mudur? Araya sıkıştırsam da çok dikkat çeker, yemezsiniz siz). Pazartesi uyandığımda burnuma barikat kurulmuş ve her uzvumu bağlamışçasına hareketlerimi ağırlaştıran bir tür sıkı yönetim ilan edilmişti vücudumda. Evde kalmalıydım, o halde işe gidemezdim. İlkokuldan beri sık sık yaptığım hasta numarasından sonra bensiz giden servisin ardından bakaren duyduğum vicdan azabına o kadar alışmışım ki, gerçekten hasta olduğumda bile hala huzursuz oluyorum, işe gitmedim diye. Bu huzursuzlukla beraber, çok sinirliyim bu aralar ama neye sinirlendiğimi de hatırlayamıyorum, asla. Unutuyorum. Unutkanlık zaten bu ülkede yaşamanın en önemli özelliği oldu. Toplumsal hafızamız zayıfmış ya, ben de bireysel olarak üstüme düşeni yapıyorum böylelikle. Bir şeylere sinirlendim işte… Evde oturmuş sinirli sinirli kitap okuyor, sonrasında da sinirli sinirli yazıyorum bunları. Birazdan da küfrederek yemek yiyeceğim, hastalık dinlemeden. Gerçi, üşengeçlik de yoğunlaştı bende. Hani tipik bunalım üşengeçliği. Bu yazıya son verip de yemek hazırlamıyorsam, ya da kapıyı açıp şu anda merdivenlerden gürültüyle çıkan komşulara ters ters bakmıyorsam da bu üşengeçlikten geliyor. Daha da fazla yazmak istemiyorum.

İmza: Huzursuz, Sinirli, Unutkan ve Üşengeç Adam (Yetmezmiş gibi grip, bir de).

Bil Bakalım Ben Kimim

Pazartesi, 3 Kasım 2008

Şarkı sözü gibi yaşanmıştı hayatı. Değişik olmak için ne kadar çabalasa da, nakarat geliyor ve boşa çıkarıyordu bütün çabasını. Dünyaya gelmesi bir cinayetti sanki, değişime olan inancın cenazesiydi kalkan. Satırlara döktü derdini; mürekkep içinde kaldı her tarafı. Temizlendi hemen. Bu hastalığı onun yaydığını kimseler bilmemeliydi. Bir farklılık yarattığını anladı o anda, tırnaklarının kenarları koyuydu artık. Önce sola, sonra sağa bakıp, sonra tekrar sola bakmayı unutup da atladığı bir yolda kucaklaştı kaderiyle. Acele etmeden topladılar yola dökülenleri; ikisi de sağa baktığından, birbirlerini göremeyip çarpışınca. Ellerini sordu ona yeni arkadaşı. Ne bulaşmıştı tırnaklarına? Bizimkisi, yola kapaklanmasını hatırlatıyordu ama devamını getiremedi bahanesinin. Anladı ki, suç ortağını kandırmaya çalışmıştı. Gülümsediler. Geçmişte tanışmak istediler birbirleriyle. Hemen samimi olabileceklerdi böylelikle. Nakarat gelmeden önceki kısıtlı zamanı çok iyi kullanmalıydılar. İki sene önce tanışmış olmaya karar verdiler. Dolu dolu yaşayıp, boş geçen iki senenin acısını çıkardılar. Tadı güzel yiyecekler, yapmayı sevdiğimiz o “sıradışı” hareketler, güzeli gördüğümüzde aklımızdan geçenler… Nasıl ki bunların hepsi zararlıydı; onlar da, yanyana gelmeyi seviyorlardı, beraberlerken herşey güzeldi ve akıllarında saklamıyorlardı arzularını: Onlar da zararlıydı. Daha fazla zaman kaybedilmeden, hayatları başa sarıldı.

Dün, Benim Doğumgünümdü

Perşembe, 9 Ekim 2008

O alıştığımız “bugün benim doğumgünüm ve her şey kötüye gidiyor, hayat da çok zor” yazılarından baygınlık geldiği için, yaratıcılığımın sınırlarını da zorlayarak, bu yazıyı ertesi güne erteledim. Aslına bakarsanız, dün yazmaya zamanım yoktu ve hatta uzun zamandır klavyenin üzerini toz tutmuştu, kısacası, yaratıcılığımı bahane üretmeye kullanıyorum şu anda. Bu kadar boş lafla zaman kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz? Doğumgününün ardından yirmi dört saat bile geçmemiş birine karşı bu ilgisizlik, çok üzücü. Hem, bir yazının içeriğini neden kafanıza takasınız ki? Kafanıza taktığınız tek yazı, sizi doğduğunuz andan beri yalnız bırakmayan alın yazınız olsun. Onu da kafanıza göre değiştirin, derim. Bu anlamsız cümleleri, sondaki karizmatik mesaj uğruna kurduğumu tahmin ettiyseniz, toplumda en azından yüzde seksenlik zeka dilimine girdiğinizi de rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında sonuca, yani ortaya çıkan saçma yazıya bakmamak lazım, insanın ne amaçladığı daha önemli bence. Hep derler ya, trafik kazaları o, bu, şu ve beriki sebeplerden meydana gelen ölümlerden daha fazla can aldı diye; galericilerin topunu hapse atmalıydık, sonuca bakma felsefesine göre.

Meseleler Yoktan Varolur Ama Varolanlar Yokolmaz

Cumartesi, 20 Eylül 2008

Gecenin bir saati, geçmiş ve geçecek bütün saatleri, masamda duran boş yoğurt kabıyla özdeleştirmişken başladım sayıklamaya. Sayıklamalarla beraber gelen, “camdan kafayı uzatıp da derin nefesler eşliğinde boğulma hissinden kurtulma” seansı ihtiyacı, beni pencereye yöneltti. Yoğurt kabı manzarasından sonra, uzun zamandır kafamı kaldırıp da bakmamış olmamın da etkisiyle, iyice karışık ve lüzumsuz geliyor bu garip şehrin görüntüsü. Basit, ama elimi uzattığımda dokunabileceğim bir yoğurt kabının görüntüsünü neden tercih ettiğimi hatırlıyorum. Kabı camdan fırlatsam içine düşeceği, çöplerden yaratılmış kargaşanın içinde onun ne kadar anlamsızlaşabileceğinin bilincine karşı, masanın üzerinde kendi halinde durmasına yüklediğim felsefi anlamlar… İçinin boş olması onu anlamsızlaştırmaktan ziyade, ona bir anlam katıyor. İnsanların birer yoğurt kabı bile olamamaları ne acı; o, boşluğunu apaçık gözler önüne sererken, biz, sürekli bizi kıymetli kılacak değerleri barındırdığımız palavrasını sıkıyoruz. Etrafındaki cehale prim vermeyen, hiçbir şey bilmediğinden başka bir şey bilmeyen bir çoban olmak istediğimi yineliyorum. Kimse duymuyor; istediğime de inanmazlardı zaten, kaybolmuşlar çöp yığınlarının arasında.

Neden Sizce?

Çarşamba, 9 Nisan 2008

Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. Devam etmek için tıklayın »

Son Sayfa

Cuma, 15 Şubat 2008
Kimsenin okumayacağını bile bile yazılmış bir romanın kahramanıydı o. Bir kitap dolusu yazılmış zırvanın arasında kayboluyor ve her bölümün sonunda da yığılıyordu bir köşeye. Kanlar içindeyken bile kimse el uzatmadı. Herkes nefret ediyordu ondan. Kitabın yazarına küfür etti ama bir şey değişmeyecekti. Onu hayatta tutan tek şey, o kitaptaki kahraman olduğunun bilinciydi.
Ne biçim kahramanlıktı bu? Hep, iyi karakterlerden yiyordu tekmeyi. İyiler, kahramana kötülük yapabilir miydi? Sonradan mı düzeleceklerdi? Biraz duraksadı ve allak bullak olmuş kafasını daha da fazla bunlara yormamaya ve her şeyi akışına bırakmaya karar verdi; sanki başka bir şansı varmış gibi. Yan karakterler, ondan daha fazla ilgi çekti. Hep arkada kalıyor ve ne zaman odak noktası olsa, tekmeyi yiyip, bir parçasını daha kaybediyordu aklının. Sayfa aralarından ara sıra kendini gösteren ışığı yakaladıkça gözleri kamaşıyor ve hayallere dalıyordu. Yaratılmış kocaman dünyanın içinde sayısız olay dönüyor, sayfalar ilerliyor, o ise bir köşede kıvrılmış hayal kuruyordu sadece. Kahramanın köşede bırakılıp, hiçbir şeye bulaşmadığı bir denemenin mi kurbanıydı?

Kitapta biraz daha ilerleyince, işler daha da kötüleşti. Bir bölümün sonunda ağır yaralanıp, her zamanki gibi bir köşeye yığılmıştı. Ölümün soğukluğunu yavaş yavaş hissederken, bu bölümün çabucak sonlanmasını ve her romanda olduğu gibi, bir sonraki bölüme tamamen iyileşmiş bir kahraman olarak başlamayı arzu ediyordu. Etrafında bir kalabalık bile toplanmadı. Yazar, kahramanımızın birkaç sayfa sonra turp gibi tekrar sahneye çıkacak olmasını nasıl açıklayacaktı acaba? İçinde yaşadığı halde çözemediği kurguyu, hangi okur severek takip edebilirdi ki? Bu, yazarın derdiydi. Etrafta olup bitenlere iyice kulak kesildi. Bir alt paragrafta kavga çıkacaktı, anladığı üzere. Sinirler gerilip, yan karakterler kozlarını paylaştıkça, sıranın ne zaman ona geleceğini düşünmeye başladı. Belki de diğerleri, onu kötü adamların elinden kurtarmanın savaşını veriyordu? Belki…
Sonraki bölümde, intihar etmiş bir evsizin cesedini inceleyen polisler vardı. İki bileğini de kesmişti zavallıcık. Elinde küçük bir defter buldular. Kana bulanmış yaprakların üzeri, anlaşılması zor bir el yazısıyla kaplıydı. Kimsenin onu okumadığından dert yanmıştı, sayfalar boyunca. Yazı olmayan boş alanlar, kan ile kırmızıya boyanmıştı. Birkaç saat önce önünde kavga eden travestilerden biri, ters ters baktığı bahanesiyle bir tekme savurmasa, öldüğünü bile fark etmeyeceklerdi.

Titreşimler

Cuma, 25 Ocak 2008

titreşim(Bunları, önceki yazımın gerçek yüzü gibi görebilir veya tükenmez çelişkilerimi herhangi bir şekilde açıklamak zorunda olmadığınız için, hafif bir gülümsemeyle, okumaya devam edebilirsiniz) Hayatımı tamamen saçma işler üzerine kurmuşken, sadece hırsım yüzünden aldığım yedi dersin tek dönemlik sıkıntısının yarattığı izler, beklediğimden de kalıcı oldu. Açıklandıktan bir hafta sonra bir arkadaşı sorunca, ayıp olmasın diye notlarını öğrenen ve aldığı nota hiç itiraz etmeyip, mutlu mesut yaşamını sürdüren bu öğrenci; notların açıklanacağı tarihi yakından takip eder oldu. “Disco Partizani” gibi komik şarkılara muzur yüz ifadeleri ile eşlik etmeyi seven biriyken, Leonard Cohen’in mavi yağmurluk başlıklı “mektubunu” ezbere okur oldu; en küçük bir duygusal çöküntü dahi olmadan, hem de. Dostoyevski okumaktan sırf isimleri ezberleyemediği için çekinirken, beslediği sokak köpeğini Fyodor Pavloviç diye çağırır oldu; hayvanın soran gözlerle bakmasına da aldırmadı… “Hırs” denilenin, her ne ise, çok tehlikeli bir şey olduğunu zaten biliyordum ama, hiç denemeye fırsatım olmamıştı. Bence, insanın kişiliğini, ister istemez, çok değişik yönlere çekebilecek bir hastalık gibi. Melankoli nasıl bir sorunsa, kabul edilebilir ölçünün üzerindeki hırs da öyle değerlendirilmeli. Devam etmek için tıklayın »

Sessizce Delirenin Savunması

Perşembe, 3 Ocak 2008

Bugün kar yağdığında, sanki hâlâ lisedeymişim ve sokağımızdaki beyaz objeler, içine çöp doldurulmuş alışveriş poşetlerinden ibaret olmadığı anda okul tatil olacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Pek de gereksiz bir kardı. Neden yağdı bilmiyorum. Muhtemelen kendisi de bilmiyordur. Kar taneleri düşünemez. Güzel ve düşünemeyen her şeyi seven biz erkekler, pencereden, yağan karı seyretmeyi severiz. Dikkatinizi çekerim, yağışın adını “-i” hâlinde çekerek yapılan basit espriye yeni bir bakış açısı getirdim; böyle de gözünüze sokarım, çok kötü olduğu hâlde. Bizim sevgimizin, yüzüne krem sürebilip, bir de yediklerine az da olsa dikkat edebilenlerle sınırlı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorum aslında. Erkekleri saygın gösterme cemiyetinin en halka karışmış üyesiyim ve size kimsenin okumadığı bir blogdan sesleniyorum; evet. Uydurduğum saçma durum komedisini çözmeye çalışarak okumaya devam ediyorsanız, yeni paragrafa atlamadan önce durun. Hızınızı alıp, öyle gelin. Devam etmek için tıklayın »

Yazı Yazmayı Çok Küçükken Öğrendim

Çarşamba, 19 Eylül 2007

Merhaba;

Ben sıradan bir insanım. Sıradanlığı sıradışı yapmaya çalışanlarla mücadele edecek kadar sıradanım. Mücadele etme şeklim de sıradandır benim; onların tanımladığı “sıradışı sıradanlığa” sığan laf oyunları yerine, kafalarına taş atmayı yeğlerim. Kelimelerle saldırdığım olsa da bazen, lafı ne yapar eder kaba kuvvete getiririm. Romantik de değilim ben. Sıradan insan romantik olmaz. “Ben senin benim seni sevdiğimi bildiğini biliyorum” bakışından başka bir şey bilmem. Oyunuma gelenle evlenir; hayatının kalanında ona baktığım nadir anlarda da bir şey yüklemem bakışlarıma. Boş bakmayı severim. Boş bir adamım ben aslında. Boşlukları doldurmaya çalışanlara silah doğrultacak kadar boşum. Boş yere öyle hırslanırım ki “o adam nereye ateş ediyordu” diye sayıklarsınız boş anlarınızda. İçimi boşaltmak için yazı yazdığım zamanlar olsa da, yazdıklarıma anlam yüklemem. Saçmalarım. Saçma bir hayatım var aslında. Pompalı tüfekten çıkan sayısız saçma gibi her bir tarafa saçılmış, sayısız hobim var. Hiçbirini tam yapamıyorum ve başarısız olduğum anda da saçmalığa sığınıyorum. Sığınmayı seviyorum. Lider olmak yerine sıradan bir grup üyesi olmak ve sadece verilen göreve (hani şu katma değeri düşük olanlardan) odaklanmak çok basit. Basit güzeldir. Ben güzel olan her şeyi severim. Çiçekleri severim, sıradan kar tanelerini severim, çimlere boş boş bakmayı ve hâttâ güzel kadınları severim. Bir süre sevsem de çabuk bıkarım çünkü mânâlar yüklenir boş ve sıradan sevgime. Her şeye bir anlam yüklemeyi sevmem. Şair zırvasıdır bunlar. Şairler sıradan veya boş değildir. Şairler güzel de değildir. Güzel şairler vardır elbet ama ben istisnaları da sevmem. İstisnalar sıradan değildir; onları görmezden gelirim. Görmezden gelerek, her sorunun üstesinden gelirim. Genelde işe yarar. İşe yaramazsa, bu durumun bir istisna olduğunu söyler ve yine görmezden gelirim. Sanırım yine sonsuz döngüye girdim. Sonsuz döngülerden nefret ederim.

Elbette ki ben bu değilim ama dediğim gibi: Kelime oyunlarını değil, taş atmayı severim. Yine kendimle çeliştim.

Yaz Akşamı Parodisi

Pazar, 9 Eylül 2007

En iyi oynadığın oyunu, hatta kendini bile kaybetmişsin ve aramaya nereden başlayacağını bilmiyorsun. Benim için boş bir sokak düşleyin; bir futbol topu, onunla oynayan çocuklar, topun kırabileceği bir pencere, evden çocukların üstüne terlik fırlatacak sinirli bir ihtiyar, yan komşu, onun kızı, apartmanlar, çöp tenekeleri veya sokak kedileri bile olmasın, ama yine de sokak olsun orası. Şimdi bunu bir insana uyarlayın; gerisini ben getiremeyeceğim.

İpi kopunca elinde kalakalmış bir tasma sapı gibi taşıdığın, beyninden sarkan yarım kalmış duygular birer ipucu mudur acaba? Araştırmaya değer bulup da kurcalayınca birini, bulunduğum yer bana acı vermekten öteye gidemedi. Anladım ki, basit bir duygusal kaşıntı değildi bu. Loş köşe başlarında, yüksek bahşiş hedefine ulaşmak için her an atılmaya hazır garsonların bekleştiği ama dandik otuz yedi ekran televizyondan seyredilen maçlarda konuk takıma avaz avaz küfredilebildiği, en az benim kadar kimliği kayıp ve garip bir mekândaydım. Yarım kalmış duygularımdan oraya giderken seçtiğimin temelindeki anım canlanıverdi aklımda:O gidecekti ve bir daha göremeyecektik birbirimizi ama ben o köşebaşlarından birine kurulmuş maç seyretmeyi yeğliyordum. O sırada gözlerime bakan, düşünceli olduğumu söylerdi. Aslında ne düşünebiliyor, ne de maçı seyredebiliyordum. Skoru sorsan düşünür, ne düşündüğümü sorsan geçiştirmek uğruna belki de skoru söyleyiverirdim.

Belki de bu, beynimin bir kısmının tekrar çalışmak için bir uyarıcıya muhtaç kaldığı, kurtulması kolay bir bunalımdı. Elimin ufak bir hareketiyle yanımda biten garsondan yine de sadece soğuk su istedim. Soğuk suyun mideme akmasıyla beynime süzülen yaşama hissinin beni canlandırıverdiği zamanda boş kalan gözlerim, asi bir tavırla etrafı süzdü durdu. Böyle denemelerle, yarım kalmış herhangi bir şeyi tamamlayamayacaktım; hayır.