bunalım

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Benimizin Hayatımızları

25 Ağustos 2010

Her akşamın üzerinde yaptıklarımı ezberlemiş iç ses. Güldürürken düşündüremeyip, sadece sırıtmalarını sağladığımı tekrarlar durur. Kumlu televizyon ekranındaki yüzler, ağlamazlar ki hiç. Bir dediğimi iki etmeseler de, ağlatmayı başaramadım henüz.

Tepeden baktığın insanların tepelerine çıkmaya çalışmamanın tek sebebinin yükseklik korkun değil ama tırmanmayı bilmemen olduğunu bilir miydin? Öğrenmen gereken çok şey var ama asla öğrenemeyeceklerin hep daha fazla. Öğrenmemek ayıp değildir; öğrenmemek, dürüst olmaktır. Beni tepede hissettiren kulemde düşünürken, çok aşağıladım seni; her kimsen.

Gözcü kulemden, aralarına karışmak için acele etmeyerek ve az kalsın merdivenden yuvarlanarak ayrıldım. Felsefeyle gönül eğlendirerek geçmezdi hayat. Dokunsalar ağlayacak ama dokunan kimsesi olmadığı için ağlamak bilmeyen bir adam olmak istemedim yani. Yoksa, aranıza hala ilgisizim.

Basit ama dönüşü olmayan bir yoldur kuleminki. Her iki tarafı da evin sanıp, sonra dönmeyi umarak gidersin. Yolda yaya geçitleri hayatını kurtarır, üzerlerine basıp geçersin. Gidiş yolunda tekrar görmeyi umduğun ama umursamadığın ayrıntılardır bunlar.

Click to continue »

Vur Dediler, Güldürdüm; Güldür Dediler, Düşündürdüm; Düşün Dediler, Hepsini Öldürdüm

04 Temmuz 2010

Bence yerküre gitgide garipleşiyor. Ben aynı kalırken, o değişiyor çünkü; biliyorum. Melankoli ve pasif agresyon arasında mekik dokuyan ruh halimin mahsulü, bir halı olmayacak maalesef. Manik depresif taraftarlar ve pasif ofsaytları seyrederek geçiriyorum haftasonunu. Eskiden arkadaşlarımla yüzyüze tartışken aldığım elektriğin, twitleyerek hükümeti düşürmeye çalışanlarla dolu ekrandan aldığım radyasyona dönüşmesi ne garip. Ne de olsa, yalnızlığa ve kapalı ortamlara alıştık biz nesilce. Öss yüzünden midir, nedir; “ben ders çalışıyorum” dedikten sonra kapattığımız kapılar ardında gelişti kişiliğimiz. Bu yüzden programcı oldum belki de. İnsanlara verdiğim değerlerin, değişkenlere verdiklerim gibi tek satırda kaybolmaları çok sıradan bir vak’a haline geldi. İnsan hayatı uzuyor ama biz sanki yarın ölecekmiş gibi daha ve daha da konsantre yaşamaya çalışıyoruz. Yazarken, “dahi” anlamındaki de’leri bitiştiripDE yüz kırk karaktere duygu sığdırmaya çalışıyor; yeni fotoğraflar çekmek yerine, eski sevgilimizle olanları kırpıp kullanıyoruz. Bu değişimin iyi ya da kötü olduğuna dair son sözü size bırakıyorum. Üstelik, “bence” ile başlayan her yazının genellemeler ile devam edip, sonrasında o genellere söverek bitmesi geleneğine de bir dur demek lazım.screenzw_ege
İçimdekileri döküp de bu on dakikalık sıkıntımdan tam kurtulmuşken; gürültücü, İspanyol komşularımın sesleriyle; ateşkesi feshettim yine, sinir harbimde.

Abim Yok Ki Gelsin Ankara’dan

24 Haziran 2010

Prag’ta döviz alırken yediğim kazığı, Berlin’de yediğim ucuz yemekle dengelemeye çalışırken; gökten gelen İsrail askeri, kafasına yediği sopayı barutla yanıtlarken; kimse beni okumamakta hala direnirken; cebimdeki bozukluklar, otobüs parasına yetmezken; “n’aber” sorusu hala “iyilik” diye yanıtlanırken; olmaması gereken şeyler, her zamanki gibi olmaya devam ederken; bir aktörden çok, bir seyirci havasına büründüm, neredeyse bu cümle kadar uzun olan hayatta.

Yeni satırlardan korkuyorsan, yeni bir paragrafa başlamayı denemek gerekir bazen.

Gen Havuzu Dedikleri, Kapalı Havuz Mudur?

21 Şubat 2010

fringe3 Bir klişe vardır hani; en kendini aşmış profesyonel köşe yazarından tutun, nette kendine karalayacak köşe bulmuş da eğlenen vatandaşa kadar, kelimeleri dizmekle zaman harcayan herkesin başvurduğu tek yöntem… Tıkanınca, neden yazamadığından bahsetmek. Bahsedivermek mi deseydim yoksa? Bir yerinden tutup aşağılamam da lazım ki, iyice klişe koksun. Bir paragraf daha ziyan oldu böylece.

Ne muhteşem ki, blogunuzun adı “Kimse Beni Okumuyor” olunca, dilediğiniz kadar paragraf ziyan edebiliyorsunuz. Tam da benim gibi, sıkıcı bir şehirde (Backnang), çok eğlenceli -ama sadece kendine göre eğlenceli- bir iş yapıp, bunun dışında yapabileceği en çılgın aktivitesi kırk iki kilometre uzağa, Stuttgart’a alışverişe gitmek olan birine göre bir isim yani. Yazacak bir şey yok! Gerçi ben blogun adını buraya gelmeden önce koymuştum. Belki de geleceği okuyabiliyorumdur… (Cümlenin sonuna az kalsın “falan” koyuyordum). Bir sınırbilimdir gidiyor.

Bu gelecek okuma, paralel evren, genetik mutasyon ve hatta zaman yolculuğu olaylarını da Fringe diye bir diziyle tanıdım. Sokakta yürürken kendime eğlence aramaya başlamıştım geçen, paralel bir evrende karşıdan gelenin katili olabileceğimi falan düşündüm bir anda (eğlence anlayışımın içine edildi burada, anlayacağınız) ve artık nasıl baktıysam, yön değiştirdi eleman. Deliriyor muyum acaba? (Bu soruyu yaklaşık dört sene önce sorduğumda bir kulak misafiri, “bunu sorman delirmediğine en büyük kanıttır” demişti. O günden beri deli gibi sorar dururum). Her ne kadar ikinci sezonunda biraz sıkıcı olup, biraz da delirtse bile, Fringe’i izlemeye devam edeceğim kesin. Alternatif evrenlerin birinde Ferrari kullanmış mıyımdır acaba? O değil de, umarım Paris Hilton’la çıkmamışımdır… Alternatif evren diyince de “en yakın arkadaşım underground takılsa” temalı espri yapmamam da zor. Affet beni Evren (Buraya yazmadım ama yapıp güldüm o espriyi, neyse ki zaten yazının başlığı yetmiştir size).

Kafein

19 Kasım 2009

Bunalımdayken yazı yazmamam gerektiğini zor yoldan öğrenmeme rağmen dersimi almadım belli ki. Yine bunalımdayım, yine yazı yazıyorum. Şu blog denilen şey, evlere servis pizzadan bile daha bağımlılık yapıcı. Olsa olsa depresyon hırkasıyla yarışır. Evet; her depresyonun bir hırkası, çekilinen bir köşesi, bir çift terliği ve çamur gibi kahvesi vardır. Bu zamanları boktan yapan da zaten intihar eğilimi değil, bu aksesuarlara katlanma gereğidir. Düşünsene, canına kıymışsın ve üstünde dandik yelek var; ölürüm, daha iyi! (Olmadı bu.) Kahveyi de küçümsemek olmaz. Bunalımdayken filtre kahvenin suyunu döküp, telvesini yiyen de tanıyorum hatta. Zaten bunu kafein çamuru olarak tüketince, kahvenin varlığı için depresyon işkencesi, tek gecelik ilişki içeceği, ya da kız istemek (çok gecelik ilişki içeceği) dışında anlam bulmak zor. Amerikan filmi klişesi ile bizim geleneğin ortak noktası olabilen bir içecek bu, öyle cins. Eskiden millet pul koleksiyonu diye servet harcarken, şimdi iş sadece kettle ile nescafe’ye bakıyor. (Yakında bunun hapını da yaparlar! Gerçi yaptılar ama kimse gazoz içmiyor artık; hep kahve, hep kahve…) İşin kötüsü; sevdiğin kişiyle birlikte olduğun değil, birlikte olduğunu sevmeye çalıştığın bir ilişki modelinin simgesi oldu bu (Issız Adam’da mutfakta kahvesiyle somurtan Ada modeli.)
Hazır kahveyi kötülemeye başlamışken, işyerinde başıma açtığı dertleri de unutmamam gerek. Depresyonda olmanıza gerek kalmadan, hangi tuşuna basarsanız basın çamur kahve veren bir makinamız var şirkette. Ruh halim sebebiyle kendisine hepten bağımlı olunca, masada bir bardak birikimi kaçınılmaz oluyor. Sürekli dırdır eden ve kendi işini kendinden başka herkesin yapmasını bekleyen temizlikçi bunu görünce, kafamda canlanan bavyera aksanıyla beraber çöpe atmak istediğim bir notu masama yapıştırıvermiş. Beş yaşındaki çocuk "pis" dese ağlayabilecek dönemdeyken, "al kahveni popona sok" temalı ve sonundaki lütfenden sonra sekiz ünlemle süslenmiş bir kağıt parçası fırtınalar koparabiliyor, içten içten.

Noch Ein Bier Bitte!

28 Haziran 2009

Evet, klişe olduğunu biliyorum ama gittiğim ülkenin dilinden saçma bir cümleyle yazıya giriş yapmak bana hala eğlenceli geliyor. Dilini bilmediğim bir ülkeye, oranın dilini öğrenmeye ve iki sene de eğitim görmeye geldim. Her ne kadar eğitimim İngilizce de olsa, Almanlar kendi aralarında konuşurken sırf ben varım diye İngilizce kasmadığından dolayı, acilen Almanca öğrenmem lazım. Stuttgart’a bağlı Sulzbach kasabasında, şehir merkezine kırk iki kilometre, daha doğrusu 5,5€ uzakta yaşıyorum. Evet, burada tren bileti çok pahalı.

Geleli henüz bir hafta olmasına rağmen, oturma iznim çıktı sayılır, banka hesabımı açtım ve hatta sigortalandım. Buraya gelene kadar vize derdinde ne bunalımlara girdim ama geldikten sonra bakıyorum da artık işler hızlı yürüyor. Adamlarda acayip bir iş disiplini var. Buraya gelen yabancılar da (ve özellikle de Türkler) bundan fazlasıyla etkileniyorlar. Yani, hem “vay anasını” diyor, hem de örnek alıyorlar.

Sulzbach acayip ağaçlık bir yer. Murr nehrinin kıyısındaki Sulzbach’tan bahsediyorum (“Sulzbach an der Murr” diyorlar). Nitekim, aynı isimle birkaç tane daha kasaba var. Bizim Levent semtleri gibi birşey işte. Tren biletini, yani o pahalı bileti alırken çok dikkat etmek gerekli. Neyse ki, bilet makinelerinde Türkçe seçeneği de var! Click to continue »

Sıkan Detaylar

08 Mayıs 2009

Bazı günler vardır ya, yolda giderken size paralel eşlik edip de yolun kenarında görmek istediğiniz şeyin artık göremeyeceğiniz noktaya kadar önünü kapatan araçları, havaya uçurmak istediğiniz… Uzun uzadıya derdinizi anlatırken, yanınıza sadece kendi derdini paylaşmaya gelmiş olduğunu anladığınız arkadaşınızın titreyen kirpiklerini yolmak istediğiniz? Bizi hiç aramayanları denize dökmek; gereğinden fazla arayanları da en pahalı telefon tarifesine geçirmek istemez miyiz, o bunalım günlerinde?

Böyle günlerde yazı yazmak tehlikelidir. İstemeden taş atabilir, ummadık taşınızla nice başlar yarabilirsiniz. Sokağa çıkmak da tehlikelidir. Trafikte bir kilometre başına iki kavgayla yol alıp, üstüne gittiğiniz yerde bulunduğunuza da pişman olup, geri dönebilirsiniz. Böyle günlerde en iyisi, bütün gün televizyon seyretmek ve pizza yemektir. Tayyip’siz ve Deniz’siz kanalları özenle seçip, el ve hamur işi ile ağız dalaşı programları dışında bir şeye rastladınız mı, peşini bırakmamanız gerek.

Oturun, evinizde dizi falan seyredin. Bırakın da İstanbul o gün sizsiz karışsın.

Evdeki Zamanlar

14 Ocak 2009

Evde geçirdiğim zamanların boşa gittiğini düşünüyorken, sürekli evde zaman geçirmek isteyen biri olmaya doğru gittiğim sürecin sonlarındayım, sanırım. Evde kalkıştığım her iş, dışarıdaki ikamesinden daha eğlenceli ve ilgi çekici gözüküyor (Yahu bu “challenging” kelimesinin Türkçe’de bir karşılığı yok mudur? Araya sıkıştırsam da çok dikkat çeker, yemezsiniz siz). Pazartesi uyandığımda burnuma barikat kurulmuş ve her uzvumu bağlamışçasına hareketlerimi ağırlaştıran bir tür sıkı yönetim ilan edilmişti vücudumda. Evde kalmalıydım, o halde işe gidemezdim. İlkokuldan beri sık sık yaptığım hasta numarasından sonra bensiz giden servisin ardından bakaren duyduğum vicdan azabına o kadar alışmışım ki, gerçekten hasta olduğumda bile hala huzursuz oluyorum, işe gitmedim diye. Bu huzursuzlukla beraber, çok sinirliyim bu aralar ama neye sinirlendiğimi de hatırlayamıyorum, asla. Unutuyorum. Unutkanlık zaten bu ülkede yaşamanın en önemli özelliği oldu. Toplumsal hafızamız zayıfmış ya, ben de bireysel olarak üstüme düşeni yapıyorum böylelikle. Bir şeylere sinirlendim işte… Evde oturmuş sinirli sinirli kitap okuyor, sonrasında da sinirli sinirli yazıyorum bunları. Birazdan da küfrederek yemek yiyeceğim, hastalık dinlemeden. Gerçi, üşengeçlik de yoğunlaştı bende. Hani tipik bunalım üşengeçliği. Bu yazıya son verip de yemek hazırlamıyorsam, ya da kapıyı açıp şu anda merdivenlerden gürültüyle çıkan komşulara ters ters bakmıyorsam da bu üşengeçlikten geliyor. Daha da fazla yazmak istemiyorum.

İmza: Huzursuz, Sinirli, Unutkan ve Üşengeç Adam (Yetmezmiş gibi grip, bir de).

Nasıl Oldu Da Mesele Etmedik Biz?

07 Ağustos 2008

Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta. Click to continue »

Balkonun Kapısını Açık Bırakmadım!

23 Temmuz 2008

Bugünlerde durgunlaştım yine. Hatta, elimdeki bulguları birleştirince, bunalımda olduğumu söyleyebilirdim ama eminim ki değilim, çünkü mutsuz değilim. Mutlu olduğum için mi rahatsızım, yoksa mutluluğumdan rahatsız olanlar yüzünden mi tedirginim; bilemiyorum. Çok garip, duygusal tecrübeler yaşatıyor bana bu sahte bunalım. Bunlardan en ilginciyse, sık sık yaşadığım yabancılaşmalar. Herhangi bir konuşmanın ortasında, araba kullanırken, merdivenleri çıkarken ve hatta hiçbir şey yapmadan dururken; bütün her şeyden sıyrılıp, yaptığım işi otomatik pilota devredip, kendimi ve içinde bulunduğum ortamı dışarıdan seyretmeye başlıyorum. Bununla da kalmayıp, her an, her şeyi sorgulamaya başlıyorum. Mesela; evliliğin, o akşam sevişeceğinizi akrabalar başta olmak üzere mümkün olduğunca fazla sayıda insana duyurmak olduğuna dair yüzeysel ve “fena” bir yargıya, uzun uzadıya düşündükten sonra varmış bulunuyorum ve bulunduğum yerin, “normal insanlarca”, yanlış yola saparak varılan “sapık” bir konum olarak görüldüğünü de gayet iyi biliyorum. Kısa bir mesafeyi yürüyecekken, içimden rastgele bir sayı seçip, her adımda bu sayıyı bir eksilterek ilerlerliyorum ve sıfırı bulursam moralim de sıfırlanıyor. Click to continue »