Gecenin bir saati, geçmiş ve geçecek bütün saatleri, masamda duran boş yoğurt kabıyla özdeleştirmişken başladım sayıklamaya. Sayıklamalarla beraber gelen, “camdan kafayı uzatıp da derin nefesler eşliğinde boğulma hissinden kurtulma” seansı ihtiyacı, beni pencereye yöneltti. Yoğurt kabı manzarasından sonra, uzun zamandır kafamı kaldırıp da bakmamış olmamın da etkisiyle, iyice karışık ve lüzumsuz geliyor bu garip şehrin görüntüsü. Basit, ama elimi uzattığımda dokunabileceğim bir yoğurt kabının görüntüsünü neden tercih ettiğimi hatırlıyorum. Kabı camdan fırlatsam içine düşeceği, çöplerden yaratılmış kargaşanın içinde onun ne kadar anlamsızlaşabileceğinin bilincine karşı, masanın üzerinde kendi halinde durmasına yüklediğim felsefi anlamlar… İçinin boş olması onu anlamsızlaştırmaktan ziyade, ona bir anlam katıyor. İnsanların birer yoğurt kabı bile olamamaları ne acı; o, boşluğunu apaçık gözler önüne sererken, biz, sürekli bizi kıymetli kılacak değerleri barındırdığımız palavrasını sıkıyoruz. Etrafındaki cehale prim vermeyen, hiçbir şey bilmediğinden başka bir şey bilmeyen bir çoban olmak istediğimi yineliyorum. Kimse duymuyor; istediğime de inanmazlardı zaten, kaybolmuşlar çöp yığınlarının arasında.
değer
...etikete göre gösteriliyor
Meseleler Yoktan Varolur Ama Varolanlar Yokolmaz
20 Eylül 2008Nasıl Oldu Da Mesele Etmedik Biz?
07 Ağustos 2008Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta. Click to continue »
Sembolik
21 Mart 2008Herkesin onu kullanmaya çalıştığı paranoyasına kapılmıştı. Durup değerlendirme yapmaya bile fırsat bulamadan kullanılıyordu. Çok korkaktı. Sesini çıkarmaya korkuyor, yanlış anlaşılacağı endişesi onu esir almış, bırakmıyordu. Kendi başına çözemeyeceğini çoktan kabullendiği bu sorunu aşmak için, yardım isteyebileceği kimsenin olmadığına da emindi. Bu çıkmazdan kurtulmanın en kısa yolunun ölüm olabileceğini düşünerek, kendini bir uçurumdan atıverdi. Yarıyolda vazgeçti. Bu sorun, varoluşunu amaçsız kılacak kadar büyük değildi. Yavaşça yere indi. Ayaklarının yere tam bastığını hissederek, yerçekimini daha da bir sevdi; az önce karşı gelmiş olsa da. Eve dönüş yolunda, içinden geçtiği ormandaki ağaçları tekmeledi. Ağaçlar, kendilerini uçurumdan attılar. Hiçbiri yere inemedi.
Termosifonda Sıcak Su Yokken
06 Ocak 2008Bir gün boyunca, kendini hırpalamak için yıpranmış ilişkileri telafi turlarından tutun, kışlık kıyafet alışverişi yapmaya ve sonunda ders çalışmaya kadar sayısız yorucu işe bulaşmışken; gece yarısı, bir ekonomik safsata paragrafının ortasında, tamamen psikolojik sebeplerle karnı acıktı. Kahramanımız, bütün öğünleri saatinde ve fazladan yarım porsiyonlarıyla beraber tüketmiş olduğunun bilinciyle kendini tutmak yerine, o anda canının istediğini yapmayı seçti. Kendisi bir ruh hastası olduğundan, buna benzer seçimler olağan hale gelmişti. Uykusuzdu ve eve de yetişmesi gerekiyordu ama psikolojik açlığı yanında bunlar teferruattı. İnternet üzerinden sipariş vermekte karar kıldıktan sonra garip bir web sitesinin menüleriyle boğuşurken, ertesi günden çaldığı saatlerde, elde vardı bir. Otuz lirayı tutturunca bedavaya gelen DVD, ancak bu kadar önem kazanabilirdi. Bir saatlik bekleyişin ardından gelen pizzaya saldırınca, acı gerçeği farketti: Uykusuzdu, eve geç kalmıştı, verimli ders çalışamamıştı ve en önemlisi, karnı aç değildi. Pizzanın bir yarısını zoraki de olsa mideye indirdikten ve yanlış DVD’yi getirdiği için pizzacıya küfür ettikten sonra eve gidip, İnternet’ten “uyku verimi” üzerine olan yazıları araştırdı. Uykuya ayrılan az ve dolayısıyla değerli zamanını, geriye kalanı verimli kullanmak için araştırma yapmaya harcayarak, büyük bir risk almıştı. Asgari uyku ihtiyacını isterse iki saat düşürebileceğini okumasıyla dayanılmaz bir hafifliğe kapılıp, kendini yatağa bıraktı. Kazandığı iki saati düşünerek yatakta heyecanla dönerken; yeni günün ortasına, dokuz saatten az kalmıştı. Click to continue »
İki Soru İşareti ve Bir Ünlem
25 Aralık 2007Ben bugün herkesin alıştığı ama benim nasılsa yabancı kalmış olduğum bir manzarayla tanıştım. Şimdiye kadar bugün gördüklerime sayısız defa bakmışımdır ama sadece bakmakla da kalmışım belli ki. Duyan da, on birinci boyutu falan keşfettiğimi sanacak. Çok alakasız bir şey geliyor, sıkı durun: Bugün, gençlerin sadece birbirlerini kesmek (!) için gittikleri mekânların varlığını keşfettim! İsim verdiğim zaman saldırı gibi gözükebileceğini düşündüğüm için, sadece, Kalamış’ta marinadaki herhangi bir mekânda buna şahit olduğumu söylemekle yetineceğim. İşin doğrusu, zaten orası dışında önceden gittiğim sadece bir yer daha var o bölgede. İnsanların, kapıdan içeri adımlarını attıkları anda onlarca kişinin kendilerini süzmeye başlaması gayet doğalmış gibi, yüzlerine en ufak bir “ne oluyor yahu” ifadesi bulaşmadan yürümeye devam etmeleri çok ilginç. Daha sonra bir yer seçip, onlar da diğerlerini “kesmeye” başlıyorlar ve laf olsun diye de fahiş fiyatlı bir içecek söylüyorlar. Bu safha da, en sonunda birisinin, herhangi bir bahaneyle, bir diğerinin masasına geçmesiyle sona eriyor.
Birkaç arkadaşıma bu keşfimden söz ettiğimdeyse, dumur nehrinde akıntıya ters yüzen bir balık gibi hissettim; bunun gayet doğal bir şey olduğunu ve her yerde yaşandığını söylediler. Şimdiye kadar, birbirlerini hiç tanımadan ve bir aracı olmadan tanışıp yakınlaşabilen insanları şanslı görürdüm; artık bu görüşümü sorgulamaya başladım. Acaba, ben mi azınlığım? Üstelik, masumiyetini kaybettiği için bu tanışma biçiminden de tiksinmeye başladım. Daha az gözlem yaparak yaşamak, daha mı iyi acaba?
Kertenkele
17 Ağustos 2007Siz de kertenkelelerin derilerinin parlaklığı yüzünden, gayet kuru olan ciltlerini ıslak zannedenlerden misiniz? Islak veya değil, çok hızlı hayvanlardır bu kertenkeleler. Öyle ki, başka bir savunma mekanizmaları yoktur. Oradan, “eh, kuyrukları kopuyor, kandırıyor düşmanları” diye ukalalık yapmaya çalışacaklar olacaktır ama bana bunlarla gelmeyin lütfen; bu devirde, kopan kuyruk numarasını kim yer ki? Gerçi kopan kuyruğun kendisini yiyenler vardır elbet. Zaten önüne gelen yemeğin kıymetini bilmezsen, hayatın boyunca aç kalırsın diye boşuna dememişler. O eski kıymet bilinci kalmadı artık. Aynı kıyafetle iki kere görününce ayıp mı oluyor nedir, herkes deli gibi saldırıyor tekstile. “Ye kürküm ye” demenin de mânâsı kalmadı yani bilin ki o kürk, ilk ve son gününü yaşıyor. Kişiliğimizi ceket yapıp giymişken, her tür absürdlük hoş gözükebiliyor. Birisi kertenkele derisi ayakkabılarla dolaşsa, ayıplanmak yerine daha da dikkat çekmez miydi sizce de?

