deli

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Tek Kuşla İki Taş Vurmak

Cumartesi, 28 Şubat 2009

İnternette gezerken, bir fıkra gördüm. Aklımda kaldığı kadarıyla, Türkçe’ye çevirip paylaşmak istedim:

Berberin biri, gelen müşterilerine çırağının ne kadar aptal olduğunu ispat etmek için bir eline 5 lira, diğerine de 1 lira alıp, çırağına bunlardan birini seçmesini istemiş. Hiç düşünmeden 1 lirayı tercih eden çırak, izleyenlerin “bu kadar da olmaz hakkaten, safa bak” ve benzeri aşağılamalarına maruz kalmış. Aralarından biri merakına dayanamayıp çırağı yanına çekmiş ve neden az parayı aldığını sormuş. Cevap çok basitmiş: “Bu numarayı herkese yapıyor. Eh, altın yumurtlayan tavuk kesilir mi hiç”!

Şovmen ruhlu berber ve sinsi çırağın hikayesi, hayatta benim de böyle saflıklar veya sinsilikler yapıp yapmadığımı sorgulamama neden oldu. İstediğim herşeyin kontrolünü elimde tutabiliyor muyum, yoksa bizim berber gibi odaklandığım işlerdeki heyecanım diğer mevzularda bana zarar mı veriyor? Diyelim ki zarar veriyor; peki ya, bu zararı önemsiyor muyum? Bunları esaslıca düşünmek için gereken sürede herhalde iki defa sonsuza dek sayabilirdim; geçmiş ve gelecek için… Bu yüzden de, fazla deşmedim. Muntazaman deliriyorum işte böyle.

Bir ÖSS Daha Geçti, Benim Aklım 2004′te

Pazartesi, 16 Haziran 2008

Annemlerin evindeki eski odamı karıştırırken bulduğum karalama defteri, ÖSS’ye hazırlanırken ne kadar zor bir dönemden geçtiğimi hatırlattı. Oynatmaya az kalmış ama ucuz kurtulmuşum sanırım. Okurken zaman zaman “eskiden ne aptalmışım” dedirten karamalarımdan bazı ilginç yerleri paylaşmak istedim:

Cafeye gitmeyeceğime yemin ettim, bugün tarihi bir gün: 22/12/03 (evde bilgisayar da yok, bunun yanında).

ÖZZ (öğrenciye zıçıp zıvama) sınavı dolayısıyla odama kapanmış bulunmaktayım, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.Yanıt vermezsem, hıncınızı kapıdan çıkarabilirsiniz. Miyav!

Benim boyum hala uzuyor mu yoksa artık enine mi gitmeye başladım? (Yaşa ÖZZ) Bana dokunmayan yılan burj al arab’da yaşasın.

Devam etmek için tıklayın »

Neden Sizce?

Çarşamba, 9 Nisan 2008

Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. Devam etmek için tıklayın »

Bir Obsesifin Hatır Sorgusu

Cumartesi, 8 Mart 2008

Günler sana yazacaklarımı planlayarak geçtiğinden, atacağım ilk elektronik posta biraz gecikti; kusura bakma. Yetmiş beşinci sınıf Amerikan (şimdi orada olduğundan, belki de örneğim daha zekice gözükür sana) filmlerinde yapılan “iğrenç bahane” esprisiyle girdiğim için özür dilerim ama aklım sen oraya gitmeden önceki gün başıma gelip, sonra senin peşinden gidip, takip eden üç haftanın sonunda ancak geri gelince, bahane bulmak zorlaşıyor açıkçası. Bu konuyla ilgili söyleyeceğim her şey, zaten lafın gelişinden dolayı bir bahane niteliği kazanacağından, karman çorman olan lafı da daha dolandırmadan, konumuza dönelim istersen? İstersem! Senin isteklerini binlerce kilometre öteden tahmin edebildiğimi düşünecek kadar da delirmedim. Gel gör ki, lafı da gidişine bırakıverebiliyorum, işte böyle. Gerçi görmek için gelmene de gerek yok, nasılsa bu bir elektronik posta; en azından, öyle olma yolunda.

Her ne kadar yüzsüz bir insan olsam da bu kadar uzun bir süre tek kelime konuşmadığım için kendimi suçlu hissediyorum ve senden özür diliyorum. Şaka bir yana, sırf gecenin bu saatinde canım sıkıldığı için, biraz da parmaklarıma egzersiz olsun diye, sana bu postayı gönderiyorum; sakın şımarma. Şımarma ama, seni şımartmak istemediğimi de sanma. Devam etmek için tıklayın »

Sessizce Delirenin Savunması

Perşembe, 3 Ocak 2008

Bugün kar yağdığında, sanki hâlâ lisedeymişim ve sokağımızdaki beyaz objeler, içine çöp doldurulmuş alışveriş poşetlerinden ibaret olmadığı anda okul tatil olacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Pek de gereksiz bir kardı. Neden yağdı bilmiyorum. Muhtemelen kendisi de bilmiyordur. Kar taneleri düşünemez. Güzel ve düşünemeyen her şeyi seven biz erkekler, pencereden, yağan karı seyretmeyi severiz. Dikkatinizi çekerim, yağışın adını “-i” hâlinde çekerek yapılan basit espriye yeni bir bakış açısı getirdim; böyle de gözünüze sokarım, çok kötü olduğu hâlde. Bizim sevgimizin, yüzüne krem sürebilip, bir de yediklerine az da olsa dikkat edebilenlerle sınırlı olmadığını kanıtlamaya çalışıyorum aslında. Erkekleri saygın gösterme cemiyetinin en halka karışmış üyesiyim ve size kimsenin okumadığı bir blogdan sesleniyorum; evet. Uydurduğum saçma durum komedisini çözmeye çalışarak okumaya devam ediyorsanız, yeni paragrafa atlamadan önce durun. Hızınızı alıp, öyle gelin. Devam etmek için tıklayın »