din

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Tepeden Bakan Kadın

Pazar, 28 Haziran 2009

Doğalgaz faturasındaki kırmızı yazıların önemini, o sabah soğuk suyla duş alırken kavradı. Su damlaları, uykudan yeni kalkmış bedenine birer iğne gibi batıyordu. Soğuktan mı yoksa sinirden mi olduğunu anlamadığı bir şekilde titriyordu. Onu titreten sinirleriyse, bari boşuna gitmesin diye kendi kendine küfür etti. Titremesi geçmemiş, ancak yüzündeki karıncalanma biraz olsun azalmıştı. Her ne kadar bir bahaneye bağladıysa da, küfürler ağzından kesik kesik, kendini tutamayıp da kusar gibi çıkmıştı. Sanki onu duyabilecek birileri varmış gibi tedirgin oldu. Yine aniden gelen bir taşkınlıkla, tırnaklarındaki kabarmış ojeyi biraz daha kemiriverdi.

Yüzünde bir ekşilik, omuzlarında da biraz çöküklük vardı. İki sene önce, karşı apartmanın altına dükkan açan terzi onu işe aldığında, ne kadar da heyecanlanmıştı oysa. Hayatın ona verdiği yegane ipucu, geri kalan yaşamında yakalaması gereken ip uçları da olsa mutluydu. Mutlu muydu? En azından bir baltaya sap olmuştu ya! Tepedeki keserin kaybolup, onu sadece bir sap olarak bırakacağını bilemezdi o zamanlar. Kimsenin amacı olmayı başaramamış, çok basit zevklerin aracı olma kaderinden kaçamamıştı. En azından, artık öyle hissediyordu.

Devam etmek için tıklayın »

Gelinim, Sana Söylüyorum; “Hadi Gidelim”!

Perşembe, 22 Ocak 2009

Yalan söylemeye başlamadan önce ne diyeceğini bildiğimiz biri daha geldi; parası birim, halkı gaz, gazı da zorbalıkla alır olmuş bir diğer ülkenin başına. Herhangi bir ülkeye düşman değilim, yoldan geçen adam olarak söylüyorum bunları. Gerçek olmuş bir “Hayvanlar Çiftliği” var karşımızda. Dünya daha bir kafes göründü şimdi, yirmili yaşlarımda. Üniversitede hiçbir şey yapmamış olmamın ezikliğiyle yazdıklarım değil bunlar, onlar çok başka. Sinir oluyorum ben sadece. “Obama başkan oldu, demek ki Amerika’da her şey mümkün”; oldu. Saf mısınız ki? Saf mı sandınız bizi yoksa? Macbook kullanıp, blog yazınca şeffaf olunmuyorsa, beyaz olanı siyah yapınca da ülke kalkınmaz. “Sen yıkıcı eleştiri yapıyorsun, onu seçmeselerdi de Bush’un devamı olan mı gelseydi”, demeyin sakın. Benim eleştirdiğim seçilen değil, verilen tepki. Polyanna kaç çocuk doğurdu bilmiyorum ama bütün bu yaygarayı yapanlarla illa ki akrabalığı vardır, bence. “Adam gibi adam” diye geleni bizim ülkede de gördük. Hepsi aynı: dinci, milliyetçi, radikal, amiral, yumurtacı, siyah, beyaz, naif, delikanlı, trend düşmanı, blog yazarı, kasımpaşalı, muhafazakar düşmanı, ergenekoncu, gecekonduya tapu veren soyguncu, gizli devrimci, devirdik taş bırakmayan bir kinci, vesaire. Issız Ada’m yerine Son Ada’yı aramaya devam edeceğim. Apolitik bir yer istiyorum, dili-dini farketmez.

Ellerini Başının Üstüne Koy

Perşembe, 27 Kasım 2008

Belediye seçimleri yaklaşıyor. Ülkemde bu sebeple olan bitenden acı duyduğum için, uzaklaşan seçim tarihleri istiyorum artık. Her geçen gün daha mantıklı işler yapmaları fena olmazdı. Koca koca tırlara kömürleri yükleyip, bizim istemediğimiz belediye başkanlarının reklamını, bizim paramızla yapmazlardı en basitinden. Seçim yardımı kısır döngüsünün ötesinde, başımızdakiler olan biteni bir polyanna filtresinden geçirmeden de kabullenebilip, halka sahte rahatlık sunmazlardı. Dini inanış gereği kafasına muz kabuğu bağlayanlar olabileceği gibi, bir parça tekstil koyanların da ayrımcılık görmeme hakkı olması bir yana; siyaset yapanların sözlerinde, “başı kapalı olan uzaya bile gider ki, süperler ki…” cümleleri bu kadar sahte durmazdı. Biri kendi süper “internet yasası”nın sonuçlarını unutup, “yuutuba bakın ya orada var” demez, taraflı medya kötüleme yarışına girmez, esnafımız sanal bir parayı kredi diye çekmez… Süper olurdu bence; kısacası.

Biri Bana Açıklasın

Cuma, 25 Nisan 2008

Kişisel blogumda politik konulara girmekten nefret etsem de, zaman zaman çok dolup, beni kafamı karıştıracak kadar bilgili birine danışmak yerine, kimseyi rahatsız etmeden bu köşede haykırmayı daha mantıklı buluyorum. Körü körüne destekten, boşvermişliğe giden yolun herhangi bir noktasından bağlandığım bir siyasi görüş, din ve hatta yaşam felsefesi bile yokken (bazıları bu cümleden sonra, “öl o zaman sen” diyor gerçi), bu konularda hiç fikrim olmadığını söylemek de yanlış olur tabii. Sahip olduğum az bilginin bile benim bir konuda dolmama yetmesiyse, herhangi bir normatif düşüncenin kurallarının körü körüne uygulanıp, insanların hayatının rezil edilmesi sonucu mümkün oluyor.

Bu uzun açıklamadan sonra, gelelim konumuza: “Baş örtüsü”; namı diğer, “türban” (ikisinin farklı şeyler olduğunu biliyorum aslında). Türbanı tartışmak moda oldu diye değil, beni son derece rahatsız eden bir (çok) görüntü üzerine sıralıyorum kelimelerimi. Tahmin edebileceğiniz gibi, bahsi geçen görüntü sağdaki. En katı kökten İslamcılardan tutun, Afrika dağlarında yaygın “gnhakira” dinine (salladım) mensup olanlara; başka dünyaya göç etmiş gnostiklerden, sokrates’e tapan agnostiklere; Maraş dondurmasını yerinde yemeyi sevenlerden, ona Frozen-Yoghurt diyenlere kadar, herkesin rahatsız olması gereken bir görüntü bu. Doğal olarak dünyayı sadece ailesinin gözlerinden gören; etrafındaki isyankâr kalabalığın ne istediğini veya istemediğini bile anlamadığı halde, sırf ailesi öyle söyledi diye elinde tuttuğu -ve muhtemelen okuyamadığı- pankartı gururla taşıyan bir ufaklık. Bu kadar rezillik ve düşünce sömürüsü yetmiyormuş gibi, fazladan yaptıkları duygu sömürüsünün kahramanı bir çocuk! Kendi özgür iradeleriyle kapadıkları kafalarını çalıştırıp, seçme şansı olmayan bir çocuğun bu gösteride yer almasının ne kadar ironik olduğunu düşünmeleri şöyle dursun,  üzerinde ne yazarsa yazsın, koskoca bir pankartı taşıyan şu ufaklığa acımaz mı kimse?

Üç Bağımsız Paragraf

Salı, 1 Ocak 2008

Nokta, doğru ve küme gibi sanal terimlerin tanımlarının yapılamamış olmasına kafayı takmış durumdayım. Düzenli olarak internetteki ansiklopedilerden tanımları inceliyorum. Tanımı olmayan bir şey üzerinde insanlar nasıl ortak bir görüşe sahip olabilirler? Çözemediğim her şeyden nefret ediyorum.

Hayatım boyunca, dinlerin insanları kısıtladığına inanmışken, insanların dinleri kısıtladığı yönünde şüphelenmeye başladım. Sorunlara çözüm aramak yerine, işimizi gören çözümlerde sorun arayarak zaman mı kaybediyorum? Çok düşündüm ama işin içinden çıkamadım. Devam etmek için tıklayın »