film

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Türkçe Seçmeler

03 Kasım 2008

Eski Reklamlar – Burada toplanmış çok iyi bir eski Türkçe reklam arşivi var. Bir göz atın derim.

İstanbul – Veysel Gençten’in bu şehri çok iyi ifade eden çalışmasını izlemeden geçmeyin sakın.

Mustafa – Çok konuşulan filmin tanıtımı için web sitesine göz atmalısınız.

Kelimelerin Soyağacı – Çeşitli kaynaklardan pek çok kelimenin soyağacı araştırılıyor ve detaylı olarak açıklanıyor bu blogda.

Öğren.tv – Bilgisayarla ilgili pek çok konuda hazırlanmış video öğretilerle, ilginizi çeken bir konuda kendinizi geliştirebilirsiniz.

Lusid Rüya Görme Rehberi – Garip ve gerçek değil ama gerçek gibi. Öyle.

Bitki Çayları – Bitki çayı hazırlama rehberi buldum. Belki meraklısı vardır.

İlk5 – “Yaşamın Listesi” sloganıyla, top5 listeleri yayınlıyorlar. İlginç listeler mevcut. Bir göz atmalı.

Dandikmail – Mailinator benzeri, gereksiz sitelere kayıtta kullanılabilecek geçici eposta adresleri veren bir site.

Hız Testi – Dakikada kaç kelime yazbiliyorsunuz? Ben, ilkokul üçten beri bilgisayar kullanan ben, sadece 43 kelimede kaldım. Ama birisi okusa rahat 60′ı geçeceğime inanıyorum. Gururluyum.

Mitoloji – Mitoloji meraklıları için iyi bir kaynak.

Empati

30 Mayıs 2008

Empati (kapak)"Olasılıksız’ın Yazarı Adam Fawer’dan" ibaresi, kitabın adından daha büyük yazılmış olduğundan, çekinerek aldığım bu kitap hakkında biraz yazmak istedim (evet, uzatmadan da başlayacağım hatta). Kitabın dış görünüşü, yazarı (en azından, bence) gereğinden (!) fazla meşhur eden ilk romanı, "Olasılıksız"ın, renklendirilmiş bir kopyası gibi. Beyaz, sade bir kabuğun üzerinde, rastgele saçılmış (daha sonradan, empatiyi temsil edeceklerini öğrendiğimiz) birkaç renk damlası ve bu cümbüşün tam ortasında konumlandırılmış "Empati" başlığı ile, onun biraz altında, yazarın adı. Şimdiye kadar saydığım her özelliğini itici bulduğum kitabı, artık süpermarketlerde bile satılmasının da getirdiği küçümsemeyle (biraz burnum havada, evet), bir süre okumadan beklettim. Baş ucumda, "bir açıp baksan aslında, neler bulacaksın içimde" dermiş gibi bekleyen kitabı birkaç gün önce açtım ve "Olasılıksız" kadar olmasa da, içinde geçen gerçek temelli ama sahte bilim ve felsefe dünyasına kendimi kaptırıp, kısa zamanda bitirdim.

Sınavlar Bitti, Ben Uyandım

22 Ocak 2008

Asgari çalışmayla azami notu hedefleyerek, geceleri James Bond filmleri izleyerek, gündüzleri de fotokopi peşinde koşup vicdanımızı rahatlatarak geçirdiğimiz zorlu (!) haftalar sona erdi. Bir yanıp bir sönen mütereddit bir floresanın sonunda çöp olacağını bilmeyişine benzer bir gaflet içinde olsak da, dengesiz tempomuz sonucu ortaya çıkabilecek kötü bir sonucu, bir dizi, şansımızın yaver gittiği olay yardımıyla atlatıp, giriverdik tatile. Bahsettiklerim, bütün yarışı önde götürüp, son düzlüğün başında çay molası veren atletlerin, bitişin son düzlüğün on metre gerisine taşındığını ve dolayısıyla birinci olduklarını öğrenmeleri gibi bir dizi olay; daha saçma bir örnek veremezdim ama düzgün anlatsaydım da bundan daha açıklayıcı olamazdı işte. Click to continue »

Bugün Bayram; Hiç Yatmayın Çocuklar

20 Aralık 2007

Yeni bloguma ilk yazıyı yazacak olmanın heyecanıyla biraz saçmalarsam mazur görün. Tabii saatin de bunda etkisi olabilir. Gerçi güneş doğmadan birkaç saat öncesini benimsediğimi bile söyleyebilirim, ne de olsa son zamanlarda Yırtık Not Defteri’ne ve Kimse Beni Okumuyor’a yazdığım yazıların çoğunu bu zamanlarda tasarlıyorum. Sanki herkes uyurken yazdığım yazılarda değişik bir bakış açısına kavuşacakmışım gibi geliyor. Biliyorum, sadece gece kulüplerindekileri saysak bile yeni bir şehir kurmaya yetecek kadar, ayık olmasa da, uyanık insan vardır şu an İstanbul’da ama bu benim dünyam işte*. Bayramın ilk gününe, bir belgesel ve ardından da Disturbia adlı bir gerilim filmi izleyerek girdim. Belgesel; National Geographic’in, denizin dipleri hakkında çektiği çok ilginç bir yapımdı. Dünyanın yüzde yetmiş beşinin denizlerle kaplı olduğunu herkes bilir ama Click to continue »

Kafası Karışmış Genç

08 Mayıs 2007

Hayatımın saçmasapan bir döngüden ibaret olduğu teorisini yeniden ciddiye almaya başladığım bir dönemde hayatıma giren bir kıza olan alışılagelmiş kısa dönemli aşırı ilgim ve ardından gelen kopuk ve soğuk ilişki, endişelerimi doğrular nitelikte. Acaba o vak’adan sonra (sonra dedirtecek bir gelişmeyi müjdeleyemesem de, eskisine göre daha iyiyim) bir daha aşık olamayacak mıyım? Bu döngüden kurtulmak için kendimi müziğe ve kitaplara adamış durumdayım. Şaka gibi; benim gibi aşka aşık adamı bile ilişkilerden soğutan etken ne acaba… Her neyse, bunlar hakkında yazmaktan sıkıldım zaten. Arada okul bile kaynıyor bu gidişte. Neler olacağını zaman gösterecek ve YND’de buna sık sık değineceğim tabii ki. Buraya yazdıklarım genelde daha az duygusal içerikte olacak ve geyik yapma ihtimalim de haliyle daha fazla olacak. Araya, ikinci yazımda olduğu gibi, kitap veya film yorumları da sıkıştırabilirim çünkü bu konuda da kendimi geliştirmem gerekiyor. Okuması pek zevkli değil belki ama… kimi kandırıyorum; yazması da okuması kadar sıkıcı!

Demirciköy’deyim ve bizi sahibi olarak seçen kedimizin bahçede dünyanın en önemli işini yapmasını, kendini temizlemesini boş boş izliyorum. Kedi demişken, kedilerin kafalarının sığabileceği her delikten geçebileceğini biliyor muydunuz? Kendilerine tapan ve tevazuya zıtlıklarıyla ikonlaşan bu hayvanlara hep hayran olmuşumdur. Bizimkisi ise tamamen ayrı bir araştırma konusu. Kesinlikle tırmalama, miyavlama, tıslama vesaire kedilere has davranışlardan arınmış ama kendini bir şekilde sevdirtmeyen ve her nasılsa kendine hayran bırakmayı da bilen bir acayip kedi. Neyse… Kedilerden bahsetmeye başlarsam bu sefer herkesin bildiği şeyleri defalarca yazıp, bu yazının okunabilirliğini düşürmekten başka bir iş yapmış olmayacağım. Yazıya yabancılaştım bile, nitekim.

Bu aralar erken seçimin etkisiyle herkesin diline yapışmış “hangi partiye oy vereceksin” sorusuna mükemmel cevabı arayışım devam ederken, bazı aklından şüphe ettiklerimin saçma cevapları da zaman zaman sinir krizlerime sebep oluşturuyor. Bilirsiniz, kolay kolay sinirlenmem ama olan bitene yönelik yaklaşımın öylesine safça ve içi boş olduğu anlar oluyor ki, elime kocaman bir AKP simgesi geçirip, kafalarında parçalamak istiyorum. Vahşileşiyorum muntazaman. Bir insan sırf benimkilerle zıt görüşler taşıyan bir partiye oy verecek diye sinirlenmeyecek kadar makul bir insan olmama rağmen, mesele oy verme sebeplerine gelince aldığım bazı yanıtlar, mantığın sınırlarını çoktan yıkıp geçmiş ve kendi gerzek denklemleri içinde anlam bulmuş oluyor. Bunlardan en sık karşılaştığım ve dolayısıyla en çok nefret ettiğimi sizlerle paylaşayım ki, karşıma çıkma ihtimali biraz daha azalsın; kimse kafasında ampul kırmamı istemez, değil mi? AKP’ye oy vermek için insanlar çeşitli bahanelere sahipler ama başka bir partiye nefretten dolayı oy vermek de ne oluyor? Yok Baykal’a oy versek ne değişecekmiş, yok DSP’ye zaten kimse oy vermiyormuş, solda birleşme olsa işe yaramazmış… Kusura bakmayın ama, tümden gelimle oy vereceği partiyi belirleyen zihniyete en ufak bir saygım yok. Oy vereceği partinin iyi yönetilmediğini düşünüp de, tamamen zıt görüşteki bir partiye oy vermek de nesi? Bu bir kişilik bozukluğu ve tamamen aşağılıkça. Bir de benimle yaşıt veya bir kaç yaş büyük olanların, en küçük bir siyasi geçmiş bilgisi kırıntısından mahrum, ondan bundan duyduklarıyla kendilerine görüş yaratmalarına ayrıca sinir oluyorum. Hesapta sakin bir adamım; kendi yağımızda kavruluyoruz işte, kimseye zarar vermeden. Tabii ki ampul konusunda ciddi değildim!

Karnım aç! Annemlerin yokluğunda geçirdiğim günlere bir yenisini Demirciköy’de eklemek gibi eğlenceli gözüken bir süreci rezil edebilecek şey nedir? Tabii ki, evdeki yiyecek kırıntılarının bile sayılı olması. Üç kereviz parçası ve bol ekmekle hayatta kalmaya çalışıyorum; buzdolabının üzerinden bana gülümseyen Domino’s çıkartmasına (bunlara sticker diyenlere de sinir olurum bu arada) inat. Kedinin maması da güzel kokuyor, balıklı balıklı… o kadar da değil tabii. Günün diyeti, sabahki muzlu süt, üç bardak kahve, kereviz suyuna bandırılmış ekmek ve bir tane çikolatalı gofretten oluşuyor. Ha bir de depoda bulduğum beş aylık patates cipsi var! Dolaptaki süzme yoğurt ve baharatlarla bir sos yapmayı becerebilirsem, yenebilir hâle gelebileceğinden eminim. Zayıflamak için yemek yemekten vazgeçen mankenlere empati kurmama az kaldı. Dominosun’ telefonu kaçtı…

Kesinlikle izlemem gerekenler listesinden üç filmi daha bu gün izlemeyi planlıyorum. İnsanın tamamen kendine ayırdığı o günlerden biri ve pizza yiyip film seyretmek dışında yapacak bir şey bulamıyorum. O kadar mükemmelim ki, kendime ayırdığım günde geliştirebileceğim bir özellik bulamıyorum… hahaha… biraz mütevazı olmayı öğrenmekle başlayabilirim belki. En iyisi, koşu bandının motorunu zorlayıp yüzümdeki, sürdüğüm ilaçlardan etkilenmeyen, şu salak yara için bir daha doktora gitmek. Daha fazla yapılacakları uzatmamalıyım yoksa gün yetmeyecek. Uzatmamam gereken bir şey daha varsa, o da bu yazı herhalde. Telefondaki uzun ve soğuk bir konuşmanın ardından zamanı iyice katletmiş olmanın hüznüyle son noktamı vuruyorum; evet.