kedi

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Eğlendim Biraz

Cuma, 29 Şubat 2008

Belki şehre canayakın bir kedi gelir diye umdum, şımardım ve küsüverdim anneme. Sinemaya gidecektik oysa; kedileri de almazlar ki içeri, yazı var kocaman. Biz de ormana gideriz artık, kedi avlanır, ben de akdeniz ikliminin tadını çıkarırım. O avlanır ama ben, avlanmak bir yana, yemek yapmayı bile bilmiyorum aslında; tut ki karnım acıktı, tek yiyeceğim, aynı zamanda tek arkadaşım olan kedim. Oysa ki eskiden saz fabrikam vardı, ırmağın yanında. Tüm şehir orada takılırdık. Çakıl taşlarıyla bir-iki laflar, sonra da onları suda sektirmeye çalışırdık. Gerçi, sen anlamazsın bu tür zevkleri, sen başkasın. Anlıyor musun? Anlamadığını biliyorum, lafın gelişi sormuştum. Bütün gün somurtacağına, biraz gülümse bari. Hadi, gülümse; ne kaybedersin? Gülümsemezsen şerefsizsin.

Pizza Sarayı

Pazartesi, 4 Şubat 2008

“Beni kovalayan bayat yaşanmışlıklar” ya da “ne kadar yuvarlansa da kapağını bulamayacak bir tencere” değil; bu sefer farklı, anlatmak istediklerim. Anlatmaya çalışırken, en uzun yolu seçip, nadir duraklarında silkeleyeceğim okuyanları. Okumaktan sıkılmanın bir sonucu da değil, yazının kısıtlı alanında rahat edemeyip, yer değiştirme ihtiyacı uzaklaştıracaktır sizi. Baskı altında, herhangi bir şey hissetmek kötüdür. Baskı altındayken, baskı altında hissetmekse daha da kötü. Patates baskısına kurban gitmiş bir sebzenin boyaya batırılmış bir yüzü gibi çirkin ve ezik bırakır insanı. Tanımımı okuyan, onu, bir seri katilin, cinayetlerine bulduğu kılıf olarak bile algılayabilir ama benim tek amacım, saçma kelime oyunlarım. Yeryüzündeki baskıdan sıkılıp, gökyüzüne kaçtım; ancak yere düşünce başlarım, düşünerek hareket etmeye. Devam etmek için tıklayın »

Sınavlar Bitti, Ben Uyandım

Salı, 22 Ocak 2008

Asgari çalışmayla azami notu hedefleyerek, geceleri James Bond filmleri izleyerek, gündüzleri de fotokopi peşinde koşup vicdanımızı rahatlatarak geçirdiğimiz zorlu (!) haftalar sona erdi. Bir yanıp bir sönen mütereddit bir floresanın sonunda çöp olacağını bilmeyişine benzer bir gaflet içinde olsak da, dengesiz tempomuz sonucu ortaya çıkabilecek kötü bir sonucu, bir dizi, şansımızın yaver gittiği olay yardımıyla atlatıp, giriverdik tatile. Bahsettiklerim, bütün yarışı önde götürüp, son düzlüğün başında çay molası veren atletlerin, bitişin son düzlüğün on metre gerisine taşındığını ve dolayısıyla birinci olduklarını öğrenmeleri gibi bir dizi olay; daha saçma bir örnek veremezdim ama düzgün anlatsaydım da bundan daha açıklayıcı olamazdı işte. Devam etmek için tıklayın »

Yaz Akşamı Parodisi

Pazar, 9 Eylül 2007

En iyi oynadığın oyunu, hatta kendini bile kaybetmişsin ve aramaya nereden başlayacağını bilmiyorsun. Benim için boş bir sokak düşleyin; bir futbol topu, onunla oynayan çocuklar, topun kırabileceği bir pencere, evden çocukların üstüne terlik fırlatacak sinirli bir ihtiyar, yan komşu, onun kızı, apartmanlar, çöp tenekeleri veya sokak kedileri bile olmasın, ama yine de sokak olsun orası. Şimdi bunu bir insana uyarlayın; gerisini ben getiremeyeceğim.

İpi kopunca elinde kalakalmış bir tasma sapı gibi taşıdığın, beyninden sarkan yarım kalmış duygular birer ipucu mudur acaba? Araştırmaya değer bulup da kurcalayınca birini, bulunduğum yer bana acı vermekten öteye gidemedi. Anladım ki, basit bir duygusal kaşıntı değildi bu. Loş köşe başlarında, yüksek bahşiş hedefine ulaşmak için her an atılmaya hazır garsonların bekleştiği ama dandik otuz yedi ekran televizyondan seyredilen maçlarda konuk takıma avaz avaz küfredilebildiği, en az benim kadar kimliği kayıp ve garip bir mekândaydım. Yarım kalmış duygularımdan oraya giderken seçtiğimin temelindeki anım canlanıverdi aklımda:O gidecekti ve bir daha göremeyecektik birbirimizi ama ben o köşebaşlarından birine kurulmuş maç seyretmeyi yeğliyordum. O sırada gözlerime bakan, düşünceli olduğumu söylerdi. Aslında ne düşünebiliyor, ne de maçı seyredebiliyordum. Skoru sorsan düşünür, ne düşündüğümü sorsan geçiştirmek uğruna belki de skoru söyleyiverirdim.

Belki de bu, beynimin bir kısmının tekrar çalışmak için bir uyarıcıya muhtaç kaldığı, kurtulması kolay bir bunalımdı. Elimin ufak bir hareketiyle yanımda biten garsondan yine de sadece soğuk su istedim. Soğuk suyun mideme akmasıyla beynime süzülen yaşama hissinin beni canlandırıverdiği zamanda boş kalan gözlerim, asi bir tavırla etrafı süzdü durdu. Böyle denemelerle, yarım kalmış herhangi bir şeyi tamamlayamayacaktım; hayır.

İnat Kediyi Övdürdü

Cuma, 22 Haziran 2007

Dışarıdaki çimenlere bakıp, her birinin üzerine düşen bir parça güneş ışığı ve birkaç damla suyla nasıl hayatta kaldığını merak edip, buna kendimce açıklamalar bulduğum o boş zamanlarımdan birindeyim. Küçük beyinlerini, o minik sinir yığınının zar zor kaldırabileceği lüzumsuz görevlerle doldurup, bir de üstüne adam akıllı bir iş yapıyormuşçasına “çok meşgulüm; hiç bir işe yetişemiyorum” diye dırdır edenlerin hiçbirinin dünya için gereksiz olduklarını yaptıkları bu mastürbasyonla saklamaya çalışan bir avuç acınası kenar süsü olmaktan öteye gidemediğini bildiğimden; boş işlerle uğraştığımın altını çizmekten hiç çekinmemişimdir. Hayatın zaten anlamsız olan boşluklarına bir de acı ekleyen her duygudan uzak; sadece çimenler ve ben. Saçlarım da uymuş onlara, rüzgârda aynı ritmi tutturmuş, sallanıyorlar işte. Telefon denilen ve artık bir tek totosundan duman çıkarma kabiliyeti eksik kalan garip şey kapalı, televizyonsa sesi kısılmış olarak, oturma odasındaki hayaletlere hitab ediyor. Biraz hareket olsun diye kapatamıyorum aptal kutusunu bir türlü… Yoksa siz, sadece ses olsun diye açık bırakanlardan mısınız? Ben de öyle olsaydım bile sesten yana bu kadın programları kuşağında pek şansım olacağını sanmıyorum.

Demirciköy’de hava yirmi santigrat derece. Şu son söylediğim cümlenin de kalıbına sinir oluyorum: Neden derece önce söylenmez ki? Her neyse… Bunun üzerinde uzun uzadıya düşünüp bir sonuca varamadığım bir boş zamanımı hatırlayıverdim. Bir daha iştigaline lüzum yok kuzum. O değil de, aşk her şeyi affeder mi? Nereden mi çıktı? Çok açık: Aldatan bir eşin tipik hareketlerini görüyorum karşı komşumuzda. Nedense taktım kafaya. Arabayla iki kişi gelip garajda indirmeler, eşi tatildeyken eve uğramamalar, hizmetçiyle samimi pozlar falan… Bana ne canım. Kafamı çevirip yine çimenlere dalayım. Bak; bir kaldırdım kafayı, hemen tiksiniverdim hayattan yine! Çimen… Çimen… Hava yirmi dereceyken, çimenler daha bir yeşil oluyorlar. Yazın kuruluğu bastırınca pek havaları kalmıyor; soluveriyor klorofilleri. Kahretsin ya, bu adam yine dikkatimi çekmeyi başardı. Hayır, erkeklere ilgi duymaya falan başlamadım; hareketleri bir görseniz, ne demek istediğimi anlardınız. Adam yazın sıcağında, yanındaki hanımın başına güneş geçmesin diye olacak, şemsiye açtı! Öyle güneş şemsiyesi falan da değil; bildiğin, açılınca “fşırdak” sesi çıkartan yağmur şemsiyesi. Seslice öksürüverdim, adımlarını hızlandırdı. Salak gibi uğraşıyorum işte. Köy kahvesinde en ayakaltı masaya oturmuş, ona buna laf atan köy delisinden farksızım. Çok rahatsız oldum bu düşünceyle.

Bizim sitenin yavşak kedisi geldi yemek dilenmeye başladı. Yavşak dediğime bakmayın, pek bir sosyetiktir kendisi. Gerçi yavşak olmayan sosyete mi kaldı… Ne dedim lan ben?! “Nerde o eski sosyete” deseydim bir de, tam olacaktı. Saçmalıyorum muntazaman. Neyse işte, diyeceğim, yemek seçer bu kedi. Viskısı koymadın mı önüne, burun kıvırıverir. Ciğer bile yemez bu mutant. Viskıs da viskıs (haa, evet, whiskas… kapa çeneni). Ne koyuyorlarsa içine bu meredin. Mahallede becermedik dişi kedi de bırakmadı, 100 çocuğu var. Viagra gibi bir etkisi olmasından kıllanıyorum.

O kadar boş kalmışım ki, facebook’ta bile mesaj atmadık kimse kalmamış. O telefon işlevini sekseninci sırada bırakmış meredi kapayabildiğim kadar kolay bırakamıyorum bunu. Neden, bilmiyorum. Tanımadığım veya az samimi olduğum insanlarla muhabbet etmeye bayılıyorum ya, ondan herhalde. Bir kırk kişiye daha mesaj attım yaklaşık, onundan da cevap gelmiş:

Fena değil… Onlara cevap yazarken zaten zaman akıverir. Bir saat sonra da evden çıkarım herhalde, Çamyuva’ya gitmek üzere. Sekiz gün sonra bitecek bir rüyaya dalıveriyoruz.

Bunlara da Bakın

Cuma, 1 Haziran 2007

New and Improved Stereotypes adlı blogda, insanların kafalarında hep varolan aptal önyargılar abartılarak, komik karikatürlerle süslenmiş.

Cats of the World‘de ise, dünyanın değişik yerlerinden kedilerin fotoğrafları toplanmış.

Old Grandma Hardcore ise, oyun oynamayı çok seven bir anne annenin (!) maceralarını (!!) anlatıyor.

(18+ Rahatsız Edici İçerik) Hardley Surton; Woman with Wine, Babes with Books, Tea Birds ve Sleeping Cuties adlı dört ayrı blogda sırasıyla elinde şarap tutan, kitap okuyan, çay içen ve uyuyan kızların fotoğraflarını toplamış. Bazıları iğrenç bir görüntü oluştursa da, bu tür değişik bi çalışmaya yer ayırmadan geçemedim. Ayrıca burada da sanatçının (!) flickr fotoğrafları var. (Önemli: Bazı fotoğraflar rahatsız edici olabilir. Blogger’da rastgele gezinirken rastladığım bu çalışmaları gördükten sonra ruh halinizde oluşabilecek herhangi bir dalgalanma için sorumluluk kabul etmem)

Catcro ise, sizi güldürmesi muhtemel bir sürü kedi resmiyle dolu. Alt tarafta yer alan “older posts” tuşuyla daha önceki fotoğrafları da görebilirsiniz.

Mos Way Sunrise, gün doğumlarını sevenler için mükemmel bir arşiv.

Geekflatgeek tarzında dekore edilmiş bir dairenin fotoğrafları

Bunun benzeri listelerimi daha sonra sık sık göreceksiniz. Şimdilik yeter bu kadar…

Kafası Karışmış Genç

Salı, 8 Mayıs 2007

Hayatımın saçmasapan bir döngüden ibaret olduğu teorisini yeniden ciddiye almaya başladığım bir dönemde hayatıma giren bir kıza olan alışılagelmiş kısa dönemli aşırı ilgim ve ardından gelen kopuk ve soğuk ilişki, endişelerimi doğrular nitelikte. Acaba o vak’adan sonra (sonra dedirtecek bir gelişmeyi müjdeleyemesem de, eskisine göre daha iyiyim) bir daha aşık olamayacak mıyım? Bu döngüden kurtulmak için kendimi müziğe ve kitaplara adamış durumdayım. Şaka gibi; benim gibi aşka aşık adamı bile ilişkilerden soğutan etken ne acaba… Her neyse, bunlar hakkında yazmaktan sıkıldım zaten. Arada okul bile kaynıyor bu gidişte. Neler olacağını zaman gösterecek ve YND’de buna sık sık değineceğim tabii ki. Buraya yazdıklarım genelde daha az duygusal içerikte olacak ve geyik yapma ihtimalim de haliyle daha fazla olacak. Araya, ikinci yazımda olduğu gibi, kitap veya film yorumları da sıkıştırabilirim çünkü bu konuda da kendimi geliştirmem gerekiyor. Okuması pek zevkli değil belki ama… kimi kandırıyorum; yazması da okuması kadar sıkıcı!

Demirciköy’deyim ve bizi sahibi olarak seçen kedimizin bahçede dünyanın en önemli işini yapmasını, kendini temizlemesini boş boş izliyorum. Kedi demişken, kedilerin kafalarının sığabileceği her delikten geçebileceğini biliyor muydunuz? Kendilerine tapan ve tevazuya zıtlıklarıyla ikonlaşan bu hayvanlara hep hayran olmuşumdur. Bizimkisi ise tamamen ayrı bir araştırma konusu. Kesinlikle tırmalama, miyavlama, tıslama vesaire kedilere has davranışlardan arınmış ama kendini bir şekilde sevdirtmeyen ve her nasılsa kendine hayran bırakmayı da bilen bir acayip kedi. Neyse… Kedilerden bahsetmeye başlarsam bu sefer herkesin bildiği şeyleri defalarca yazıp, bu yazının okunabilirliğini düşürmekten başka bir iş yapmış olmayacağım. Yazıya yabancılaştım bile, nitekim.

Bu aralar erken seçimin etkisiyle herkesin diline yapışmış “hangi partiye oy vereceksin” sorusuna mükemmel cevabı arayışım devam ederken, bazı aklından şüphe ettiklerimin saçma cevapları da zaman zaman sinir krizlerime sebep oluşturuyor. Bilirsiniz, kolay kolay sinirlenmem ama olan bitene yönelik yaklaşımın öylesine safça ve içi boş olduğu anlar oluyor ki, elime kocaman bir AKP simgesi geçirip, kafalarında parçalamak istiyorum. Vahşileşiyorum muntazaman. Bir insan sırf benimkilerle zıt görüşler taşıyan bir partiye oy verecek diye sinirlenmeyecek kadar makul bir insan olmama rağmen, mesele oy verme sebeplerine gelince aldığım bazı yanıtlar, mantığın sınırlarını çoktan yıkıp geçmiş ve kendi gerzek denklemleri içinde anlam bulmuş oluyor. Bunlardan en sık karşılaştığım ve dolayısıyla en çok nefret ettiğimi sizlerle paylaşayım ki, karşıma çıkma ihtimali biraz daha azalsın; kimse kafasında ampul kırmamı istemez, değil mi? AKP’ye oy vermek için insanlar çeşitli bahanelere sahipler ama başka bir partiye nefretten dolayı oy vermek de ne oluyor? Yok Baykal’a oy versek ne değişecekmiş, yok DSP’ye zaten kimse oy vermiyormuş, solda birleşme olsa işe yaramazmış… Kusura bakmayın ama, tümden gelimle oy vereceği partiyi belirleyen zihniyete en ufak bir saygım yok. Oy vereceği partinin iyi yönetilmediğini düşünüp de, tamamen zıt görüşteki bir partiye oy vermek de nesi? Bu bir kişilik bozukluğu ve tamamen aşağılıkça. Bir de benimle yaşıt veya bir kaç yaş büyük olanların, en küçük bir siyasi geçmiş bilgisi kırıntısından mahrum, ondan bundan duyduklarıyla kendilerine görüş yaratmalarına ayrıca sinir oluyorum. Hesapta sakin bir adamım; kendi yağımızda kavruluyoruz işte, kimseye zarar vermeden. Tabii ki ampul konusunda ciddi değildim!

Karnım aç! Annemlerin yokluğunda geçirdiğim günlere bir yenisini Demirciköy’de eklemek gibi eğlenceli gözüken bir süreci rezil edebilecek şey nedir? Tabii ki, evdeki yiyecek kırıntılarının bile sayılı olması. Üç kereviz parçası ve bol ekmekle hayatta kalmaya çalışıyorum; buzdolabının üzerinden bana gülümseyen Domino’s çıkartmasına (bunlara sticker diyenlere de sinir olurum bu arada) inat. Kedinin maması da güzel kokuyor, balıklı balıklı… o kadar da değil tabii. Günün diyeti, sabahki muzlu süt, üç bardak kahve, kereviz suyuna bandırılmış ekmek ve bir tane çikolatalı gofretten oluşuyor. Ha bir de depoda bulduğum beş aylık patates cipsi var! Dolaptaki süzme yoğurt ve baharatlarla bir sos yapmayı becerebilirsem, yenebilir hâle gelebileceğinden eminim. Zayıflamak için yemek yemekten vazgeçen mankenlere empati kurmama az kaldı. Dominosun’ telefonu kaçtı…

Kesinlikle izlemem gerekenler listesinden üç filmi daha bu gün izlemeyi planlıyorum. İnsanın tamamen kendine ayırdığı o günlerden biri ve pizza yiyip film seyretmek dışında yapacak bir şey bulamıyorum. O kadar mükemmelim ki, kendime ayırdığım günde geliştirebileceğim bir özellik bulamıyorum… hahaha… biraz mütevazı olmayı öğrenmekle başlayabilirim belki. En iyisi, koşu bandının motorunu zorlayıp yüzümdeki, sürdüğüm ilaçlardan etkilenmeyen, şu salak yara için bir daha doktora gitmek. Daha fazla yapılacakları uzatmamalıyım yoksa gün yetmeyecek. Uzatmamam gereken bir şey daha varsa, o da bu yazı herhalde. Telefondaki uzun ve soğuk bir konuşmanın ardından zamanı iyice katletmiş olmanın hüznüyle son noktamı vuruyorum; evet.