politika

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Tepeden Bakan Kadın

28 Haziran 2009

Doğalgaz faturasındaki kırmızı yazıların önemini, o sabah soğuk suyla duş alırken kavradı. Su damlaları, uykudan yeni kalkmış bedenine birer iğne gibi batıyordu. Soğuktan mı yoksa sinirden mi olduğunu anlamadığı bir şekilde titriyordu. Onu titreten sinirleriyse, bari boşuna gitmesin diye kendi kendine küfür etti. Titremesi geçmemiş, ancak yüzündeki karıncalanma biraz olsun azalmıştı. Her ne kadar bir bahaneye bağladıysa da, küfürler ağzından kesik kesik, kendini tutamayıp da kusar gibi çıkmıştı. Sanki onu duyabilecek birileri varmış gibi tedirgin oldu. Yine aniden gelen bir taşkınlıkla, tırnaklarındaki kabarmış ojeyi biraz daha kemiriverdi.

Yüzünde bir ekşilik, omuzlarında da biraz çöküklük vardı. İki sene önce, karşı apartmanın altına dükkan açan terzi onu işe aldığında, ne kadar da heyecanlanmıştı oysa. Hayatın ona verdiği yegane ipucu, geri kalan yaşamında yakalaması gereken ip uçları da olsa mutluydu. Mutlu muydu? En azından bir baltaya sap olmuştu ya! Tepedeki keserin kaybolup, onu sadece bir sap olarak bırakacağını bilemezdi o zamanlar. Kimsenin amacı olmayı başaramamış, çok basit zevklerin aracı olma kaderinden kaçamamıştı. En azından, artık öyle hissediyordu.

Click to continue »

Darwin Ödülleri

12 Mart 2009

Darwin Awards diye bir sitenin varlığını bilmeseniz bile, en azından, orada yayınlanan pek çok hikayenin sanki arka sokakta yaşanmış gibi dilden dile dolandığına şahit olmuşsunuzdur. Salaklıkları “Düşünmeden yaptıkları safça(!) hareketler” sonucu ölerek evrim teorisini destekleyen (desteklemiş bulunan) bazı insanların hikayelerinin anlatıldığı site, uzun zamandır yayında. Haliyle de gayet geniş bir hikaye arşivi var. Bunların arasında Türkiye’den tek örnek olmamasını bizim ülkede evrimin durduğuna kanıt gösteremem belki ama, Darwin’in fotoğrafını bastı diye işinden olan genel yayın yönetmeninin durumu,  bizde evrimin tersine gerçekleştiği şüphesini korumama yetiyor. Kendi kafalarıyla süsledikleri bayrak, afiş, broşür ve benzeri bilimum bol masraflı zırvayla gökyüzünü kapatmayı huy edinenlerden bahsediyoruz. Onlar ki, adı “bilim-teknik” olan derginin kapağındaki yaşlı, hayatını börtü böcek inceleyerek geçirmiş adamın kafasından rahatsız oldular. Kendilerinden yakışıklı mı buldular? Bir tür kompleks? Bilemem… Belki de Darwin haksızdı çünkü eğer evrim doğru olsaydı, kendisini anlayabilecek kapasitede insanların nüfusun kalanına oranı artardı. Şimdiyse bırakın anlamayı, anlamaya çalışanların sayısı bile sürekli azalıyor. Google Uluslararası‘nda İlkel Çorba veya Miller Experiment diye aratınca (ki bu Evrim Teorisi’ni destekleyen deneylerden biridir, hatta önemlilerindendir) ilk sıralarda çıkan Harun Yahya (gerçekten kim olduğunu biliyorsunuzdur) sitelerine şaşkın gözlerle bakabiliyorum sadece. Bu sitelerin genel olarak “güneşi balçıkla sıvamak” için kurulduğunu da tahmin edersiniz herhalde. Bu Harun Yahya mı desem, yoksa diğer takma adlarıyla mı bahsetsem bilemediğim adamın bir kankası da çıkmış, (ki kendisi tüm Türkiye’yi dolandırmasıyla ünlüdür) Vatikan’ın düzenlediği bir tıp konferansında Harun Yahya iddialarını aynen savunmaya kalkmış ve haliyle de salondan kovulmuş. Coştular bunlar herhalde? Vatikan konferansında İslam’ı da yaymaya çalışmamışlar neyse ki. Evrimi kabul etmeseniz de olur ama bizi “yola sokma” azminiz nedendir? Bol miktarda mantık ve saygı öneriyoruz kendilerine.

Gelinim, Sana Söylüyorum; “Hadi Gidelim”!

22 Ocak 2009

Yalan söylemeye başlamadan önce ne diyeceğini bildiğimiz biri daha geldi; parası birim, halkı gaz, gazı da zorbalıkla alır olmuş bir diğer ülkenin başına. Herhangi bir ülkeye düşman değilim, yoldan geçen adam olarak söylüyorum bunları. Gerçek olmuş bir “Hayvanlar Çiftliği” var karşımızda. Dünya daha bir kafes göründü şimdi, yirmili yaşlarımda. Üniversitede hiçbir şey yapmamış olmamın ezikliğiyle yazdıklarım değil bunlar, onlar çok başka. Sinir oluyorum ben sadece. “Obama başkan oldu, demek ki Amerika’da her şey mümkün”; oldu. Saf mısınız ki? Saf mı sandınız bizi yoksa? Macbook kullanıp, blog yazınca şeffaf olunmuyorsa, beyaz olanı siyah yapınca da ülke kalkınmaz. “Sen yıkıcı eleştiri yapıyorsun, onu seçmeselerdi de Bush’un devamı olan mı gelseydi”, demeyin sakın. Benim eleştirdiğim seçilen değil, verilen tepki. Polyanna kaç çocuk doğurdu bilmiyorum ama bütün bu yaygarayı yapanlarla illa ki akrabalığı vardır, bence. “Adam gibi adam” diye geleni bizim ülkede de gördük. Hepsi aynı: dinci, milliyetçi, radikal, amiral, yumurtacı, siyah, beyaz, naif, delikanlı, trend düşmanı, blog yazarı, kasımpaşalı, muhafazakar düşmanı, ergenekoncu, gecekonduya tapu veren soyguncu, gizli devrimci, devirdik taş bırakmayan bir kinci, vesaire. Issız Ada’m yerine Son Ada’yı aramaya devam edeceğim. Apolitik bir yer istiyorum, dili-dini farketmez.

Çöpten Çelebiler Sahnesi

07 Temmuz 2008

Kronik ekonomik sıkıntılar, psikotik vatandaşlar, trafikte harcanan saatler, namı sivrisinekleri sollayan keneler, küresel ısınma, ülkemizdeki yozlaşma, ergenekon bayramının kurbanları, türban tartışmaları, “Rüştü bizi harcadı”, “peki ya AKP kapatılacak mı” derken, stres topu olduk hepimiz. Bizi bizden soğuttu birileri. Ben de bu akımdan nasibimi alıp, dolar hesabımı kapattım ve paramın tamamını altın fonuna yatırdım. Yalan tabii. Üstte saydıklarımın herhangi biri için yapacak hiçbir şeyimin olmaması; olsa da, yapacak cesaretimin hiç olmamasındandır ki, ben de, toplumun geri kalanı gibi, yazın ortasında bir kış uykusuna yattım; bekliyorum. Tostunu yemiş Çağla gibi, son otobüsün kalkış saatinde durağa varmış sarhoş gibi, çocuğu ÖSS’ye girmiş veli gibi; endişeyle, merakla, bir tutam da “ya bir mucize olursa” umuduyla bekliyorum. Basit espriler yapıyorum, fazla düşünmüyorum, gülerken fazla ses çıkarmayıp, güldürürken de düşündürmüyorum; düşündürücü bir geleceğe doğru sürüklenen toplumda, ters yöne kürek çekmenin boşa olduğunu anlamış, akıntıya saldım kendimi, gidiyorum. Giderken kol bile çırpmayıp, sadece bekliyorum. Beklerken gözlerim boş durmasa da, “geleceğe bakıp da moral bozmak yerine, arkamı dönüp de geçmişi mi sevsem”, diyorum. Geleceğin çöpten çelebileri yerine, geçmişte saçmalarken bile samimi olmayı başaranları sevmeye devam etsem, bir işe yarar mıydı?

Kimse Beni Okuyamayacak

27 Ocak 2008

siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştirÖzgür irade” dendiğinde, ne geliyor aklınıza? “Özgürlük” kelimesini bizim kadar esnetebilen var mıdır? Haklılığını sorgulamak, benim haddim değil ama, politikacılar, “başörtüsü özgürlüğü” uğruna açıklama üstüne açıklama yapıp, ana haber bültenlerini işgal etmiyorlar mı? Ben mi yanlış anlıyorum? Bu kadar özgürlük düşkünü olduklarına göre, söz konusu “ifade özgürlüğü” olunca, neden suskun kalıyorlar? Özgürlüğü bir bez parçasını taşıyabilmenin gururu olarak görüyor olamazlar; peki ya, neden susuyorlar? Türkiye’de temsilcisi yok diye, internet siteleri kapatılıyor; farkında mısınız? Eriştiğimiz bütün internet sitelerinin, Türkiye’de birer temsilcisi olmasını zorunlu kılan bir “internet yasamız” var! Bizim için neyin zararlı olduğuna da karar veriyorlar ayrıca. Teşekkür ederiz. Eğer siz kapatmasaydınız, YouTube’daki saçma görüntüler yüzünden “Türk aile yapımız” zarar görecekti. Biz, genel izleyiciler, sizin denetiminiz olmasaydı, ayvayı yemiştik hakkaten! “Türk aile yapısını” kimin belirlediği meçhul ama her ne ise, çabucak bozulduğu kesin. “Kime göre, neye göre” sorusunu sormak istiyorum ama bana verilecek “yanıtın”, beni faşist olmakla suçlamaktan öteye geçemeyecek, anlamsız cümleler silsilesi olmasından korkuyorum. Kendilerini ne sanıyorlar? Elinde gücü olan herkes sansüre neden bu kadar merak sarıyor? Yakında, yazdığım herhangi bir cümleyi beğenmediklerinde, gerçekten kimse beni oku(ya)mayacak galiba.

Ver Gazı

22 Aralık 2007

İçime bir dert doğdu ki sormayın, bütün insanlık abesle iştigaldeyken sen ters yönden el sallayabiliyorsun sadece. Hırslı insanlardan, onların tatminsizliğe taparken unuttukları değerlerden ve bu saçma anlayışın, benim gibilerin de hayatını olumsuz etkilemesinden ne kadar nefret ettiğimi tekrar etmek istiyorum. İşleyen bir avuç beyin hücrenle, sen kim oluyorsun da, kendi kendine sakin yaşamaktan mutlu olan bu gencin ailesini gaza getirip de evde çıkacak bir tartışmayı tetikliyorsun? Bizim garip toplumumuzda öyle birbirini gaza getirme durumları yaşanır, evet. Türk aile yapısına uydurma çabaları, işte. Kime ve neye göre belirlendiğini bilemiyorum ama bu yapının bana uymadığı gayet açık ve bu yüzden de uydurmaya çalışanlara tepkim çok sert oluyor. Sinirli bir adam değilim aslında ben. Sadece gerginliğe tahammülüm yok ve en küçük bir etkide, büyük bir tepkiyle karşılık vererek, ipleri gevşetmeye ve hatta koparmaya çalışıyorum; diyelim. Hem Tayyip bile “gaza getirmeyin ulan bizi” diye kürsüden bağırırken ben bu köşeye fışkırmışım; çok mu? Her neyse.

Kafası Karışmış Genç

08 Mayıs 2007

Hayatımın saçmasapan bir döngüden ibaret olduğu teorisini yeniden ciddiye almaya başladığım bir dönemde hayatıma giren bir kıza olan alışılagelmiş kısa dönemli aşırı ilgim ve ardından gelen kopuk ve soğuk ilişki, endişelerimi doğrular nitelikte. Acaba o vak’adan sonra (sonra dedirtecek bir gelişmeyi müjdeleyemesem de, eskisine göre daha iyiyim) bir daha aşık olamayacak mıyım? Bu döngüden kurtulmak için kendimi müziğe ve kitaplara adamış durumdayım. Şaka gibi; benim gibi aşka aşık adamı bile ilişkilerden soğutan etken ne acaba… Her neyse, bunlar hakkında yazmaktan sıkıldım zaten. Arada okul bile kaynıyor bu gidişte. Neler olacağını zaman gösterecek ve YND’de buna sık sık değineceğim tabii ki. Buraya yazdıklarım genelde daha az duygusal içerikte olacak ve geyik yapma ihtimalim de haliyle daha fazla olacak. Araya, ikinci yazımda olduğu gibi, kitap veya film yorumları da sıkıştırabilirim çünkü bu konuda da kendimi geliştirmem gerekiyor. Okuması pek zevkli değil belki ama… kimi kandırıyorum; yazması da okuması kadar sıkıcı!

Demirciköy’deyim ve bizi sahibi olarak seçen kedimizin bahçede dünyanın en önemli işini yapmasını, kendini temizlemesini boş boş izliyorum. Kedi demişken, kedilerin kafalarının sığabileceği her delikten geçebileceğini biliyor muydunuz? Kendilerine tapan ve tevazuya zıtlıklarıyla ikonlaşan bu hayvanlara hep hayran olmuşumdur. Bizimkisi ise tamamen ayrı bir araştırma konusu. Kesinlikle tırmalama, miyavlama, tıslama vesaire kedilere has davranışlardan arınmış ama kendini bir şekilde sevdirtmeyen ve her nasılsa kendine hayran bırakmayı da bilen bir acayip kedi. Neyse… Kedilerden bahsetmeye başlarsam bu sefer herkesin bildiği şeyleri defalarca yazıp, bu yazının okunabilirliğini düşürmekten başka bir iş yapmış olmayacağım. Yazıya yabancılaştım bile, nitekim.

Bu aralar erken seçimin etkisiyle herkesin diline yapışmış “hangi partiye oy vereceksin” sorusuna mükemmel cevabı arayışım devam ederken, bazı aklından şüphe ettiklerimin saçma cevapları da zaman zaman sinir krizlerime sebep oluşturuyor. Bilirsiniz, kolay kolay sinirlenmem ama olan bitene yönelik yaklaşımın öylesine safça ve içi boş olduğu anlar oluyor ki, elime kocaman bir AKP simgesi geçirip, kafalarında parçalamak istiyorum. Vahşileşiyorum muntazaman. Bir insan sırf benimkilerle zıt görüşler taşıyan bir partiye oy verecek diye sinirlenmeyecek kadar makul bir insan olmama rağmen, mesele oy verme sebeplerine gelince aldığım bazı yanıtlar, mantığın sınırlarını çoktan yıkıp geçmiş ve kendi gerzek denklemleri içinde anlam bulmuş oluyor. Bunlardan en sık karşılaştığım ve dolayısıyla en çok nefret ettiğimi sizlerle paylaşayım ki, karşıma çıkma ihtimali biraz daha azalsın; kimse kafasında ampul kırmamı istemez, değil mi? AKP’ye oy vermek için insanlar çeşitli bahanelere sahipler ama başka bir partiye nefretten dolayı oy vermek de ne oluyor? Yok Baykal’a oy versek ne değişecekmiş, yok DSP’ye zaten kimse oy vermiyormuş, solda birleşme olsa işe yaramazmış… Kusura bakmayın ama, tümden gelimle oy vereceği partiyi belirleyen zihniyete en ufak bir saygım yok. Oy vereceği partinin iyi yönetilmediğini düşünüp de, tamamen zıt görüşteki bir partiye oy vermek de nesi? Bu bir kişilik bozukluğu ve tamamen aşağılıkça. Bir de benimle yaşıt veya bir kaç yaş büyük olanların, en küçük bir siyasi geçmiş bilgisi kırıntısından mahrum, ondan bundan duyduklarıyla kendilerine görüş yaratmalarına ayrıca sinir oluyorum. Hesapta sakin bir adamım; kendi yağımızda kavruluyoruz işte, kimseye zarar vermeden. Tabii ki ampul konusunda ciddi değildim!

Karnım aç! Annemlerin yokluğunda geçirdiğim günlere bir yenisini Demirciköy’de eklemek gibi eğlenceli gözüken bir süreci rezil edebilecek şey nedir? Tabii ki, evdeki yiyecek kırıntılarının bile sayılı olması. Üç kereviz parçası ve bol ekmekle hayatta kalmaya çalışıyorum; buzdolabının üzerinden bana gülümseyen Domino’s çıkartmasına (bunlara sticker diyenlere de sinir olurum bu arada) inat. Kedinin maması da güzel kokuyor, balıklı balıklı… o kadar da değil tabii. Günün diyeti, sabahki muzlu süt, üç bardak kahve, kereviz suyuna bandırılmış ekmek ve bir tane çikolatalı gofretten oluşuyor. Ha bir de depoda bulduğum beş aylık patates cipsi var! Dolaptaki süzme yoğurt ve baharatlarla bir sos yapmayı becerebilirsem, yenebilir hâle gelebileceğinden eminim. Zayıflamak için yemek yemekten vazgeçen mankenlere empati kurmama az kaldı. Dominosun’ telefonu kaçtı…

Kesinlikle izlemem gerekenler listesinden üç filmi daha bu gün izlemeyi planlıyorum. İnsanın tamamen kendine ayırdığı o günlerden biri ve pizza yiyip film seyretmek dışında yapacak bir şey bulamıyorum. O kadar mükemmelim ki, kendime ayırdığım günde geliştirebileceğim bir özellik bulamıyorum… hahaha… biraz mütevazı olmayı öğrenmekle başlayabilirim belki. En iyisi, koşu bandının motorunu zorlayıp yüzümdeki, sürdüğüm ilaçlardan etkilenmeyen, şu salak yara için bir daha doktora gitmek. Daha fazla yapılacakları uzatmamalıyım yoksa gün yetmeyecek. Uzatmamam gereken bir şey daha varsa, o da bu yazı herhalde. Telefondaki uzun ve soğuk bir konuşmanın ardından zamanı iyice katletmiş olmanın hüznüyle son noktamı vuruyorum; evet.