roman

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Aşk ve Elif Şafak

Pazar, 16 Ağustos 2009

Elif Şafak dendiğinde, hiç alakası olmamasına rağmen, aklıma hep böyle umutsuz aşk romanları yazan bir yazar gelirdi. Herhangi bir eserini okumamış, ne de bir okuyana danışmıştım. Tek suçu, rengarenk kapaklı romanlarıydı belki de. O yüzdendir ki, gerek çok satanlarda duranlar olsun, gerek oradan inip köşelerine çekilenler olsun, romanlarını raftan alıp şöyle bir gözden bile geçirmemiştim. Elif Şafak konusunda önyargılarım haklı çıksaydı bile yaptıklarım pek hoş karşılanamazdı, biliyorum. Üstelik, sırf bu saçma düşüncelerim yüzünden, kaç muhteşem roman kaçırmışım.

Her şey, Aslı’nın Mevlana ile ilgilenmesiyle, benim de tam o sırada Ahmet Ümit’ten “Bab-ı Esrar”ı okuyor olmamla başladı. Bilmeyenler için söylemeliyim: “Bab-ı Esrar”, Ahmet Ümit’in, tıpkı Elif Şafak’ın Aşk’ı yazarken yaptığı gibi, Mesnevi’yi başucu ederek yazdığı muhteşem bir romanı. Kaçınılmaz son: “Aaa! Sen ‘AŞK’ı okumadın mı?”

Elif Şafak - Aşk, Pembe ve Gri Kapak

Elif Şafak, Aşk - Pembe ve Gri Kapak Karşılaştırması

Hayır, okumamıştım. Her ne kadar pek çok konuda açık olsam da, topluma uyumunu kaybetmemiş bir Türk genci olarak kimse benden gidip kendi kendime pespembe kapaklı ve adı büyük harflerle “AŞK” olarak yazılmış bir romanı okumamı beklememeliydi. Böyle söylendiğinde çok sığ gelebilir ama lütfen objektif olalım. Zaten şimdi kitabın yan tarafta eskisiyle karşılaştırmasını görebileceğiniz gri baskısını yapmışlar ve Elif Şafak da “erkekler vapurda okuyabilsin diye böyle bir şey yaptık” diye dürüstçe durumu açıklamış. Yani bu konuda bana daha fazla konuşmak düşmez aslında.

Bana bu itirafları yaptıransa içerik. İlk ve boş sayfada bana özel yazılmış bir not bulmamın, bu ilk baskısını elimde tuttuğum kitabı okuma şevkimi çok arttırdığı bir gerçek. Bunun yanında, bir sonraki sayfada beni çok şaşırtan bir sürpriz daha vardı. Bu kitap bir çeviriydi ve çevirmen (K. Yiğit Us), Elif Şafak ile beraber yapmıştı çeviriyi. Gel de şimdi çık işin içinden! Hele ki, benim gibi bu yazar hakkında sıfır bilgiyle bu kitaba dalan biri için düpedüz şok. Yahu, bu Elif Şafak Türk değil miydi? Sonradan öğrendim ki, 1971 Strasbourg doğumlu yazarımız, pek çok Türkçe ve değişik yerlerde yayınlanmış çalışması bulunmasına rağmen, Avrupa ve ABD’de çeşitli dergilere düzenli olarak yazıyormuş. Michigan ve Arizona Üniversitelerinde de öğretim üyesi olarak görev yapmış. Kısacası, İngilizce’de daha rahat hissetmesini normal karşılıyorum. Benim okuduğum iki kitabı da İngilizce’den çeviri, mesela.

Devam etmek için tıklayın »

Empati

Cuma, 30 Mayıs 2008

Empati (kapak)“Olasılıksız’ın Yazarı Adam Fawer’dan” ibaresi, kitabın adından daha büyük yazılmış olduğundan, çekinerek aldığım bu kitap hakkında biraz yazmak istedim (evet, uzatmadan da başlayacağım hatta). Kitabın dış görünüşü, yazarı (en azından, bence) gereğinden (!) fazla meşhur eden ilk romanı, “Olasılıksız”ın, renklendirilmiş bir kopyası gibi. Beyaz, sade bir kabuğun üzerinde, rastgele saçılmış (daha sonradan, empatiyi temsil edeceklerini öğrendiğimiz) birkaç renk damlası ve bu cümbüşün tam ortasında konumlandırılmış “Empati” başlığı ile, onun biraz altında, yazarın adı. Şimdiye kadar saydığım her özelliğini itici bulduğum kitabı, artık süpermarketlerde bile satılmasının da getirdiği küçümsemeyle (biraz burnum havada, evet), bir süre okumadan beklettim. Baş ucumda, “bir açıp baksan aslında, neler bulacaksın içimde” dermiş gibi bekleyen kitabı birkaç gün önce açtım ve “Olasılıksız” kadar olmasa da, içinde geçen gerçek temelli ama sahte bilim ve felsefe dünyasına kendimi kaptırıp, kısa zamanda bitirdim. Devam etmek için tıklayın »

Son Sayfa

Cuma, 15 Şubat 2008
Kimsenin okumayacağını bile bile yazılmış bir romanın kahramanıydı o. Bir kitap dolusu yazılmış zırvanın arasında kayboluyor ve her bölümün sonunda da yığılıyordu bir köşeye. Kanlar içindeyken bile kimse el uzatmadı. Herkes nefret ediyordu ondan. Kitabın yazarına küfür etti ama bir şey değişmeyecekti. Onu hayatta tutan tek şey, o kitaptaki kahraman olduğunun bilinciydi.
Ne biçim kahramanlıktı bu? Hep, iyi karakterlerden yiyordu tekmeyi. İyiler, kahramana kötülük yapabilir miydi? Sonradan mı düzeleceklerdi? Biraz duraksadı ve allak bullak olmuş kafasını daha da fazla bunlara yormamaya ve her şeyi akışına bırakmaya karar verdi; sanki başka bir şansı varmış gibi. Yan karakterler, ondan daha fazla ilgi çekti. Hep arkada kalıyor ve ne zaman odak noktası olsa, tekmeyi yiyip, bir parçasını daha kaybediyordu aklının. Sayfa aralarından ara sıra kendini gösteren ışığı yakaladıkça gözleri kamaşıyor ve hayallere dalıyordu. Yaratılmış kocaman dünyanın içinde sayısız olay dönüyor, sayfalar ilerliyor, o ise bir köşede kıvrılmış hayal kuruyordu sadece. Kahramanın köşede bırakılıp, hiçbir şeye bulaşmadığı bir denemenin mi kurbanıydı?

Kitapta biraz daha ilerleyince, işler daha da kötüleşti. Bir bölümün sonunda ağır yaralanıp, her zamanki gibi bir köşeye yığılmıştı. Ölümün soğukluğunu yavaş yavaş hissederken, bu bölümün çabucak sonlanmasını ve her romanda olduğu gibi, bir sonraki bölüme tamamen iyileşmiş bir kahraman olarak başlamayı arzu ediyordu. Etrafında bir kalabalık bile toplanmadı. Yazar, kahramanımızın birkaç sayfa sonra turp gibi tekrar sahneye çıkacak olmasını nasıl açıklayacaktı acaba? İçinde yaşadığı halde çözemediği kurguyu, hangi okur severek takip edebilirdi ki? Bu, yazarın derdiydi. Etrafta olup bitenlere iyice kulak kesildi. Bir alt paragrafta kavga çıkacaktı, anladığı üzere. Sinirler gerilip, yan karakterler kozlarını paylaştıkça, sıranın ne zaman ona geleceğini düşünmeye başladı. Belki de diğerleri, onu kötü adamların elinden kurtarmanın savaşını veriyordu? Belki…
Sonraki bölümde, intihar etmiş bir evsizin cesedini inceleyen polisler vardı. İki bileğini de kesmişti zavallıcık. Elinde küçük bir defter buldular. Kana bulanmış yaprakların üzeri, anlaşılması zor bir el yazısıyla kaplıydı. Kimsenin onu okumadığından dert yanmıştı, sayfalar boyunca. Yazı olmayan boş alanlar, kan ile kırmızıya boyanmıştı. Birkaç saat önce önünde kavga eden travestilerden biri, ters ters baktığı bahanesiyle bir tekme savurmasa, öldüğünü bile fark etmeyeceklerdi.

Olasılıksız

Çarşamba, 26 Aralık 2007

En çok satılanlar listesinden kitap seçmeye başlamadım, hayır. Adam Fawer’ın, beyaz cilt üzerindeki hoş tasarlanmış siyah grafiğin ortasına beyaz harflerle, kabartılarak adı yazılmış ve bu yüzden rafta gayet çekici duran romanı Olasılıksız’a, sadece bu görsellik sayesinde yöneldim. Elimde tuttuğum kitabın, on yedinci baskı olduğunu ve ilk baskının 2006′nın Nisan ayında yapıldığını da fark edince, ilgim daha da arttı. Devam etmek için tıklayın »

"Takmayacaksın, Tak-Açacaksın"*

Çarşamba, 12 Aralık 2007

Uykum açılsın diye kahve içip durmamın, evdeki su stoğumu tehdit etmeye başladığını farketmem moralimi bozamayacak! Uyumamakta ısrar ediyorum bu aralar. “Fight Club” adlı filmi yeni keşfetmiş bir ergen gibi geceleri ayrı bir hayatım olduğunu iddia etmeyeceğim tabii ama, dinlediğim müzikten, olaylara bakış açıma kadar her şey değişiveriyor on ikiden sonra. Saat ikiyi gösterene kadar deli gibi kodlarla boğuşup, harflerden hâlâ sıkılmamış olarak, üstüne bir de yarım saat kitap okuyabilen; sonrasındaysa delirip, “e” harfinin dişi mi yoksa erkek mi olduğunu uzun uzun düşünen ve bu konuda objektif olamayacağına karar verip, bir kahve daha almak üzere mutfağa giden bir adam. Bu saatte nereden su bulabilirim acaba? Kola içmeyi bir anda kestiğimden beri başa çıkamadığım kafein bağımlılığı, hayatı zorlaştıracak noktaya ulaştı galiba. Anlaşılan, Türk Diplomatın Kızının anılarını okumayı bitiremeyeceğim, bu gece de. Müjde Ar’ı ve saçma gazoz kapağı mecazını (şimdi yaptığım gibi) küçük çaplı ve korkak görmenize neden olabilecek kadar göze çarpan, ve detaylarıyla yazılsa, bırakın tek romanı, düzinesinin bile kapsayamayacağı kadar fazla kaçamak hikâyesini (hayat tecrübesini?) toplamış Selin “ablamız”. Ülkemizde, biz erkeklerin çapkınlık adı altında rahatça yaptığı ama yapmaya yeltenen kadınların en iyi ihtimalle hafif meşrep olarak küçümsendiği gönül eğlencelerini böylesine cesur anlatmayı nasıl başarmış; hayret ettim. Kitabı satın aldığım D&R mağazasında, kitabın kapağını bile görmeyenlerce yapılan çarpıtılmış dedikodulara maruz kaldığını düşündüğüm kasadaki bayan, kitabı gördükten sonra yüzüme hiç bakmadı; mazur görmek lazım, belki de. Bana bakış açısına katlanmayı da göze alamam gerçi. Nitekim, bu ülkede cinselliğin bir tabu olarak görülmemesini isteyenlere, eğer erkekse “abaza” veya “eşcinsel”, kadınsa da “azgın” veya “kaşar” gözüyle bakılıyor ki, öyle olsalar bile bize ne; o da ayrı ve derin bir konu. Bu konuda söyleyecek çok sözü olanlara susmayı öğrettiler ve çoğunluk kaldıkları sürece kendilerini güvende hissedecekler. Bu noktada, “hangi çoğunluk” demek gerekiyor tabii. Ordusunun yarısı karşı tarafa geçen Osmanlı komutanı gibi kalmaya mahkumlar bence. Susup, bildiğimizi ve düşündüğümüzü söylememeyi bir bok sanıyoruz ya; bu salak içgüdünün yarattığı iletişim eksikliğiyle herhangi bir çoğunluktan bahsetmek, kökten yanlış. Gümüş sözlerin diyarında, sükûtun vaadlerine kanıp, altın arıyor millet.

*Grup Vitamin’den alıntı

Ninatta’nın Bileziği

Perşembe, 10 Mayıs 2007

Ahmet Ümit’in hayranlık uyandıran akıcı anlatımını değişik bir kalıpta görmeye ne dersiniz? “Ninatta’nın Bileziği” adlı romanında, Ümit, Hititler zamanında geçen bir yasak aşk hikâyesini, o zamanın tabletlerinin tercümelerinde rastladığımız epik şiirsel kalıpta, zaman zaman hüzünlenip, bazen de coşkuyla yoğrulan bir anlatımla sunuyor. Aşkın her iki tarafı da yakan alevinin etkisini hayatınızda bir kez olsun hissettiyseniz, kitapta olup bitenler arasında zaman zaman hayatınızdaki olayların antik benzerlerine rastlayabilirsiniz. Hititli soylu bir aileden gelen Ninatta’nın, komutan Nuvanza’ya olan aşkının mantık ve umuttan yoksunken bile, beklenenin aksine daha da bir güçlenerek yanan ateşi, Kadeş Savaşı ve toplumun baskısından nasibini alsa da, bu kitapta ölümsüzleşmiş. Üç bin üç yüz yıldır devam eden bu sevdaya tanıklık etmek istiyorsanız, bu kitabı hemen edinin derim.