Sıkan Detaylar
Cuma, 8 Mayıs 2009Bazı günler vardır ya, yolda giderken size paralel eşlik edip de yolun kenarında görmek istediğiniz şeyin artık göremeyeceğiniz noktaya kadar önünü kapatan araçları, havaya uçurmak istediğiniz… Uzun uzadıya derdinizi anlatırken, yanınıza sadece kendi derdini paylaşmaya gelmiş olduğunu anladığınız arkadaşınızın titreyen kirpiklerini yolmak istediğiniz? Bizi hiç aramayanları denize dökmek; gereğinden fazla arayanları da en pahalı telefon tarifesine geçirmek istemez miyiz, o bunalım günlerinde?
Böyle günlerde yazı yazmak tehlikelidir. İstemeden taş atabilir, ummadık taşınızla nice başlar yarabilirsiniz. Sokağa çıkmak da tehlikelidir. Trafikte bir kilometre başına iki kavgayla yol alıp, üstüne gittiğiniz yerde bulunduğunuza da pişman olup, geri dönebilirsiniz. Böyle günlerde en iyisi, bütün gün televizyon seyretmek ve pizza yemektir. Tayyip’siz ve Deniz’siz kanalları özenle seçip, el ve hamur işi ile ağız dalaşı programları dışında bir şeye rastladınız mı, peşini bırakmamanız gerek.
Oturun, evinizde dizi falan seyredin. Bırakın da İstanbul o gün sizsiz karışsın.

Yer: Avcılar. Akşamüstü. Zaman, tam olarak, bankaların kapanmasına beş kala. Saatte yüz kırk kilometre hızla giden bir araba. İçinde ben. Benim de içimde bir sıkıntı. Ne olduğu belirsiz bir şekilde beynimi zorlayıp, saçma düşüncelere yöneltiveriyor. Bankaya yetişmekten çok, İstanbul’da yaşayanların onda biri, birbirine dava açsa, Çağlayan’da (şimdilik bir temelden ibaret olarak) “avrupa’nın en büyük adliye sarayı” olmayı bekleyen yapının yetip yetmeyeceği gibi garip şeyleri düşünüp, endişeleniyorum. Sakın birbirinize durup dururken dava açmayın. Yetmeyebilir çünkü bence. Çevreyolunun ortasına “SWH” yazıp, üzerinden geçen herkesi, -bilmem kaçıncı- dereceden cinayetle suçlayıp, kapasiteyi tek başıma doldurasım da var aslında.
Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. 