Her akşamın üzerinde yaptıklarımı ezberlemiş iç ses. Güldürürken düşündüremeyip, sadece sırıtmalarını sağladığımı tekrarlar durur. Kumlu televizyon ekranındaki yüzler, ağlamazlar ki hiç. Bir dediğimi iki etmeseler de, ağlatmayı başaramadım henüz.
Tepeden baktığın insanların tepelerine çıkmaya çalışmamanın tek sebebinin yükseklik korkun değil ama tırmanmayı bilmemen olduğunu bilir miydin? Öğrenmen gereken çok şey var ama asla öğrenemeyeceklerin hep daha fazla. Öğrenmemek ayıp değildir; öğrenmemek, dürüst olmaktır. Beni tepede hissettiren kulemde düşünürken, çok aşağıladım seni; her kimsen.
Gözcü kulemden, aralarına karışmak için acele etmeyerek ve az kalsın merdivenden yuvarlanarak ayrıldım. Felsefeyle gönül eğlendirerek geçmezdi hayat. Dokunsalar ağlayacak ama dokunan kimsesi olmadığı için ağlamak bilmeyen bir adam olmak istemedim yani. Yoksa, aranıza hala ilgisizim.
Basit ama dönüşü olmayan bir yoldur kuleminki. Her iki tarafı da evin sanıp, sonra dönmeyi umarak gidersin. Yolda yaya geçitleri hayatını kurtarır, üzerlerine basıp geçersin. Gidiş yolunda tekrar görmeyi umduğun ama umursamadığın ayrıntılardır bunlar.

Yer: Avcılar. Akşamüstü. Zaman, tam olarak, bankaların kapanmasına beş kala. Saatte yüz kırk kilometre hızla giden bir araba. İçinde ben. Benim de içimde bir sıkıntı. Ne olduğu belirsiz bir şekilde beynimi zorlayıp, saçma düşüncelere yöneltiveriyor. Bankaya yetişmekten çok, İstanbul’da yaşayanların onda biri, birbirine dava açsa, Çağlayan’da (şimdilik bir temelden ibaret olarak) “avrupa’nın en büyük adliye sarayı” olmayı bekleyen yapının yetip yetmeyeceği gibi garip şeyleri düşünüp, endişeleniyorum. Sakın birbirinize durup dururken dava açmayın. Yetmeyebilir çünkü bence. Çevreyolunun ortasına “SWH” yazıp, üzerinden geçen herkesi, -bilmem kaçıncı- dereceden cinayetle suçlayıp, kapasiteyi tek başıma doldurasım da var aslında.
Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. 