sokak

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Genellemenin Suyu Ve Süper Kahraman Maraş

Perşembe, 8 Ekim 2009

Dünyanın en saçma sapan ve zorlama yazısına hoş geldiniz. Zamanı kıymetli olanlar, çoktan geri tuşuna tıkladılar bile. Anlayacağınız üzere, biz bizeyiz. Rakı içerek değil, şişede yüzerek sarhoş olanlar ve bugün doğum gününü kutlayanlar da bizimle. Benim doğum günüm bugün ama eminim başkaları da vardır kalemize mum diken (Kaleye mum dikmek kadar sapık bir eylemi çocukların çığlık atarak tekrarladığına inanamıyorum hala). Çekirdek çitleterek o sokak kenarlarındaki yığınları büyütenler de aramızdaydı; daha şimdi kalktılar. Saat sekizi yirmi geçmiş, oturmuşuz, yazı okuyoruz. Zamanı kısıtlı olanlar, saatin sürekli kendini geçtiğinin farkında değiller. Mistırenmisis Brown’ın beş çayına zehir atmışlar, Fransızca kitabımdaki Nicolas Legrand olmuş passé parfait, şimdiki savaşımız Hans Müller ile. Onu da sol tarafınıza bakarsanız görebilirsiniz. Türbe yeşili kitabın yapraklarında, partideköşedeoturanadam’ı oynuyor. Tabii ki partide değiliz. Delirmeyin.

Oktoberfest denilen zımbırtı ile dandik olduğunu tescillediğimiz Alman eğlence anlayışını Rus barı ile telafi eden ülkenin, en yakın barına -çikolata barını saymazsak- kırk iki kilometre (tekrar yazıyla, kırk iki kilometre (tekrar yazıyla k…(t…))) uzakta bir kasabada oturmuş, “acaba bu cümleyi kafası karışmadan okuyabilecek biri var mıdır” diye düşünerek ve şarabı bitirsen bile bu ışıkta şişenin dibini göremeyeceğini üzülerek fark ederek, doğum günü kutluyorum. Tabi ona doğum günü, buna kutlamak, buraya da kasaba denilebilirse. “Kasaba” şu anda benim için, “nereye gidiyorsun” sorusuna verilebilecek komik bir yanıt sadece. Doğumgünü yazılarım arasında en umutsuzu bu mu? Kime danışmalı? Süperkahramanmaraş ne alaka? Ne genellemesi? Ne suyu? Ölümüne gizemliyim.

Okur Okur Ama Asla Yazar Değil

Cumartesi, 26 Eylül 2009

Ağzımızdan “hığee huğee agu” dışında ses çıkmadığı zamanlar, başımıza geleceklerden habersiz, büyümeye bakarız. Hayatın bir evresi gelir ki, okumak denilen eylemle tanışırız. Birinci anlamı da, ikinci anlamı da yeterince sıkıcıdır ve haliyle okumaktan nefret ederiz. Zorla okutuluruz. Yolun kenarındaki tabelaları okuyabildiğimizde, sevinç çığlıkları atılır yakınlarımızca. Okunup üflenerek sınavlara yollanırız; bunun tepkisi olarak fışkırdığımız sokaklardan toplanır; eve kapanıp çıkarır, çarpar, böler ve dört işlemi tamamlarız. Yazılılardan yazılılara yazar; üçüncü satırda oflar ve puflarız. Periyodik yazı yazmaktan kurtulduğumuz -adı ironik- yaz aylarında bile rahat kalmayız. Birileri zorla kitap okutunca, aniden örnek bir ana, örnek bir baba, her şey olmuştur artık hayatımızda. Okuduğumuzu anlamamızdır, pek çok dersin temeli. Bizse bir yaştan sonra bildiğimizi okuruz. Herkes bize bildiğini okutmuştur ve okuduğumuzu değil, bildiğimizi okumayı öğrenmişizdir. İşin sırrı, Reşat Nuri Güntekin’den başlayıp da Halide Edip Adıvar, Rıfat Ilgaz, Yahya Kemal Beyatlı, Necati Cumalı derken kaybolmaktır. Kaybolduğunu da anlamamaktır. Hayatımız okumak eyleminin yapılıp yapılmamasıyla şekil alır. Üniversite başlar, ilk soru gelir:

-Kaçınız gazete okuyor? Devam etmek için tıklayın »

Sosyofobik

Pazar, 16 Ağustos 2009

Yüzüme maske ettiğim beyaz dumanlar kaybolalı geçen günler sayılıydı. Haftalık terapi grubuma doğru giderken, merkezin bulunduğu sokağa girmeden önce, yakalanma ihtimalimin nispeten az olduğu bu köşebaşında son bir tane yakıp yakmamak arasında tereddütteydim. Aklımın tüm baskısını yenen bağımlılığıma boyun eğip elimi cebime attım. Yan sokaktan gelen patırtıyla panik olup, aynı hızda geri çıkardım.

Köşeyi dönüp görüş alanıma girdiğinde nefes nefeseydi. Az önce izlediği bir filmin etkisinde kalıp, aslında varolmayan tehditleri atlatarak buraya ulaşmıştı sanki. Bir yerbezi kadar buruşuk duran beyaz Gucci pantalonunu çekiştirip, iki adım daha attıktan sonra durakladı. Saçları, yere düşen gül ağacı tokanın baskısından kurtulmanın şerefine dansediyordu. Hayalet görmüş gibi donuk bir bakış ve yarı açık ağzıya bir süre sendeledi. Kirlenmiş olmalarına rağmen hala bakımlı ve estetik gözüken çıplak ayaklarından birini eliyle ovuştururken, diğer eliyle elektrik direğinden destek aldı. Tam o sırada buruşmaya başlayan ağzından çıkan mırıltı, beni delip geçen bakışlarını uzak bir noktaya kilitlemesiyle bir çığlığa dönüşüverdi.

Çığlığının içinde kaybolan kelimeleri seçemeseler de, büyük bir hatanın sonucu gibi duran bu görüntüden rahatsız olan pek çoğu, ne olup bittiğini anlamak için en fazla on saniye daha ayırıp, hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitti. Bense, içlerindeki yardım etme isteğini tartarak bekleyenlerin arasındaydım. Belki de onlarınki sadece meraktı; bilemiyorum. Onun elektrik diğerine sırtını verip titreyerek yere çöküşünü izlemekse, daha önce mesafeli duran birkaçını onun yanına yaklaştırdı. Benimse bakışlarım hafifçe aşağı, sonra da geriye kaydı; bir büyünün etkisinden kurtulmak istermişçesine. Dizimi hafifçe kırıp, parmak ucumda yükselmiştim ki, “neyse ki aramızda hala iyi insanlar var” diyen bir yaşlı kadının sözlerinde hapis kalıp, hepten yere bakmaya başladım.

Tekrar ona bakabildiğimde, ıslak kaldırımla buluşan sarı saçlarını, boş bir çabayla toplamaya çalışıyordu. Sonra da elini gevşetti; yavaşça tekrar kaldırıma dökülen saçlarının eşliğinde ağlamaya başladı. Az önce ortalığı inleten isyankar kadın gitmiş, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi sessizce ağlayan bir mağdur gelmişti yerine. Etrafında toplananların sayısı ve yarattıkları gürültü de her geçen saniye artıyordu. Bende değişen tek şeyse, alnımdaki ter damlalarıydı.

Devam etmek için tıklayın »

Noch Ein Bier Bitte!

Pazar, 28 Haziran 2009

Evet, klişe olduğunu biliyorum ama gittiğim ülkenin dilinden saçma bir cümleyle yazıya giriş yapmak bana hala eğlenceli geliyor. Dilini bilmediğim bir ülkeye, oranın dilini öğrenmeye ve iki sene de eğitim görmeye geldim. Her ne kadar eğitimim İngilizce de olsa, Almanlar kendi aralarında konuşurken sırf ben varım diye İngilizce kasmadığından dolayı, acilen Almanca öğrenmem lazım. Stuttgart’a bağlı Sulzbach kasabasında, şehir merkezine kırk iki kilometre, daha doğrusu 5,5€ uzakta yaşıyorum. Evet, burada tren bileti çok pahalı.

Geleli henüz bir hafta olmasına rağmen, oturma iznim çıktı sayılır, banka hesabımı açtım ve hatta sigortalandım. Buraya gelene kadar vize derdinde ne bunalımlara girdim ama geldikten sonra bakıyorum da artık işler hızlı yürüyor. Adamlarda acayip bir iş disiplini var. Buraya gelen yabancılar da (ve özellikle de Türkler) bundan fazlasıyla etkileniyorlar. Yani, hem “vay anasını” diyor, hem de örnek alıyorlar.

Sulzbach acayip ağaçlık bir yer. Murr nehrinin kıyısındaki Sulzbach’tan bahsediyorum (“Sulzbach an der Murr” diyorlar). Nitekim, aynı isimle birkaç tane daha kasaba var. Bizim Levent semtleri gibi birşey işte. Tren biletini, yani o pahalı bileti alırken çok dikkat etmek gerekli. Neyse ki, bilet makinelerinde Türkçe seçeneği de var! Devam etmek için tıklayın »

Küçük Pencere

Pazartesi, 23 Mart 2009

Cama yasladığı ellerinin etrafında oluşan buğuyu çok seviyordu. Hemen aşağıdaki çirkin otoparkın görülmez olmasını sağlamakla kalmıyordu buğu. Esas güzelliği, üzerine parmaklarıyla çizdiği herşeyi bir dahaki sefere hatırlamasıydı; tabii cam silinmediği sürece. Ne yazık ki çerçevenin altı aylık beyaz badanası bez darbeleriyle yer yer dökülmüştü bile. Ufuk çizgisinin biraz aşağısında, deniz olduğunu hayal ettiği mavi bir bulutun üzerinde dansediyordu gözbebekleri. Sahilde sapsarı kumlar, kumların üzerinde kırmızı plaj havluları vardı. On senedir o masanın üzerindeymiş gibi duran “yeni” bilgisayarını çok sevmişti. Babası bilgisayarına internet de bağlatınca, penceresinden gözükenleri daha iyi anlar olmuştu. Manzarasına denizi getiren, bir gel-git olmalıydı. O bölgede olduğunu bildiği teyzesinin evini de sular altında bırakarak gelmiş, ama gitmeyi unutmuştu. Otoparka gelip de aylardır gitmeyen, kırmızı, 1958 model Cadillac Deville gibi. Araba o kadar muhteşem gözüküyordu ki, ilk gördüğü anda onu bilgisayarına duvarkağıdı yapmaya karar vermişti. Benzini içiyor, şanzımanı da sürekli sorun çıkarıyordu ama muhteşem bir haftasonu arabası olabilirdi! Sahibi onu bu sorunlar yüzünden mi terketmişti acaba? Yoksa, engellilere ayrılmış alana park ettiği için sahibinin bacaklarını kırmış olabilirler miydi ki? Son zamanlarda sokaklarında kavga eksik olmuyordu zaten. Kavgalıların sesi yeri göğü inletiyor, kendi resimleriyle süsledikleri koca otobüsleri daracık sokaklara sürerek, neden haklı olduklarını herkese duyuruyorlardı. Arabanın sahibine zarar vermemiş olmalarını dileyerek, kendini yatağına bırakıp düşüncelere daldı. Devam etmek için tıklayın »

Darwin Ödülleri

Perşembe, 12 Mart 2009

Darwin Awards diye bir sitenin varlığını bilmeseniz bile, en azından, orada yayınlanan pek çok hikayenin sanki arka sokakta yaşanmış gibi dilden dile dolandığına şahit olmuşsunuzdur. Salaklıkları “Düşünmeden yaptıkları safça(!) hareketler” sonucu ölerek evrim teorisini destekleyen (desteklemiş bulunan) bazı insanların hikayelerinin anlatıldığı site, uzun zamandır yayında. Haliyle de gayet geniş bir hikaye arşivi var. Bunların arasında Türkiye’den tek örnek olmamasını bizim ülkede evrimin durduğuna kanıt gösteremem belki ama, Darwin’in fotoğrafını bastı diye işinden olan genel yayın yönetmeninin durumu,  bizde evrimin tersine gerçekleştiği şüphesini korumama yetiyor. Kendi kafalarıyla süsledikleri bayrak, afiş, broşür ve benzeri bilimum bol masraflı zırvayla gökyüzünü kapatmayı huy edinenlerden bahsediyoruz. Onlar ki, adı “bilim-teknik” olan derginin kapağındaki yaşlı, hayatını börtü böcek inceleyerek geçirmiş adamın kafasından rahatsız oldular. Kendilerinden yakışıklı mı buldular? Bir tür kompleks? Bilemem… Belki de Darwin haksızdı çünkü eğer evrim doğru olsaydı, kendisini anlayabilecek kapasitede insanların nüfusun kalanına oranı artardı. Şimdiyse bırakın anlamayı, anlamaya çalışanların sayısı bile sürekli azalıyor. Google Uluslararası‘nda İlkel Çorba veya Miller Experiment diye aratınca (ki bu Evrim Teorisi’ni destekleyen deneylerden biridir, hatta önemlilerindendir) ilk sıralarda çıkan Harun Yahya (gerçekten kim olduğunu biliyorsunuzdur) sitelerine şaşkın gözlerle bakabiliyorum sadece. Bu sitelerin genel olarak “güneşi balçıkla sıvamak” için kurulduğunu da tahmin edersiniz herhalde. Bu Harun Yahya mı desem, yoksa diğer takma adlarıyla mı bahsetsem bilemediğim adamın bir kankası da çıkmış, (ki kendisi tüm Türkiye’yi dolandırmasıyla ünlüdür) Vatikan’ın düzenlediği bir tıp konferansında Harun Yahya iddialarını aynen savunmaya kalkmış ve haliyle de salondan kovulmuş. Coştular bunlar herhalde? Vatikan konferansında İslam’ı da yaymaya çalışmamışlar neyse ki. Evrimi kabul etmeseniz de olur ama bizi “yola sokma” azminiz nedendir? Bol miktarda mantık ve saygı öneriyoruz kendilerine.

Nasıl Oldu Da Mesele Etmedik Biz?

Perşembe, 7 Ağustos 2008

Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta. Devam etmek için tıklayın »

Neden Sizce?

Çarşamba, 9 Nisan 2008

Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. Devam etmek için tıklayın »

Yaz Akşamı Parodisi

Pazar, 9 Eylül 2007

En iyi oynadığın oyunu, hatta kendini bile kaybetmişsin ve aramaya nereden başlayacağını bilmiyorsun. Benim için boş bir sokak düşleyin; bir futbol topu, onunla oynayan çocuklar, topun kırabileceği bir pencere, evden çocukların üstüne terlik fırlatacak sinirli bir ihtiyar, yan komşu, onun kızı, apartmanlar, çöp tenekeleri veya sokak kedileri bile olmasın, ama yine de sokak olsun orası. Şimdi bunu bir insana uyarlayın; gerisini ben getiremeyeceğim.

İpi kopunca elinde kalakalmış bir tasma sapı gibi taşıdığın, beyninden sarkan yarım kalmış duygular birer ipucu mudur acaba? Araştırmaya değer bulup da kurcalayınca birini, bulunduğum yer bana acı vermekten öteye gidemedi. Anladım ki, basit bir duygusal kaşıntı değildi bu. Loş köşe başlarında, yüksek bahşiş hedefine ulaşmak için her an atılmaya hazır garsonların bekleştiği ama dandik otuz yedi ekran televizyondan seyredilen maçlarda konuk takıma avaz avaz küfredilebildiği, en az benim kadar kimliği kayıp ve garip bir mekândaydım. Yarım kalmış duygularımdan oraya giderken seçtiğimin temelindeki anım canlanıverdi aklımda:O gidecekti ve bir daha göremeyecektik birbirimizi ama ben o köşebaşlarından birine kurulmuş maç seyretmeyi yeğliyordum. O sırada gözlerime bakan, düşünceli olduğumu söylerdi. Aslında ne düşünebiliyor, ne de maçı seyredebiliyordum. Skoru sorsan düşünür, ne düşündüğümü sorsan geçiştirmek uğruna belki de skoru söyleyiverirdim.

Belki de bu, beynimin bir kısmının tekrar çalışmak için bir uyarıcıya muhtaç kaldığı, kurtulması kolay bir bunalımdı. Elimin ufak bir hareketiyle yanımda biten garsondan yine de sadece soğuk su istedim. Soğuk suyun mideme akmasıyla beynime süzülen yaşama hissinin beni canlandırıverdiği zamanda boş kalan gözlerim, asi bir tavırla etrafı süzdü durdu. Böyle denemelerle, yarım kalmış herhangi bir şeyi tamamlayamayacaktım; hayır.