Dünyanın en saçma sapan ve zorlama yazısına hoş geldiniz. Zamanı kıymetli olanlar, çoktan geri tuşuna tıkladılar bile. Anlayacağınız üzere, biz bizeyiz. Rakı içerek değil, şişede yüzerek sarhoş olanlar ve bugün doğum gününü kutlayanlar da bizimle. Benim doğum günüm bugün ama eminim başkaları da vardır kalemize mum diken (Kaleye mum dikmek kadar sapık bir eylemi çocukların çığlık atarak tekrarladığına inanamıyorum hala). Çekirdek çitleterek o sokak kenarlarındaki yığınları büyütenler de aramızdaydı; daha şimdi kalktılar. Saat sekizi yirmi geçmiş, oturmuşuz, yazı okuyoruz. Zamanı kısıtlı olanlar, saatin sürekli kendini geçtiğinin farkında değiller. Mistırenmisis Brown’ın beş çayına zehir atmışlar, Fransızca kitabımdaki Nicolas Legrand olmuş passé parfait, şimdiki savaşımız Hans Müller ile. Onu da sol tarafınıza bakarsanız görebilirsiniz. Türbe yeşili kitabın yapraklarında, partideköşedeoturanadam’ı oynuyor. Tabii ki partide değiliz. Delirmeyin.
Oktoberfest denilen zımbırtı ile dandik olduğunu tescillediğimiz Alman eğlence anlayışını Rus barı ile telafi eden ülkenin, en yakın barına -çikolata barını saymazsak- kırk iki kilometre (tekrar yazıyla, kırk iki kilometre (tekrar yazıyla k…(t…))) uzakta bir kasabada oturmuş, “acaba bu cümleyi kafası karışmadan okuyabilecek biri var mıdır” diye düşünerek ve şarabı bitirsen bile bu ışıkta şişenin dibini göremeyeceğini üzülerek fark ederek, doğum günü kutluyorum. Tabi ona doğum günü, buna kutlamak, buraya da kasaba denilebilirse. “Kasaba” şu anda benim için, “nereye gidiyorsun” sorusuna verilebilecek komik bir yanıt sadece. Doğumgünü yazılarım arasında en umutsuzu bu mu? Kime danışmalı? Süperkahramanmaraş ne alaka? Ne genellemesi? Ne suyu? Ölümüne gizemliyim.

Nedensizce sakladı kendini. Korunmak istiyordu dışarıdaki hayattan. Hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ve bilmediği her şeyden olduğu gibi, ondan da nefret ediyordu. Ölüm bir çare değildi. Bu paranoyayı yenmenin yolunu bulmak adına yaşamını harcayabilirdi ama canına kıymak çözüm olamazdı. Yeni aldığı havuç soyma aletine hayrandı. Geri kalan bütün yaşamını havuç soyarak geçirmek istedi. Havuç soyarken düşünebiliyordu uzun uzun. İsterse sosyalleşebiliyordu hatta; nasıl mı? Tezgahın önündeki pencereden yaptığı gözlemlerle, hiç tanımadığı insanların hislerine ortak olmayı öğrenmişti, şimdiden. Uzun seneler boyunca orada durup, elindeki iğrenç, kabuklu havuçları arındırırken; bir yandan da gözlem yapmak konusunda uzmanlaştığında, insan sarrafı olabileceğini hayal etti. Uzunca ve hafif kavisli bir sokağın tam ortasındaydı evi. Eve yemek servis eden motorsikletlerin gıcık sesi de olmasa, küfredecek bir şey bulamıyordu, asfalt kaplı yol boyunca. Sokakta yaşayanların önemli bir kısmı yemek yapmayı bilmiyordu, ya da zamansızlık sorunu, insanlara kendi elleriyle yemek yapma zevkine elveda dedirtecek kadar büyümüştü şu şehirde. 