Eskisi kadar Türkçe düşünemediğim bir dönemde, her yeri modifiye olduğu için markası bile anlaşılmayan ama belli ki eski bir otonun içinde hep bir ağızdan "aboneyim abone" diye şarkı söyleyen, hiphopçı özentisi gibi giyinmiş bir grup Türk’ün evimin önünden geçmesiyle kendime geldim. İnsanların düşüncelerini her geçen gün daha az önemsediğim şu dönemde, özgüvenin de fazlasının zarar olduğuna karar verdim gitti. Bir bilenlerin bin bilenleri, kendini bilmeyenlerin desteğiyle ve kimseye danışmadan yönettiği gerçeğinin yarattığı asap bozukluğunun sarmaladığı vatanımız ile bin bilenlerin kimin kendini bilip bilmediğine bir bilenlerin desteğiyle karar verdiği bu garip topraklar arasında kalmışlar belli ki. Bir ucu polifonik onuncu yıl marşı çalan, diğer ucunu görmek için bin belge sunup imzalaman gereken bir değnek. Sanki?
Ben de acayip uyum sağladım bu arada. Almanya’daki Portekiz ve İtalyan lokantalarının işletmecileriyle çok iyi geçiniyoruz özellikle. En iyi onların Almanca’sını anlıyorum ve benim düşük cümlelerimi en iyi onlar toparlıyor. Yanımda götürmek için tatlı istediğimde, “cam kapta olduğu için normalde vermiyoruz, ama al sen bunu, kırılırsa da canın sağolsun” cümlesini Almanca ama benim de anlayabileceğim şekilde kuran işletmeciye, “kırılırsa çalışır, öderim” demek isteyip, ve tabii ki diyemeyip, güler yüzümün arkasında yumurcak sesleri ile evime dönüyorum. Grazie Santa Lucia!
Ha bir de uzun zamandır yazamıyorum düzenli. Hiç zamanım yok. Öyle ki, yazılarımla ilgili genellikle burdan bana eposta gönderen ve beni çok mutlu edenlere de cevap veremiyorum. Kısa cevapları da bazı derin yorumlara yakıştıramıyorum hani. Bir süre daha affedin beni lütfen.
Fotoğraf Flickr’dan Dotpolka’nın “behold the mighty tiramisù” adlı çalışması.

