zamansızlık

...etikete göre gösteriliyor

 
 

Ben sizin bildiğiniz delilerden biriyim

Perşembe, 25 Aralık 2008

Yaşadığım hafıza kayıplarının bütün (potansiyel) yazılarımı yarım bıraktırdığı şu günlerde, unutmadığım tek şeyden -her şeyi unuttuğum gerçeğinden- bahsetmek istiyorum; hatta zorunda bile olabilirim. Ne ekerseniz onu biçeceğinizin bilincinde planladığınız hayatınız hızla akıp giderken, bir duraksama anında; ne ektiğinizi ve nereye ektiğinizi hatırlamadığınızı farkederseniz, bana empati kurabilirsiniz. Belki de pilavlık pirinçlerime kırık muamelesi yapıp, muhallebiye kattılar? Bunu daha fazla düşünmek istemiyorum. Benim unutkanlığımın tehditi bir yana, şu blog yazma işine olan ilgi ve merak da azalıyor her geçen gün. Gerçekten kimsenin beni okumayacağı günleri göreceğim galiba. Gerçi, bu ilgi çoktan azalmıştı ve üstüne mikro-bloglama denilen yeni bir şey bulup onu bile tükettiler de, biraz geriden takip ediyorum ben nedense. Yine de mikro-bloglama için Twitter gibi sitelere üye olup da sabahtan akşama cep telefonundan ne yaptığını yazanları anlayabiliyorum. “Bir gün herkes ünlü olacak” beklentisi bir yana, herkesin bu yalnızlıkta duyulmaya ihtiyacı var ama çoğunun da benim gibi uzun uzun yazacak zamanı yok. Zaten kitap okumaktan ve yazmaktan nefret ederek, üstelik yalnız kalarak büyüyen bir toplum; ya televizyona sarılır arkadaş diye, ya da kendini ifade etmek amacıyla en kolayından bir yol bulur. Ben de ne yazacağımı unutmamak için küçük parçalar halinde Twitter’dan mı yayınlasam cümlelerimi diye düşünüyorum zaman zaman. Hem belki ülke çapında iyice yaygınlaşırsa, bu mikro-bloglama işi bizim toplumsal balık-hafızamıza ve tepkisizliğimize bile çare olabilir, ne dersiniz?

Nasıl Oldu Da Mesele Etmedik Biz?

Perşembe, 7 Ağustos 2008

Evinizin bulunduğu sokaktan çıkana kadar bile defalarca sövdüren trafik yüzünden sinirle başlayan günler, işyerinde bir yoğunluk ile yorgunluğun karışımını bünyeye bulaştırarak sürer; zamansızlık da gün sonu değerlendirmesi (tabi ona da zaman kalıyorsa) sırasında düşünülüp, stresi körükler. Bütün günleri, diğer günleri kurtarmak için harcıyoruz ama “kurtarılmış günler” ancak, altmışlarımızdan sonra başlıyor ve ardından geliyor, ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı. Onu zaman kazanmak için kullanmak adına, bütün yaşamımızı onu kazanmaya adadığımız para; geri kalan hayatımızda harcayıp bitiremeyeceğimizden iyice emin olduğumuzda veya beceriksizliğimiz tuttuğunda, ancak azalmaya başlar hesapta. Devam etmek için tıklayın »

Her Yaşın Ayrı Özet Cümleleri Vardır

Salı, 25 Mart 2008

0 (1986) Galiba kelim parladı! Çernobil’e doğuverdik sanırım.
1 (1987) Yürü yürü nereye kadar? Yürütecime uzanan eller kırılsın!
2 (1988) Bana uzun cümleler kurdurtmayın! İleride önce hanginize hitab ettiğim konusunda bile uzlaşamayacaksınız zaten.
3 (1989) Yuvada acayip çevre yaptım. O değil de, bugün hoca elimi tuttu.
4 (1990) Ön koltukta ben oturacağım! Kolama su katmayın! Ben de Parlament gece sinemasını izlemek istiyorum! Kardeşimi artık istemiyorum, geri alın!
Devam etmek için tıklayın »

Selanik’te Üç Gün

Çarşamba, 16 Ocak 2008

Perşembe gecesi otobüse doluştuk ve Yunanistan’ın Selanik* şehrine doğru yola koyulduk. Tecrübeli şoförümüzün benzini kontrol etmeyi unutmuş olması sebebiyle, Çorlu’ya beş km kala bir saat beklediysek de, genel olarak sakin bir yolculuktan sonra; sınır kapısına yaklaştık. Lozan Antlaşması’nın kazandırdıklarından biri olan Karaağaç Beldesi’ne gelince, biraz hayal kırıklığına uğradım. Nedense, pek bir bakımsız kalmıştı. Uzun süren pasaport kontrolleri olmasa, Yunan tarafına geçtiğimizi anlayamayabilirdim. Binalar hiç değişmemişti. Aynı bakımsızlık, aynı tenhalık. Sanki bir köyü ortadan ikiye ayırmışlardı. Belki de ayırmışlardır? Bilmiyorum… Otobüsün farlarının ışığınca terk edildikleri anda ince dallarını kaybetmişcesine gölgelenen buz tutmuş ağaçların görsel şöleninin arasından ilerleyerek yolumuza devam ettik ve Selanik’e ulaştık. Selanik’in bizim megaköyümüzden görüntü olarak farkları, daha az insanın yaşaması ve çanak antenler yerine eski tip antenlerin çatıları süslemesinden ibaretti. Yunanların bizim kültürümüzün tamamen kapsadığı şeyler adına sık sık “işte Yunanistan budur”, “bizim özümüz bunlar” gibi cümleler kurmaları biraz garibime gitse de, asırlardır yanyana yaşayan iki halkın çok benzer kültürlere sahip olmaları, o kadar da şaşırtıcı olmasa gerek. Devam etmek için tıklayın »

Arada Uykumu Bile Aldım

Çarşamba, 20 Haziran 2007

Sınavlar biteli oldu bayağı; notlar bile açıklandı. Sınavına son anda girdiğim Game Theory dışında hepsi A’dan B eksiye kadar bi aralıkta toplanmış durumda… daha ne isteyebilirim ki? Aslında pek çok şey isteyebilirim ama sanırım şimdilik sadece bir şey daha istemekle yetineceğim: Yeni bir bilgisayar almak için yeterli parayı çabucak toplamak! Başardığımda, dünyada benden mutlu sadece bir insan kalacak (Bakınız, hâlâ pay bırakıyorum). Bu arada şehirdeki hava sıcaklığı otuzun üzerindedir herhalde, çünkü serinliğiyle ünlü köyümüzde bile klima çeyrek gün mesai yapmak zorunda kalıyor. Yazı yazma hevesim de sıcakta erimeden devam edeyim.

Geçen Cumartesi kim geldi bilin bakalım? Odtü’lü eski inek, yeni tembel öğrencimiz Hakan, biz ona gitmeyince, İstanbul’a gelivermiş. Aynı günün akşamüstü için Gülşah’a söz vermiştim ama sabahım boştu ve eski bir dost ile Tophane’de nargile içmek için her zaman vakit vardır. Önce Beşiktaş’ta buluşup, Şampiyon’a attık kendimizi. Ben deli gibi yersek gelecek hesabın ne kadar olabileceğini düşünedurayım, Hakan yarım ekmeği bile bitiremeyerek beni dumur etti. Günde dört ekmek yeme potansiyeli olan adam nasıl olur da o ekmek parçasını midesine kabul edemezdi? Bu ilginç durumu diğerlerine anlatmak için sabırsızlandım durdum. Biraz oyalandıktan sonra Tophane’ye yollandık ve günün büyük bir kısmını tavla oynayarak geçirdik. Tavlada yenildim ama intikamım acı olacaktı. Yüzlerce defa sallanan zarlar ve içilen çaylardan sonra Taksim’e yalnız yollandım. Arada hakan Adeks’e takılsa da sonradan Gülşahla bana katıldı ve beraber yemek yedik. Hakanla yine yalnız kalınca tam eve yollanıyorduk ki, Taksim meydanının ortasında kurulmuş mini golf platformuna takılıverdik. Aslında benim küçük çocuk ısrarıyla Hakan’ı ikna ettiğim de bir gerçek. Onun takılacağı yoktu yani… Zorlu sahalarda (!) yaşanan büyük çekişmenin ardından parkurları bir eksik vuruşla tamamlayan bendeniz, bu büyük galibiyetin coşkusu ve tavlada yenilmiş olmanın ezikliğiyle, golf sopasını Hakan’ın kol altına sıkıştırdım.

Ertesi gün Eray’ı da yanımıza alıp, Taytay’ı gurbete gitmeden önce son bir defa görüp, Evren’in yanına İzmit’e yollandık. Orada yaptıklarımızın bir özetini çıkarmaya çalışsam, boşa çaba olacağından; birer şişe votka ve rakıyla arkadaşlarının evine giden bir grup genç olduğumuzu not etmekle yetiniyorum.

Eve geri döndüm ve şimdi de tatil hazırlıklarının bitimiyle yola çıkmak arasındaki iğrenç boş zamanı yaşıyorum. Belki de yazı yazarak bu boşluğu doldurmak en iyisi oluyor. En azından, yazın ne yaptığımı soranlara verecek uzun bir cevabım hazır oluyor. Çamyuva’da geçecek bir haftanın sonunda da bir iki rotaract hadisesi dışında beni monoton bir çalışma hayatı bekliyor. Hiç bitmese şu bir hafta bari… Eğer bilgisayar almayı başarırsam, muhtemelen biraz da olsa neşelenirim ama düşündükçe de sıkılıyorum şu üç ayı.

Ne Yaptığımın Farkında Değilim Sanırım (!)

Perşembe, 7 Haziran 2007

Haziran’ın ilk gününden bu yana neler olup bittiğini kendim bile çözememişken anlatmaya çalışmak boşa çaba gibi gözüküyor ama bu şansımı denemeyeceğim anlamına gelmiyor tabii. Gereksiz hayat kesidi tasvirime, 28 Mayıs günü girdiğim İstatistik sınavına çalışma şeklimi tarif ederek başlayabilirim. Ali’nin arka arkaya iki gün beni ziyaret etmesi ve toplamda 2 saatten az çalışabilmemiz, sınava olan muhteşem odaklanmamızı kanıtlar gibiydi. Saatlerce yapılan geyik muhabbeti, benim duygusal kırılganlığımın nadir görülen “aman n’olcek len“siz tedavisi ve arsızca anlatılan lise anılarından sonra çalışmaya pek zaman kalmıyor tabii. İstatistik sınavından 70 bekliyor olmamsa, fazla kafaya takılmayan sınavların daha başarılı geçeceğine yönelik iddialarıma bir kanıt olarak görülebilir.

Bu dönem çok acayip başlamıştı zaten. Benim aniden hortlayan kalp sancım, aniden yıkılan arkadaşlıklarım ve yine ani gelen yeniden yapılanma… Aniden sardığımız bilardo tutkusu, aniden fark ettiğim saçmalama kabiliyetim, yolda aniden önüme çıkan inek (lan?!), aniden biten haftalar, aniden sevmeye başladığım dersler ve hiç sevemeyeceğimi aniden fark ettiklerim vesaire. Sıradan bir bitiş de beklemiyordum yani. Aniden bitiverdi şerefsiz, beni yanıltmayarak. Muhtemelen yaz boyu göremeyeceğim bir çok insana son bir selamı göndermeden, paso başvurumu İETT’ye göndermeyi unutan öğrenci işlerine sitem etmeden, iki senedir söylemek isteyip de söyleyemediklerimi fışkırtmadan, eski binanın güzel manzaralı balkonuna çıkamadan, kantinden üç kutu sakız bile alamadan, ec 212 sınıfında oturan afet ile muhabbeti kuramadan (en çok da buna yanarım), sınıfın camından bir kağıt uçak bile fırlatamadan bitti bir dönem daha. Duyan da mezun oluyorum sanar; benimkisi sürekli yaşanan bir yapamamışlık ezikliği, yapma şansım sürse bile içimde hep olan. Kim bilir, mezun olurken ne hâl alacak? Ben de şimdi uzun uzun, geçen dönemi anlattım da bir türlü bağlayamadım istediğim yere. Zamanın bu ani akışı yanında ders çalışmak da mümkün olmadı; budur demek istediğim. İstatistik sınavına sadece iki saat çalışabildiğimi söylemiştim. Benzer bir sonuç, farklı bir şekilde Auditing ve Game Theory derslerinde de yaşandı.

Auditing sınavına çalışmaya hiç hevesim yoktu. Cumartesi sabahının dokuzuna konmuş bir sınava çalışmayı son güne, yani Cuma’ya uygun görmüş olmam da bu sebeptendi, muhtemelen. Doğal olarak, bu son günde, oturup film ve dizi izlemekten başka bir şey yapmadım. Kendimi eve hapsetmiş, zaman geçirmeye çalışıyordum. Bir ara film izlemeye ara verip de saate baktığımda, yapacak önemli bir işim daha olduğunu hatırladım ve hemen Zeynep’i aradım. Auditing dersini beraber alıyorduk ve ara sınavdan sonra dersine bile girmediğim için, hangi konulardan sorumlu olduğumuzu bilmem gerekiyordu. Zeynep bana konuları mesaj attığında her şey tamamdı; küçük bir ayrıntı dışında: Bende o konuları kapsayan not yoktu ve işin kötüsü bunu gecenin on bir buçuğuna kadar fark etmedim. O saatte ders çalışma şevkimi zar zor toparlamış hâlde masa başına geçip de bendeki notların eksik olduğunu anlamak, çok moral bozucuydu. Sınava girip girmemek arasında bir git-gel yaşadıktan sonra saatimi sabahın yedisine kurup, kafamı yastığa koydum. Ertesi sabah ben erkenden okulda ve çalışmaya hazırdım ama bir şey hâlâ eksikti: O saatte fotokopiciler kapalı olduğu için, not falan alamadım. Umutla birinin gelmesini beklerken, Zeynep’i aramak aklıma geldi. Servise yeni bindiğini ve tam sınav saatinde okulda olabileceğini öğrendikten sonra, hafifçe yutkunup, kantindeki bekleyişime devam ettim. Az sonra, kantinde İrem ile karşılaşınca nasıl sevindim bilemezsiniz. Onun elinden notları kapıp, sınavda çıkması daha muhtemel gözüken belli başlı yerlerin biraz üzerinden geçtim ve on beş dakika içerisinde sınava hazırlandım. Sınavın bok gibi geçtiğini söylememe gerek var mı, bilmiyorum. saat üçteki sınavıma da girip asık suratla evime yollansam da üzüntüm, eve gittikten sonraki dakikalar içinde yok oldu.

Salı günü de bir sınavım vardı. Cumartesi günkü olaydan ders almadığım için, çalışmayı saat üçte olduğunu sandığım sınav için, sınav gününe bırakmıştım. Son gün Demirciköy’de keyif çatıp, Salı günü sabahtan okula gidip, konuları tekrar edebilirdim. Aptallık en büyük günahtır ya, dalgınlık da ondan sonra gelse gerek. Sınav üçte falan değil, sabahın dokuzundaymış. Ben saat dokuza beş kala aheste aheste Dördüncü Levent tarafında seyir etmekteyken, Tarık’ın arayıp, “Nerdesin olm ya sınav başlayacak seni bekliyoruz” demesiyle başımdan aşağı plazma (maddenin dördüncü hâli) halinde sular döküldü. Okula ulaşmnak için beş dakikam vardı. Salı sabahının trafiğinde, beş dakika içinde Dördüncü Levent’ten Kuştepe’ye gidip arabamı park ettim ve dokuzu iki geçe sınıfın kapısındaydım. Hoca tek söz etmeden kağıdımı verdi ve ben de bir sınava daha çalışmadan giriyor olmanın dayanılmaz hafifliğiyle, sorulara yöneldim. Girdiğim bir iki ders beni kurtarmış olsa da, pek de yüksek bir puan alabileceğimi söyleyemem tabii ki.

Çarşamba, Perşembe ve Cuma, sosyal hayatıma ve dinlenmeye ayırdığım günlerdi. Saçma sapan işler yapmadım da değil hani. Mesela, dün (perşembe) oturup üç saatte k’nex kullanarak bir kule inşa ettim. Legolarla ve uzaktan kumandalı arabamla da oynadım. Bütün bu apaçiliğin sebebi, yaşımızın ilerlemesiyle ortalıktan kaybolan bütün oyuncaklarımın bir kutu içerisinde aniden karşıma çıkmasıydı. Yaşımın getirdiği müthiş bilgilerle (!) k’nex tasarımlarıma çok yaratıcı detaylar ekledim. Kulemin pille çalışan bir asansörü bile oldu. Yakında fotoğrafını çeker, koyarım. O zamana kadar, pisa kulesinden daha sanatsal ve empire state’ten daha büyüleyici bir kule düşünerek idare edin (!).

Geldik bugüne… Cuma. Amaçsızca evde oturup, gece gideceğim eğlence için enerji depolarken, blog yazmak, kardeşimi okuldan almak ve kulüpten arkadaşlarımla yemeğe çıkmak gibi bir sürü gün içi iş ediniverdim; oysa söz vermiştim, bugün hiçbir şey yapmayacaktım. yarın da Fenerbahçe’nin kutlamaları falan derken yine ayakta kalırız. İşimiz kalıyor Pazar’a. O gün de rotaspor var. Hmm. Pazartesi? Ekonometri sınavına çalışmam lazım; salı da öyle. Çarşamba sınavdan sonra adalara gideceğiz belki. O gün de yatar. Ben ne zaman yatar? Sonra iki gün Kocaeli’ne gideceğim. Sonra 2 hafta Antalya tatili (!). On kat yorulup gelince de artık beni çim arasına koyarlar gübre olurum^^. Çabuk sevindim… kulübün devir teslim töreni, kulüp aktiviteleri ve kapanış bidibidileri var. Hmm…